Kuran Çözümlemeleri – Ahkam Ayetlerinin Çağlarüstülüğü Hakkında

Kuran evrensel ve çağlarüstü bir sanat klasiğidir. Ve her edebiyat eleştirmeninin bildiği üzere, klasik bir şaheser, yerel ve tekil bir örneği malzeme olarak alır, onu sanatkarane işler ve bu yerel ve tekil örneği evrensel bir mesajın çekirdeği ve arketipi haline getirir. Bu durum Kuran için de böyledir
Kuran Çözümlemeleri – Ahkam Ayetlerinin Çağlarüstülüğü Hakkında
Esat ARSLAN
Esat ARSLAN
Eklenme Tarihi : 9.07.2024
Okunma Sayısı : 61

Kuran Çözümlemeleri – Ahkam Ayetlerinin Çağlarüstülüğü Hakkında

Kuran evrensel ve çağlarüstü bir sanat klasiğidir. Ve her edebiyat eleştirmeninin bildiği üzere, klasik bir şaheser, yerel ve tekil bir örneği malzeme olarak alır, onu sanatkarane işler ve bu yerel ve tekil örneği evrensel bir mesajın çekirdeği ve arketipi haline getirir. Bu durum Kuran için de böyledir

Ünlü İslam düşünürü Roger Garaudy’nün dediği gibi, Kuran’ın ahkam ayetlerini zahiriyle ve yedinci asır Arabının bilinciyle sınırlı okuyacaksak bu ayetler yerelliğin üstüne çıkıp da evrenselleşemez. Zira Kuran’da yedinci asır Arap toplumu dışında hiçbir geçerliliği olmayan zıhar adeti, haram aylarda savaşma ve ihramlıyken avlanma gibi hususlara dair düzenlemeler görürüz. Garaudy’ye göre Kuran’ın evrenselliğini ve çağlarüstülüğünü kavrayacaksak, bu yerellikte takılıp kalmamalı, bu yerel hükümlerin arkasındaki evrensel gayeyi ve felsefeyi keşfetmek zorundayız.

Fazlurrahman gibi tarihselci düşünürlerimiz Kuran’da zahiri itibariyle yerelliğin ötesine geçmeyen ahkam ayetlerin arka planındaki evrensel felsefeyi keşfetmek için bu ayetlerin yedinci asır toplumunda ne anlam ifade ettiğine baktılar. Yani “bu yerel ayetlerin tarihte gözettiği gaye ne idi,” bunun muhasebesini yaptılar. Ve bu yaklaşımdan hareketle Kuran’ı çağlarüstü bir ahlak mesajı olarak Formüle etmeyi becerdiler.

Fakat sonunda tarihselcilik de bir çıkmaza girdi. Zira tarihselciler Kuran ayetlerinin anlamını onun zahirine, bu zahiri de yedinci asır Arabının bu zahirden anladığı içeriğe sınırlandırmışlardı. Tarihselcilik çok güzel meyveler verdikten sonra, bugün Mustafa Öztürk örneğinde gördüğümüz üzere, Kuran’ı Allah’ın kelamı değil de, Muhammed’in havsalasının ürünü olarak görmeye yönelten bir süreç başlattı yakın tarihte. Tarihselci İslam’ın doğru bir İslam tasavvuru oluşturduğuna inanıyorum. Fakat bu dediğim çıkmazla da malül kaldığına inanıyorum.

Oysa Kuran’ın yerel ve tekil ahkam ayetlerindeki çağlarüstülüğü ve evrenselliği görmenin alternatif bir yolu var. O da şu: Kuran’ın görünüşte yerel ve tekil görünen ahkam ayetlerinin edebi sanatlarla örülü olduğunun farkına varmak ve  Kuran’ın nasıl bir sanatkarane işleyişle bu yerelliği ve tekilliği evrenselliğe taşıdığına odaklanmak.

Bu yöntemin Kuran’da da bir temeli var. Zira aşağıdaki Kuran ayetinde göreceğiniz üzere, Allah, Kuran’ın tamamının çiftanlamlı ve sembolik bir dille nüzul ettiğini beyan eder. Ve her sanat okurunun bildiği üzere bir beyanın zahirinden başlayıp onun derinindeki anlamını keşfetme çabası insanın derisini ürpertir. Aşağıdaki ayet bu hususu beyan eder.

 

ZÜMER 23. Allah sözün en güzelini (Kuran’ı) çift anlamlı sembolik (müteşabihen mesani) bir kitap olarak indirdi. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri (tüyleri) ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah’ın zikrine karsı yumuşar: işte bu, Allah’ın rehberidir. Allah onunla dilediğin; doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona hidayet edecek yoktur.

 

O halde Kuran’ın zahiren yerel görünen ayetlerindeki çağlarüstülüğü kavrayacaksak edebi çözümleme yapmamız gerekiyor. Bu edebi çözümleme ise sadece sofistike edebiyat eleştirmenlerine ait bir lüks değil, lise edebiyat zevkiyle donanmış bir gencin bile yaşayabileceği bir tecrübe.

Örnekleri vereyim.

Aşağıdaki ayeti zahiriyle sınırlı okuyacaksak bu ayetin hiçbir güncelliği yoktur. Zira çağımızda kimse leş yememekte, kan içmemektedir. Oysa Allah bu ayete o kadar önem vermektedir ki bir manifesto gibi Kuran’da en az beş defa bu hükmü zikreder.

Ayet şöyle:

 

EN’AM 145.     De ki: “Bana vahyolunanlar arasında, leş, dökülen kan, mide bulandırıcı olan domuz eti veya Allah’tan başkasının adı anılarak açık bir günahla kesilmiş olandan başkasını, yiyecek bir adama haram kılınmış bir şey olarak bulmuyorum. 

 

Fakat ayetin zahiriyle sınırlı kalmayıp edebi çözümleme yaptığımızda ayet birden bire her medeniyete hitap eden evrensel bir mesaj haline gelir. Zira leş, mecazi anlamıyla, insanı manen ve ruhen öldüren her eylemdir; uyuşturucu bağımlılığı ve sefahat gibi… Kan, bir toplumda çatışma çıkaran her çeşit haksız arzu anlamına gelir; başka ülkenin toprağına göz koymak ve ihaleye fesat karıştırmak gibi… Mide bulandırıcı olduğu için yasaklanan domuz ise ruhun mide bulandırıcı bulduğu her eylemdir; dostun sevgilisine göz koymak, menfaat için dalkavuk bir karakter geliştirmek gibi…

İşte Kuran’da manifesto gibi geçen bu ayetle Kuran bizlere şunu söylemektedir: size her şeyi ama her şeyi helal kıldım. Sadece ve sadece sizi manen ve ruhen öldüren şeylere, toplumda haksız yere çatışma çıkaran şeylere ve ruhunuzun mide bulandırıcı şeylere yaklaşmayacaksınız.

Aşağıdaki ayet de zahiriyle sınırlı kalacaksak yedinci asır Arap toplumu dışında hiçbir güncelliği olmayan bir ayettir. Zira bu toplum dışında yeryüzünde zıhar yapan, yani karısına “senin sırtın bana anamın sırtı gibidir. O halde ben artık senle cinsel ilişkiye girmeyeceğim” diyen bir toplum olmadı şimdiye kadar. Ayet şöyle:

 

MÜCADELE 2.        İçinizden kadınlarına zıhar yapan kimseler bilmelidirler ki, o kadınlar onların anaları değildir. Anaları ancak onları doğuranlardır. Üstelik onlar gerçekten pek çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar. Bununla birlikte Allah’ın affının ve mağfiretinin çok olduğunda da kuşku yoktur.

 

Fakat ayeti edebi derinliğiyle okuduğumuzda ayet birden bire güncel bir hal alıyor. Zira zıhar’ın tek anlamı karısına ‘senin sırtın bana annemin sırtı gibidir’ demek değil. Zıhar ‘destek çıkmak’ demek. Yani annesini destek çıkarak karısıyla çatışma içine girmek de zıhar kavramının şümulüne dahil. Yani bugün her medeniyette ve her evlilikte görebileceğimiz üzere kocanın karısına “benim annem senin gibi yapmazdı. Benim annemin senin gibi şöyle şöyle kusurları yoktu” diyerek karısıyla çatışma çıkarması her toplumda görebileceğimiz bir olgu. İşte zahirinde yerellikten öte bir geçerliliği olmadığı sanılan bu ayet edebiyatının hakkı verilerek okunduğunda birden bire çağlarüstü bir soruna çözüm getiren bir mahiyete kavuşuyor.

Aşağıdaki ayet de zahiriyle sınırlı kalacaksak ve ayete yedinci asır Arabının verdiği mana dışında bir mana vermeyi reddedeceksek yedinci asır Arap toplumu dışında hiçbir uygulaması olmayan bir ayet. Zira yedinci asır bedevi Arabı dışında yılın dört ayını içinde savaşması haram olan ay olarak ilan eden toplum çıkmadı şimdiye kadar. O kadar ki bu ayeti Hazret-i Peygamber’den sonra gelen ilk halifeler de fetih savaşlarında harfiyen uygulamadı. Yani ayet nüzul ettikten sonraki bir iki yıl içinde tüm hükmünü yitirmişti zahiri itibariyle…

Ayet şöyle:

 

TEVBE 36. Doğrusu Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günkü Allah yazısında on iki aydır; bunlardan dördü içinde savaşılması haram aylardır. Bu, işte en doğru dindir; onun için bunlar hakkında kendinize zulmetmeyin; müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de topyekün savaşın ve bilin ki Allah, korunanlarla beraberdir. 37.      O nesi denilen adet (haram aylara istisna koymak adeti) ancak küfürde ileri gitmektir ki, bununla kafirler şaşırtılır; Allah’ın haram kıldığının sayısına uydurup da Allah’ın yasakladığını helal kılmak için onu bir yıl helal, bir yıl haram sayarlar. Bu şekilde onların kötü işleri kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah ise, kafirlerden ibaret bir topluluğu doğru yola erdirmez.

 

Fakat bu ayeti bağrındaki çağlarüstü felsefeyi keşfetmek için okuyacaksak şöyle bir manzara görürüz. Pagan toplumlar yılı on iki aya bölmüş, sosyal hayatın bilim, din, çalışma, eğlenme gibi her bir veçhesini de on iki kategoriye ayırmış ve sosyal hayatın ayrı veçhelerini yılın on iki ayına dağıtıp her aya özel bir tanrı tahsis etmişlerdi. Ve her ayda o ayın tanrısına özel ritüellerle ibadet ediyorlardı. Bunu Roma’nın panteon dininde göreceksiniz. Kuran putları reddeder, fakat yılın aylarıyla sosyal hayatın değişik veçheleri arasında ilişki kurma adetini tasdik eder ve örneğin Kuran’ın tamamı Ramazan ayında inmediği halde “Ramazan Kuran ayıdır” der.

Buradan bakınca yılın dört ayını içinde savaşılması haram olan aylar olarak ilan etmek, sosyal hayatın bazı boyutlarını savaş dışı bırakmak yükümlülüğü anlamına gelir. Örneğin günümüz için, bir toplumla savaşsak bile gıda paylaşımı, ilaç paylaşımı, kültür paylaşımı gibi hususları ve sivilleri savaş dışı tutmak emri bu ayetteki haram olan dört aya tekabül eder. Bu hususlar günümüzde Birleşmiş Milletler’in savaş hukukunda da temel olan hususlardır ve ne yazık ki ABD bile savaşırken savaş dışı tutulması gereken bu alanları savaşa konu yapar.

Yani görünüşte yerel olan bu ayeti bağrındaki evrensel felsefeyi açığa çıkarmak gayesiyle okuyunca ayet birden bire yirmi birinci asır küresel toplumuna rehberlik yapacak bir bilgelik abidesi haline geliyor.

Aşağıdaki ayetleri de zahiriyle sınırlı kalacaksak bugün için hiçbir güncellikleri yoktur. Zira bugün bir avcılık toplumu değiliz. Ve bugün istesek bile Kabe’de ihramlıyken sinek bile avlayamayız. Oysa Allah kesin bir dille “Allah sizi ihramlıyken avlanacak mısınız diye sınacağım” diyor. Allah ihramlıyken avlanma yasağına bu kadar ciddi önem veriyor. Ayetler şöyle:

 

MAİDE 1. Ey iman edenler, sözleşmelerinizi yerine getiriniz! İhrama girdiğinizde avlanmayı helal saymamanız şartıyla size… behimetü’l-enam (nimetlerin elde etmesi çaba ve zorluk barındıranları) avlanmak helal kılındı. Şüphesiz ki, Allah istediği hükmü koyar.  94. Ey iman edenler, haberiniz olsun ki, Allah sizi elleriniz ve mızraklarınızın erişeceği bolluk içinde bir avla sınayacak (ve ihramlıyken avlanıp avlanmadığınıza bakacak) ki, gıyabında kendisinden korkanlar meydana çıksın. Kim bunun üzerine saldırıda bulunursa ona gayet acı bir azap vardır. 

 

Bu ayetin çağlarüstülüğünü yakalamak istiyorsak yine edebi çözümleme yapmalıyız. Yani Kuran’ın Zümer Suresinin deyimiyle ‘çiftanlamlı sembolik’ bir dile sahip olduğunun bilincinde olmak.

Ayet sözleşmeye sadakat duymakla avlanmak arasında bir mantık bağı kuruyor. Demek ki ‘avlanmak’ kelimesinin mecazi bir anlamı var. Geleneksel tefsirlerimizin ‘vahşi hayvanlar’ olarak çevirdiği “behimetü’lenam”ın tam kelime çevirisi ise şöyle: ‘nimet veren şeylerin elde etmesi çaba, zorluk, zahmet ve mücadele barındıranları.’ Bu iki noktadan hareketle “sözleşmelerinize sadık olmanız koşuluyla behimetü’l-enamı avlanmayı size helal kıldım” demek kısaca şu anlama geliyor: “hepiniz piyasada maddi menfaat elde etmek için zorluk, çaba ve rekabete giriyorsunuz. Piyasanın doğru işlemesi için gereken temel ilke ise sözleşmelere sadık olmak. İşte ben Allah olarak sözleşmelerinize sadık olmanız koşuluyla piyasada maddi menfaat için girdiğiniz zorluk, zahmet ve mücadeleye izin veriyorum.” Buradan bakınca ayet birden bire çağımız için gerekli bir normu tesis eder hale geliyor.

Yine mecazıyla okuduğumuzda ‘ihramlıyken avlanma’nın yasak olması sadece Kabe’de hayvan avlamayı yasaklamak anlamına gelmiyor. “ihramlıyken avlanmayacaksın” demek “ihramını (yani dini aidiyet bağlarını) avlanmana (yani dünyevi menfaat elde etme çabana) alet etmeyeceksin” demek. Haliyle bu ibare mecazıyla okunduğunda bugün bile işlenen bir zulmü lanetlemek anlamına geliyor. Zira bugün bile bu ülkede pek çok birey “aynı dinin ve cemaatin mensubuyuz. Bu ihaleyi ve bu makamı bana ver” diyerek maddi menfaat peşinde koşabiliyor ve ihramını maddi menfaat çabasına alet edebiliyor.  

Kuran Muhammed’in kelamı değildir. Kuran gökleri ve yeri yaratan ve Kuran’ı yedinci asırda yeryüzüne indirirken bir gün yirmi birinci asrı ve yirmi beşinci asrı da yaratacağını bilen ve Kuran’ı ilelebet insanlığa ışık tutsun diye indiren bir Allah’ın kelamıdır.

Kuran’da beş yüze yakın olduğu söylenen ahkam ayetleri ise ne bazı fıkıhçılarımızın sandığı gibi harfiyen uygulanmak içindir. Ne de bazı tarihselcilerimizin sandığı gibi ahkam ayetlerinin manası onların zahiriyle bu zahir de yedinci asır Arabının ondan anladığıyla sınırlıdır.

Aksine… Onuncu asırda “Kuran çağlarüstü bir mucizedir” diyerek yola çıkan Cürcani, bu mucizeliğin kökeninde Kuran’ın baştan aşağı metafor, mecaz gibi sanatsal tekniklerle yoğrulmuş olması gerçeğinde yattığını iddia ediyordu. Bu sebeple baştan aşağı Kuran’ın ve hususiyle ahkam ayetlerinin çağlarüstülüğünü yakalamak isteyen okur, Kuran’ın edebi veçhesine yoğunlaşmak zorundadır. Ve bu iş için bir edebiyat üstadı olarak gerekmez. Lise seviyesinde bile bir edebiyat zevki, insanı Kuran’ı anlama hususunda zincirleyen gelenek taassubu gibi bazı prangalar parçalandıktan sonra, Kuran’ın ahkam ayetlerinin çağlarüstülüğünü ve evrenselliğin görmeye yetecektir.

Ve Allah’ın ahkam ayetlerini indirmek yoluyla mümin bireyden istediği şey  bu ayetlerdeki hükümleri harfiyen hayata geçirmek değil, bu ayetlerin arka planındaki evrensel mantığı, felsefeyi ve gayeyi keşfetmek; bu evrensel ve külli aklı özümsemek ve bu kuşatıcı aklı özümsedikten sonra kendi çağının hukukunu özgürce inşa etmekten ibarettir.

Yazının orijinali için bakınız:https://farklibakis.net/yazarlar/esat-arslan-yazdi-kuran-cozumlemeleri-ahkam-ayetlerinin-caglarustulugu-hakkinda/

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!