Vahye Bütünsel Yaklaşım…

Bazı dönemler yapmış olduğumuz dost meclisi sohbetlerimizde, geçmiş yıllarda yaptığımız çalışmaları, o dönemin bazı meselelerine bakış açımızı değerlendirmekteyiz...
Vahye Bütünsel Yaklaşım…
Sabri AKIN
Sabri AKIN
Eklenme Tarihi : 12.02.2021
Okunma Sayısı : 425

Bazı dönemler yapmış olduğumuz dost meclisi sohbetlerimizde, geçmiş yıllarda yaptığımız çalışmaları, o dönemin bazı meselelerine bakış açımızı değerlendirmekteyiz. Belki kişisel olarak yapmış olduğumuz bu kritiği, insana ve ülkemize dair söylemi olan bütün hareket ve bireylerin yapması gerektiğine inanıyorum. Bu tür değerlendirmelerin, bir hareketin veya kişinin tekdüzelikten kurtulup, sürekli bir gelişim sağlayacağı kanaatindeyim. Aslında sahip olduğumuz İslami düşünce, bunu apaçık olarak ortaya koymaktadır. Yüce Rabbimiz, birçok ayette bizlerden sürekli düşünmeyi ve tefekkür etmeyi istemektedir. Efendimizin (sav) ifadesiyle ‘İki günü eşit olan ziyandadır’ buyurarak sürekli bir gelişimi teşvik etmiştir. Aynı zamanda nefsi muhasebe kavramıyla bu husus daha açık bir ifadeyle ortaya konmuştur. Belki de yaşamış olduğumuz birçok sorunun nedeni, nefsi muhasebe kavramının hayatımızda çok işlevsel olmadığıdır.           

Geriye dönük yapmış olduklarımızı değerlendirdiğimizde en büyük sorunumuzun, sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz İslami düşüncenin kapsayıcılığının veya bütünselliğinin olup olmama meselesidir. Konuyu biraz daha irdeleyip geçmişe gittiğimizde, sorunun daha köklü olduğunu, günümüzde yaşadığımız birçok problemin nedeninin, geçmişteki meselelere yaklaşım tarzından kaynaklandığını görmekteyiz. İslami her ilimde ayrı ayrı uzmanlaşma ve derinlik kazanma, birçok sorunu beraberinde getirmiştir. Her ilim dalının Kuran ayetlerine kendi ilmi çerçevesinde yaklaşımı, düşünce zenginliğini sağlamakla beraber, bütünsel bir bakış açısını kaybetmemize neden olmuştur.  Özellikle geçmiş dönemlerde gelişen birçok siyasi olay, ulemanın meselelere yaklaşımını etkilemiştir. Örneğin, bu olayların etkisiyle sözde geliştirilen bir kadercilik anlayışıyla, İslam toplumu yanlışlıklara karşı tepki koymaktan arındırılmış, her karşı konulan tepki fitne olarak tanımlanmış ve artık toplum tamamen her şeyi kaderinden bilerek herhangi bir tepki koymamıştır. Bazı bölgelerimizdeki arayışlar ve bazı çabalar istisna tutulursa İslam toplumu artık kendine bir türlü gelememiştir.

Müslümanların devlet gücünü kaybetmesinden sonra, İslam’ın toplumsal hayattaki etkinliği de tartışmaya açılmıştır. Batı düşüncesinin, baskıcı bir kilise anlayışından kurtulmak için geliştirmiş olduğu laiklik düşüncesi bile, İslam toplumunda tartışılır olmuştur. Hatta Osmanlıdan sonra İslam dünyasında kurulan bütün sistemlerin en temel ilkesi laiklik olmuştur. Bu kavramla İslam’ın sosyal hayattaki bütün hükümleri devre dışı bırakılmak istenmiştir. İslam toplumundan gelen tepkiye karşı, laiklik kavramı farklı yorumlanarak, inançlara saygılı bir laiklik anlayışı geliştirilmiştir. İslami düşüncedeki özgürlük kavramını tam olarak kavrayamayan bazı İslamcılar, İslam’ın inançlara gösterdiği özgürlük anlayışıyla laiklik kavramını eşdeğer görüp, laiklikten medet ummuşlardır. Bu yaklaşım bile biz Müslümanların zihin dünyasının ne kadar karmaşık olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu kısa girişten sonra, ilk konumuza dönecek olursak, geçmişe dönük yapmış olduğumuz değerlendirmelerimizde, kendimizce tespit ettiğimiz sorunların aynen devam ediyor olmasıdır. Eleştirdiğimiz, bazı eksikliklerini ifade ettiğimiz, diğer yapıların yapmış olduğu hatanın aynısını bizim de yapıyor olduğumuzdur. Tekdüzelik, bütünselliği yakalayamama, zemini ve zamanı iyi kavrayamama… Aslında hepimizin sorunu aynı, fakat konular farklı. Bazılarımız İslami mücadeleyi; sırf nefisle mücadele boyutuna indirgerken, bazılarımız sadece siyasal mücadele boyutunu esas almıştır. Bazılarımız kısır fikir tartışmalarından ibaret zannederken, bazılarımızda sanat ve kültür faaliyeti olarak görmüştür. Aslında eksiklikler ve kusurlar birbirinden farklı olmakla beraber, yapmış olduğumuz yanlışlık hususunda birbirimizden bir farkımız yoktur. Temel sorun İslam’ı, bir bütünsel olarak ele alamayışımız ve bunu kavrayacak zihinsel bir altyapımızın olmayışıdır.          

Yapmış olduğumuz hatalarımızdan biri, bazı İslami oluşumların ihmal ettiği kadar, bazı oluşumlarında çok ciddi anlamda önemsediği İslam’ın devlet boyutunu, İslami devlet anlayışını sanki İslam’ın temel esasıymış gibi gündeme getirmiş olmamızdır. İslami devlet düşüncesi özellikle Osmanlı’nın dağılmasından sonra ümmetin sorunlarına çözüm arayışları kapsamında, daha çok konuşulan bir kavram olmuştur. Müslüman kişiliğinin gereği olarak, bireysel ve ahlaki sorumluluklarının yeteri kadar gündem olmaması, bazı zafiyetleri meydana getirmiştir. Bir takım zor ve sıkıntılı süreçlerin yaşanması durumunda, yaşanan hezimetlerin asıl nedeni; bireysel ibadetlerle sağlanması gereken ruhi ve düşünsel gelişmişliğin sağlanmamış olmasıdır. Devlet meselesinin bile kulluk bilincinin bir gereği olduğunu ve Allah için olması gerektiği hususunun da tam olarak kavranması gerekmektedir. Yoksa diğer düşüncelerin ve ideolojilerin de bu tür hedefleri vardır. Onların asıl hedefi devlet aygıtını ele geçirmektir. Ama Müslümanı, onlardan ayıran temel esas her şeyin Allah için ve Allah’ın istediği şekilde olmasıdır.

İslami faaliyet planında, İslam’ın eylemsel boyutunun diri tutulması ve Müslümanın, İslam dışı yönetimlerin varlığından dolayı kapıldığı çaresizlik duygusunun bastırılması için bu çalışmalar tabii ki yapılmalıdır. İslami yönetimin bir alternatif olduğu sürekli canlı tutulmalıdır. Bu husus; yaşayan bir ümit, gerçekleşmesi çalışılan bir hedef olarak gösterilmelidir. Bu Müslümanın kişiliğini sağlamlaştıracak ve onun toplumun inşasında beklenen rolünü içten hissetmesini sağlayacaktır. Ama bizim bu konudaki duyarlılığımız ve hassasiyetimiz bireysel anlamda ki işlerimizin bize yüklemiş olduğu sorumlulukları ihmal etmemiz anlamına gelmemelidir. Bireysel sorumluluklarının yerine getirilmesi, insanın ruhi ve düşünsel olarak daha fazla gelişmesine vesile olacaktır. Ancak bu bireysel amellerle Müslümanlar olarak, bu dinin sözcüsü değil, bu inancı bütün hücrelerimizle hisseden, inancın sıcaklığını yaşayan, slogancı olmayan bir Müslüman olmamızı sağlayacaktır.

İslam’ın devlet ve eylem boyutunun tamamen ihmal edilmesi, Müslümanın sadece düşünen ama ameli olmayan, pratiğe dönüşmeyen bir insan haline gelmesi, tasvip edilecek bir durum değildir. İslam’ın sosyal hayata dair bakış açısını incelediğimizde, iki boyutuyla karşılaşmaktayız. Bunun birinci boyutu devlet, ikinci boyutu ise birey ve toplumdur. İslam, insana bireysel anlamda ciddi sorumluluklar yüklemiştir. Toplumsal ve devlet düzeyindeki sorumlulukları da farklıdır. Aslında bu durum İslam’ın ortaya koymak istediği hayat tasavvurunda gizlidir. İslam, temelde iktidar odaklı değil akide hattı üzerinde sebatla yürüyen bireyden hareket eder. İşte bu yüzdendir ki birey ve toplum hayatında İslam’ın uygulanabilmesi için iktidarın varlığı temel şart olarak görülmemiştir. Sorumluluklar iktidarın yokluğunda aynen geçerlidir. Yönetimde bulunanların yanlış işler yapması Müslümanların sapmasını gerektirmez. Çünkü İslam, faaliyet ve uygulama noktasında zamanı, zemini ve imkanları baz almıştır.          

Birçok İslami düşünür, insan ve İslam anlayışını beraber değerlendirmiştir. İslam, insanın tüm hayatına dair hükümler ortaya koymuş bir dindir. İnsanın insanlarla, insanın kainatla ve insanın Allah’la olan ilişkilerini belirleyecek hükümler vaaz etmiştir.  İnsan, İslam’ın ortaya koymuş olduğu bu hükümlerin hepsinden sorumludur. Hayatının belli bir bölümünü İslami kurallara, diğer kısmını ise diğer düşüncelere ve nefsi heva ve hevesine teslim edemez.Çünkü bu bir çelişkidir ve huzursuzluk oluşturur. Bu durum aslında günümüz insanının ve özellikle Müslümanın en büyük sorunudur.

Tüm bu sorunlarımızın çözüm noktası ise meselelere bütüncül bir bakış açısıyla bakabilmek yani gerçek anlamıyla bir Tevhid-i bakış açısı oluşturabilmektir. İnsana, hayata ve kâinata dair, ortak bir söylem geliştirebilmektir. Bu hususta yaşamış olduğumuz en büyük sorun, insana dair konuları değerlendirirken, insana bakış açımızın bile kendi içerisinde bir bütünlük oluşturmadığı gerçeğidir. Bütün aleme bakarken bir bütünselliği yakalamamız gerektiği gibi insana dair söylemlerimizde de kendi içinde bir bütünsellik oluşturmalıyız. Bunun yanında Kâmil insan tabirini yeniden gündemimize almak, yani her boyutuyla gelişen ve bütün boyutlarıyla bir uyum içerisinde olan, savaş meydanlarında en büyük cengâver olurken, rabbine karşı dua ve niyazda hüngür hüngür ağlayan, zalimlere ve kafirlere karşı çok şiddetli olduğu gibi yetimlere ve mazlumlara karşı bir şefkat ve rahmet meleği olabilen bir insan tipi. Her özelliği göz önüne alındığında, birbiriyle çelişkili gibi görünse de kendi bütüncüllüğü içerisinde yerli yerinde uyumlu bir insan anlayışı.

Ayrıca değinmemiz gereken diğer bir konu ise son dönemlerde ihmal etmiş olduğumuz hesap verebilirlik meselesi. Hesap verebilirlik meselesinin, rabbimize ve insanlara karşı sorumluluklarımız olmak üzere iki boyutta ele alınması gerektiği kanaatindeyim. Rabbimizin bize vermiş olduğu nimetler ve bize yüklemiş olduğu sorumluluklar. Bu konuda sürekli rabbimize hesap vereceğimizin şuurunda ve bilince olmak. Yapacağımız bütün amellerimizde bu hususu sürekli dikkate almak. Bu çerçevede ahiret inancımızı sürekli diri tutmak. Ayrıca sosyal hayatta sorumlu olduğumuz insanlara karşı hesap vereceğimizin bilincinde olmak. Tabii ki bu değerlendirmemizi de Rabbimizin bize göndermiş olduğu vahiy ölçüleri çerçevesinde yapmak.

Sonuç olarak; hatalarımızı düzeltmenin ve sorunlarımızı çözmenin temeli, vahye bütünsel yaklaşımla oluşan bir kulluk bilincidir.

 

 

YORUMLAR
Ali Dost
18.2.2021 14:12
Bu sitenin yazılarını genel olarak okurum. Yazarın diğer 2 yazısını da okudum. Ama o kadar yazıdan sonra bu yazı beni yorum yazmaya itti. Türkiyeli dindar yada islamcı kesimin savrulmaları karşısında gayet yerinde tespitler ve öeriler ile ufuk açıcı harekete geçirici bir yazı. Sekülerleşme ve laik anlayışın din hayat ve ideolojik bir çok alanda yarattığı tahribata karşı enfes bir durum tespiti ve itiraz barındıran umut verici bir yazı. Elinize yüreğinize sağlık...

Eyüp Polat
13.2.2021 15:06

Selam ve dua ile Yazınizin temel ana konusu inançsal boyutta Müslümanların bireysel ve toplumsal sorumluluklarını hangi aşamada tuttuklarini ve bu noktada nerede durduklarını beyan açısından önemli bir yere koymuş olmanız kayda değer bir tutum. Bireysel gelişmişlik toplumsal gelişmişliği ve olgunlaşması doğuracağindan dolayı özellikle üzerinden durulması ve irdelenmesi gereken bir konu,bireysel olarak son yüzyılda ki gözlemleriniz ve çözüm önerileriniz gerçekten olması gereken ogutlerden dir. Bireyin gelişebilmesinin ana öğesi o bireylerin öğretim ve eğitimlerinde yer alan alimlerimiz ile orantılı bir düzlemde irdelenmesi kaçınılmaz olmuştur,bu noktada ki eksiklikleri sadece bireye mal etmek olmayacağından dolayı asil görev bilincinin bireyi eğitme ve bilinçlendirme de ki öğretici in sorumluluğunun daha önem arz ettiği bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor olmasıdır. Özellikle dünya genelinde ve özelde ülkemizde ki kültürel ve ibadet anlayışında ki eksiklikler ve yanlış uygulamalar gerek bireysel - toplumsal alanda kısır bir döngü etrafinda kümelenmiş ise bunun en önemli sorunu bireye ve topluma önderlik eden kesimlerin uyguladıkları yanlış uygulamalardan başkası değildir. Bir toplumun ana unsuru olan bireylerin herturlu fikri ve nefsi olgunluğa ulaşmasının temel yolu,o bireyleri egitenlerin ne derece kendilerini yetiştirdiği - ve yaşamsal olarak ne derce orneklik teşkil ettikleri ile orantılı bir düzlemde anlam ifade ederler,yoksa yasanilmayan bir fikri veya eylemi bireylerin onaylamasıni ve tasdik etmesini beklemek kadar abes bir durum olamaz. Türkiye düzleminde bu saydiklarimizin çok etkili olmamasının bireyler düzeyinde,en önemli argümanı kaanimca bireylere örneklik noktasında gerçek manada bir liderlik,önderlik,ve hayatın her alanında ibadet,siyaset,ekonomi,kültürel,anlamda bir toplumsal bilinç verebilmiş otoritelerin eksikliği olmuştur. En önemlisi de yazar kardeşimizin özellikle temas ettiği,bireylerin gelişiminin toplumsal gelişimi olgunluğa eristirme noktasında maalesef gereken başarıyı göstermemiş olmamız dir, bu tesbit başlı başına bir konudur ve üzerinden uzunca düşünülmesi tartışılması ve fikir üretilmesi gereken bir durumdur.selametle

Emin Güneş
13.2.2021 10:23

Biz Merhum Hasan el Benna’nın ve Mücahit Erbakan’ın talebeleri olarak gece Zahit, gündüz mücahit olma gayretinde idik. Teheccüt işrak duha evvabin ve gece namazları ile pazartesi Perşembe oruçlarımız vardı. Miting alanlarını süslerken afiş ve bayrak asarken oruçlu arkadaşlarımız vardı. Aramızda hiç beynamaz yoktu. Kızlarla arkadaşlığımıza ve beynamzlığımıza karışmazsanız size katılırız diyenleri aramıza almazdık. Keyfiyet kemiyetten daha önemli idi bizim için. Lidermiz Erbakanın şeyhi vardı. Uzatmak istemiyorum. İktidar bozar ve bozdu. Ama eskiden eksiklerimize rağmen çok iyi idik.

YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!