MUSİBETLERİN SEBEPLERİ VE TOPLUMSAL SORUMLULUKLAR-2

Gidişatın iyiye yönelmesi için şikayet edenlerin,bu değişimi, öncelikle kendi nefislerinde uygulamaları gerekir. şikayette bulunmak çözüm için yeterli değildir. Allah'ın azabı sadece geçmiş kavimlere özgü değildir Allah her zaman ve zeminde kendisini ve dinini yok sayan kavimleri toplumları genel cezalarla cezalandırmaya kadirdir. Ancak kulun çektiği azap,Allah'ın ona zulmetmesi değil; kulların kendilerine yaptıkları isyan ve zulmetmelerin karşılığıdır.
MUSİBETLERİN SEBEPLERİ VE TOPLUMSAL SORUMLULUKLAR-2
Emin YÜCETAŞ
Emin YÜCETAŞ
Eklenme Tarihi : 27.08.2023
Okunma Sayısı : 611

MUSİBETLERİN SEBEPLERİ VE TOPLUMSAL SORUMLULUKLAR-2

Gidişatın iyiye yönelmesi için şikayet edenlerin,bu değişimi, öncelikle kendi nefislerinde uygulamaları gerekir. şikayette bulunmak çözüm için yeterli değildir.

Allah'ın azabı sadece geçmiş kavimlere özgü değildir Allah her zaman ve zeminde kendisini ve dinini yok sayan kavimleri toplumları genel cezalarla cezalandırmaya kadirdir. Ancak kulun çektiği azap,Allah'ın ona zulmetmesi değil; kulların kendilerine yaptıkları isyan ve zulmetmelerin karşılığıdır. 

Toplumlar ilahi emir'den uzaklaşır ve zulüm devam ederse, Allah da onları cezalandırır:

"İşte(halkı ilahi emir'den çıktığından dolayı) zalimleşen memleketleri (azapla) yakaladığı zaman, Rabb'inin yakalayışı (ve yok edişi) böyledir şüphesiz ki O'nun yakalaması (cezası) çok acıklı, çok şiddetlidir.

 Bu (anlatıla)nda ahiret azabından korkan kimseler için elbette birer ibret vardır. O (kıyamet günü), bütün insanların bir araya toplanacağı bir gündür. O (her şeye) şahitlik edilen bir gündür."(Hud11/102-103) 

Kur'an, gelecek toplumların ıslahı için Ad, Semud, İrem, kavimlerini,  Nuh, Salih, Lut...peygamberlerin gönderildiği ve benzeri toplulukların helak sebeplerini, onlar zulmettikleri için başlarına azaplar yağdırmış ve yer yüzünden silip atmıştır.  Bu örnekler, daha sonra gelecek nesillerin,aynı hatalara düşmemeleri için verilmektedir.

Peygamberimiz(sav) de," İnsanlar zalimi görür de zulmüne engel olmazlarsa Allah onların hepsini en kısa zamanda cezalandırır. " (Tirmizi)

  Başka bir hadislerinde de:

" Bir toplumda günah işlenir (iyiler) güçleri yettiği halde bu kötülükleri gidermezlerse, Allah onları cezalandırır."( Ebu Davud)  diye buyurmuştur.

 Azaba götüren günahlar, Kur'an'ın reddettiği davranışlardır.

 Bunlar genel olarak; israf, bozgunculuk, fesat, zulüm ve inkar sonrası yozlaşma ve çürüme, denge ve düzenin değiştirilmesi, fıtratı ve tabiatı tahrip...

Gelecek olan felaketlerse;  gökten taş yağması,  yıldırımlar, sayhalar ,şiddetli yağmurlar, tufanlar, seller,depremler, kuraklıklar, kıtlıklar, tsunamiler, volkanik patlamalar...gibi bilinen ve gelecekte bilinmeyen musibetler. Örneğin, toplumları çıkarları için birbirine kırdırmak, hastalıklar, virüsler yaymak, karalarda ve denizlerde bozulmalara zemin hazırlamak, hilkati(yaratılışı) değiştirmek...gibi...

 

Dünya Devletleri son iki yıldır insanlığı çaresiz bırakan bir mikropla imtihan edilmektedir.

 Sanırım dünya tarihinde yaşayan insanlar bugüne kadar böylesine büyük bir musibet ile karşı karşıya gelmemişlerdir.  Henüz yeterince tanınmayan ,gözle görülmeyen bir virüsünün, kısa zamanda bütün dünyayı etkisi altına almasının en büyük sebeplerinden bir tanesi de elbette gelişen teknolojinin  bir sonucudur. Amacım teknolojiyi suçlamak değildir.

Teknolojinin gücü, etkisi, ulaşımı.. dünyayı küçültmüş ve bütün toplumları birbirine yakınlaştırılmıştır. Meydana gelen bir olayın haberi aynı anda dünyanın her tarafına ulaşabilmektedir. Ekonomideki çöküntü veya yükselişler, yahut bulaşıcı bir hastalık çok kısa bir zamanda bütün dünyayı etkisi altına alabilmektedir.  Öyle ki, dünyanın bir noktasından en uzak noktasına bir gün içerisinde ulaşılabilmektedir. Dolayısıyla lokal afetler artık yerini global  afetlere  bırakmıştır. Gelen veya gelecek olan bir musibet; şiddeti oranında! inanan- inanmayan herkesi kapsar hale gelecektir. (gelmiştir). "Bir de öyle bir fitneden ( beladan, günahtan) sakının ki onun cezası sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmaz. (Bütün toplumu insanları perişan eder.) biliniz ki Allah elbette cezası çok şiddetli olandır." (Enfal 8/25)

Nahl suresinin 61. ayetinde de : "Allah, insanları zulümlerinden dolayı hemen cezalandırsaydı, yer üstünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, onların cezasını takdir edilmiş bir vakte kadar geciktirir. Onların eceli gelince ne bir saat geri kalırlar ne de ileri geçerler."

Ayrıca bakınız : Kehf suresinin 18 / 58 ve Fatır Suresinin 35/ 45. ayetlerine...

Cezanın geciktirilmesi,-tabir yerindeyse- bardağın taşması zamanına kadardır.

Bilelim ki ."Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız (günahlar) yüzündendir.   Ama Allah yine de çoğunu affeder.

"  Şura 42/30 )

Ayetin son kısmı bizler için ümit kapısıdır. Beladan muafiyettir. Bizlere zaman kazandıran rahmet ve merhametin neticesidir.

Allah Celle celalühü'nün, Kur'an ayetleri ile çeşitli örnekler vererek insanların başına gelebilecek umumi afetler için, yapmamaları  ve terk etmeleri gereken hususlara sürekli dikkat çekmesi içindir.

"De ki: (Allah) size üstünüzden veya ayaklarımızın altından çeşitli afetlerle bir azap göndermeye veya (karşı) gruplar halinde sizi birbirinize katıp, kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yetendir..Bak ayetleri iyice anlasınlar diye nasıl türlü türlü açıklıyoruz." (En'am6/65)

Bu ayet aynı zamanda son peygamberin ümmetine ;Allah'ı, peygamberi ve onların emirlerini bırakıp sapıklık ve taşkınlığa düşmemeleri için yapılan bir uyarıdır.

Bu durumda bize düşen görev nedir?

Araf /181. ayetinde Allah şöyle buyuruyor : .

"Yarattıklarımızda daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet t

(Topluluk, Ümmet) bulunur."

 Bu ayetin çizdiği çerçevede başkalarını Hakk'a yönelttiği gibi kendileri de Hakk kaygısı taşıyarak Adalet ölçüsüne uyanlar, hayatlarını doğruluk ve adaletle meczedenler,  birlik oluşturmaya gayret etmelidir. bu; bela ve musibetler ancak Ümmet olmakla çözüme kavuşur. Ümmet olmanın mayası da birlik ve beraberliği oluşturmaktır.

 

Allah İsra suresinin 16 ayetinde buyuruyor:

 "Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış (mutref) ele başlarına (iyilik yapmalarını emrederiz.  (sayılarını ve zenginliklerini) arttırırız. Buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helaka müstahak olur. biz de orayı darmadağın ederiz." buyurur.

 "Mutref" ahlaki endişe duymadan müreffeh bir hayat yaşayan anlamına gelir. Aynı kökten türeyen "mutarraf" ise zenginliğin küstahlaştırdığı, haz ve keyif peşinde koşmanın yozlaştırdığı kimseler anlamına gelir.

 Katâde;  bu kişilerin halka zulmeden zalim önderler, yetki sahipleri olduğunu söyler. 

Şımarmış ve zulmeden güç sahiplerinin karşısında ses çıkarmayan suskunluk gösteren, Hakkı haykırmayan halkın da şımarıklar ile aynı akıbeti paylaştıkları anlamı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü toplumsal çöküşte sorumluluk taşıyanların zulmüne kötülüklerine yanlışlarına aşırılıklarına ses çıkarmamışlardır.

"Öyle bir fitneden sakınınız ki içinizde sadece zulmedenlere, (adalet ve hakkaniyet çizgisinden sapan) kimselere erişmekle kalmaz. Bütün topluma da sirayet eder.bilin ki Allah'ın  (fitne fesat çıkaranlara)vereceği ceza çok şiddetlidir. "(Enfal8/25)

" İtraf ve mütrif"  aynı kökten gelen bu iki kavram kötü alışkanlıklara sebebiyet veren aşırılık ve lüksü ifade etmektedir.

Allah'ın sevmediği israf ve lüks, günümüzde, artık ayyuka çıkan bir vahşete dönüşmüştür.

Varlık sahipleri lüks ve konfor içerisinde yaşarken, alt tabaka insanlar da onlara özenerek yaşama arzusu taşırlar.

 Kapitalizmin hakim olduğu bugünkü dünyada, güç ve iktidar sahipleri her gün daha çok zenginleşirken, aynı oranda,artan pahalılık karşısında fakir de ezilmeye mahkum edilir hale getirilmiş olur. Neticede denge bozulunca, fakir- zengin uçurumu gittikçe genişler, derinleşir...

 Toplumsal barış, yardımlaşma, sahip çıkma... yerini çıkara terk eder. Bu durumda Halkın inancı zayıflamaya,  İslam'ın değer yargıları terkedilmeye ve  halkın gayri meşru yollara sapmasına yol açar.

İtimat yerini güvensizliğe bırakır. Emniyetin olmadığı yerde hırsızlık, dolandırıcılık, adam öldürmeler, aile bağlarının yok olması, tefessüh ve çürümeler yaygınlaşır.

 Sonuçta adaletin yerini zorbalık ve terör alır. Bu keşmekeşi durdurmak için, varlık sahipleri, yöneticiler el atıp düzeltmek yerine kendi çıkarların peşine düşünce  adalet ve doğruluk yok olmaya başlar.

Hakkın üstünlüğü, yerini, gücün üstünlüğüne terk eder... böyle olunca da toplu helaka kapı aralanır:

"Biz geçmişte zenginlik ve refah yüzünden  şımarıp azan nice halkları helak ettik. İşte onların bir zamanlar refah içinde yaşadığı yerler... Onlardan sonra bu yerlerin yurt edildiği de pek vakit olmadı. şimdi o yerlerin hepsi bize kaldı: Çünkü ebedî varis biziz." Kasas28/58)

Bu ayette geçen "Batara" sözcüğü:  fitne ve taşkınlık çıkaran, verilen nimetlere karşı şükür yerine küfür ve inkâra sapan ve haddi aşan bütün toplumları ifade etmek anlamını içermektedir.

Bu dünyada olmasa da,ebedî alemde, sonsuz ceza'dan kurtulacak olanlar ise toplumun ıslahı için uğraşanların olacağını  bilelim.

"Biz, ahiret yurdunu yeryüzünde büyüklük taslamayan zulüm ve zorbalıkla fesat peşinde koşmayan kimseler için hazırladık. İşte  bu mutlu sona kavuşmak, Allah'a karşı nankörlükten, büyüklük taslamaktan ve fesat peşinde koşmaktan sakınanların hakkıdır. Her kim Allah'ın huzuruna iman ve itaat ile gelirse,  hak ettiği mükafattan çok daha fazlasına kavuşacaktır. Kim de Allah'ın huzuruna şirk ve nankörlükle gelirse. o da ancak işlediği günahların karşılığını alacak, günahları  nispetinde cezalandırılacaktır."

(Kasas28/83-84)

 

Değişimin en önemli faktörü toplumdur...

 Kötülüğe doğru da, iyiliğe doğru da gidişte, sorumluluk topluma aittir.

Ve toplumların değişmesi, kendi iç dinamiklerine, beşeri sorumluluklarını aittir.

 Hak ve Batıl mücadelesinde, taraf tutarak oluşan dengelerin neticesi, değişim  oluşur. Bu aynı zamanda toplumsal bir düzenlemedir. Dolayısıyla sosyal değişimde iki önemli yön bulunur: 

Biincisi; İslam'ın, yaşanan toplumun iç dinamiğinde ve  tüm alanlarında geliştirilmesi ve korunmasıdır.

 İkincisi;  dışarıda yapılacak davet ... Bu da tebliğ yönüdür. Süregelen toplumsal değişim ancak " Statükoyu ve Bağnazlığı" ortadan kaldırarak oluşturulur.  Bu oluşumda yükleniciler, İslam'ı; "Asrın İdraki'"ne sunma metodunu kullanmalıdırlar.

 Toplumlar ve kültürler arasındaki farklılıkları dikkate alan bir yaklaşımla ele alabilirlerse ve nefislerini  Allah'ın rızasına yönlendirerek mücadele verebilirlerse, istenilen noktaya ulaşacaklardır..

Toplumu düzeltmeyi ve değiştirmeyi  Allah (c.c.), Müslümanlara görev vermiştir:

" İyiliği Emir  Kötülükten Sakındırma" vazifesi...

 Bunlar yerine göre Müslümanlar üzerine farz ayın ya da farz kifaye olarak devam eder.

Görev,öncelikle İslam'ı bilen alimlere düşer. Alimleri oluşturmak ise  " Ümmet" olmanın ilk esasıdır. Dolayısıyla Müslümanlar, "Ferdi Müslüman" kalamaz.

 Her Müslüman mutlaka İslam cemaatinin bir parçası olmak zorundadır.İslam'ın İzzet ve Hakimiyeti için Müslümanlar "Birlik" oluşturup. oluşan güçlerle iyiliği emredip kötülükten sakındıracaklardır.

 Hiçbir müslüman kendini bu mükellefiyetten uzak tutamaz. Bunun için her bir müslümanın ;gücü yettiği nispette İyiliği Emir ve Kötülükten Nehiy  görevi yapması, İslam'ın hâkim olmadığı yerde  farzı ayın olmaktadır: "Sizden oluşan, önde giden,hayra çağıran, iyiliği emir ve tavsiye eden, kötülükten sakındırıp yasaklayan bir ümmet olsun. İşte onlardır o kurtuluşu bulacaklar."( Ali İmran3/ 104)

Maruf ve münkerin ölçüsü Kur'an ve Sünnetle belirlenmiştir. Başka bir yolla maruf ve münkeri yürütmek,ancak heva ve hevese uymaktır, neticesi tefrika'dır. Sonu azaba götürür.

 Onun için hemen Al-i İmran'ın 105. Ayetinde de Allah(c.c.)

" Kendilerine açıklamalar geldikten sonra ayrılık çıkarıp ihtilaf edenler gibi olmayın.Onlar için büyük bir azap vardır." diye buyurur.

Allah'ın; "sizden bir cemaat bulunsun" buyurması, 

Ümmet için farzı ayın olan bu görev;  ancak İslam'ın hakimiyeti ve yönetiminin İslamîleşmesi sonunda  farz-ı kifayeye  dönüşebilir. Ancak o zaman görevlendirilen kimselerce yerine getirilerek ümmetin tamamından kısmî görevle farz-ı Ayn olmaktan kurtarılmış olur. Aksi durumda  bütün ümmet sorumludur.

  Ali İmran 110. ayetinde: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmak üzere var oldunuz. Marufu emredersiniz. münkerden nehyedersiniz ve Allah'a inanır iman getirirsiniz." diye buyurur.

Bu görev yerine getirildiği takdirde Allah'ın,  A'raf suresinde ifade ettiği, (165 ayetinde) : "Sonuç şu ki, kötülüğe mani olanlar kurtuluşa erecek kötülüklere engel olmayanlar şiddetli azaba uğrayacaklardır." hükmü gerçekleşecektir.

Huzeyfe (R.anh)ten gelen bir rivayete göre Rasulullah( sav), şöyle buyurdu:

" Canımı, gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah'a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz ya da Allah, kendi katından üzerinize bir azap gönderir. Sonra Allah'a yalvarıp dua edersiniz ama duanız kabul edilmez."(Tirmizi, fiten)

İyiliği emir ve kötülüklerden nehiy görevi ihmal edildiğinde, ya da terk edildiğinde toplumlar belalara müstahak olurlar.

 Kötülerin işbaşına gelmeleri ve kötü idarecilerin işledikleri zulümler sebebiyle toplum fitnelere düşer, Müslümanlar arasında düşmanlıklar ortaya çıkar...

 Müslümanlar bu görevi yerine getirmedediklerinden dolayı duaları da kabul görmez.

 

 Araf 7/181 ayetinde Allah buyuruyor ki :

"Yarattıklarımız içinde (öyle) bir ümmet vardır ki ( batıla bulanmış ve batıl birlikteliğinde olmayarak) HAKK ile rehberlik ederler ve onunla adaleti sağlarlar."

Hakk kavramı; inanca ve imana ait bir kavramdır. Adalet ise ahlak alanına ait bir kavramdır. Müslümanlar gerçek bir imana,  sağlam bir ahlaka sahip oldukları zaman yukarıdaki ayette geçen ümmeti oluşturabilirler."Hakk kavramı ve Doğruluk" her türlü inkârcı anlayışlara, batıl inançlara,  hurafelere, zihinsel sapmalara ulaşmaya, azgınlığa, fıtrat bozgunculuğuna karşı bir panzehirdir.

 İnsanların , Allah'ın emrine uygun yaşamaları,onları ahsen'i takvim ve gerçek medeniyete götürür...Aksine bir hayat ise esfel-i safiline,cehalete,  vahşete ve musibetlere daldırır.

 

Toplumların çöküşü ihmal ve ahlaki yozlaşmalar neticesinde ortaya çıkar..

Hud suresinin 116. ayetinde:

" Sizden önceki devirlerde "akıl ve fazilet sahibi" olanların yeryüzünde (ilahi buyruklara karşı yapılan) bozgunculuğa engel olmaları gerekmez miydi?  Ancak onlardan (bu vazifeyi yaptığı için) kurtardığımız kimseler pek azdır. zalim olanlar ise kendilerine sağlanan refah içinde şımarıp azılar ve böylece günahkar oldular."

 

Zulümden kaçınmak iyiliği Emir ve Kötülükten Sakındırma ilkesini terk etmenin sonucudur. Bu ayette geçen "zulüm",kelimesini bazı  müfessirler. "zalimlere karşı tebliğ ve ıslah görevini terk edenler" olduğunu söylerler. Bunlar emri bil maruf ve nehyi anil münkeri yapacakları yerde, ömürleri lüks, zevk ü sefa ve refah içinde takip etmenin, şehevi isteklerini tatmin etmenin yolunu seçerler. Ömürlerini iktidar ve vurgun elde etmek için çalışırlar. Oysa insanlık, Hz peygamberin , " Gemi" hadisindeki örneğini unutmamalı, onu müspet yönüyle ele almalıdır.  Menfi yönü olan nemelazımcılık terk edilmeli,fakir zengin uçurumu daraltılmalı ki sınıfsal kıskançlıklar düşmanlıklar  ortadan kalksın ve toplumlar barış içinde yaşasın. Aksine menfi hareketler ve nemelazımcılık devam ederse. gemi su alacak ve batmaya mahkum olacaktır.

Bu yüzden" İçinizden hayra çağıran, iyiliği (meşru şeyleri, tevhidi ve salih amelleri emre'den) ve kötü olandan men eden bir (ümmet) , bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.   (Bu topluluk ilmi ile Allah'ın rızasına uygun amel eden alimler ve yöneticiler ile ona maddi ve manevi destek veren cemaat veya cemiyetlerden oluşur.

İyiliğin hakim olduğu yerde Allah umumi azap vermez.)

Ey iman edenler iyiliği emredip kötülüğü önlemede kendiniz için üzerinize düşen göreve bakın .Siz bu görevi yerine getirerek Allah'ın gösterdiği doğru yolda olduğunuz zaman. artık sapanların günahı size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Ancak Allah'adır. O ,size yaptıklarınızı haber verecektir."( Maide suresi ayet 105)

Hz Ebubekir radiyallahu  anh bir hutbesinde bu konu ile ilgili olarak:

"Siz bu ayeti okuyor fakat yanlış yorumluyorsunuz. Yani iyiliği emredip kötülüğü önleme görevi yapmadan herkes sadece kendisinden sorumlu anlamı veriyorsunuz. Ben , Allah Resulü'nün şöyle dediğini işittim: "İnsanlar kötülüğü görüp de onu önlemeye çalışmaz, (göz yumar)larsa,Allah onlara azabı yaygınlaştırır.( yaygın bir azap gönderir)" buyurmuştur.

 

Toplumsal helaka götüren şey, nimet ve bolluk değildir. Elbette helak sebebi; ahlaki dengesizliklerin çoğalması, ruhsal ve ahlaki değerlerin kaybedilmesidir.

"Eğer o memleketin halkı iman edip (Allah'a karşı inkar ve isyandan) sakın salardı elbette üzerlerine gökten ve yerden Bolluk (kapı) larını açardık.

Fakat  (peygamberlerini) yalanladılar, biz de kazandıkları günahları yüzünden onları azapla yakaladık." (A'raf7/

 

Musibetlerin ve kaybedişin sebebi. Allah'ın yaratılışına uymamakta aranmalıdır. Kurtuluş ise iman ve takvada yarışabilmektir.

"Rabbin,  - halkı (birbirini günahlardan ve kötülüklerden)ıslah edip dururlarken - o memleketleri haksız yere afet ve felaketlerle yok edecek değildir." (Hud 11/117)

İnsanların gerek kendilerini ve gerek başkalarını ıslah edip çeşitli günahlardan ve şirkten kurtarması halklar ve milletler için helakı önleyecek bir emniyet supabı niteliğindedir.

"Eğer Rabbin dileseydi ( bütün) insanları bir tek millet yapardı.(fakat İslam'da/ Kur'an'da birleşmelerini ve salih amellerde yarışmalarını tercihlerine bıraktı) Ama onlar (menfaatleri doğrusunda) ihtilaf etmeye devam edeceklerdir.Ancak Rabb'inin rahmetine nail olanlar hariçtir. zaten Allah onları bunun için (irade hürriyeti vererek) yaratmıştır.

Toplumların değişmesi kendi iç dinamiklerine ve beşeri sorumluluklarını aittir. Allah Celle Celalühü, sürekli toplumların negatif değişmelerini pozitif değişime çevirmeleri için, onlardan gayret ve mücadele etmelerini ister. onun değişmez yasası, yani "sünnetullah"ta, sınır dışına çıkılmaması yasaları vardır. Ama aynı zamanda insana sorumluluk da yükleyerek, onu

 belli bir alana kadar serbest bırakır. Kur'an'ı sosyolojik açıdan incelediğimizde  şüphesiz her olayın, sünnetullah doğrultusunda meydana geldiğini yani Allah'ın iradesi ve dilemesi ile olduğunu görürüz. Buna paralel olarak toplumsal olaylarda Değişim, Yükseliş ya da Çöküşlerde, sorumlu olan  bizzat insanlar ve toplumlardır.  Yani dünyada meydana gelen yükselişler ve düşüşler, insanların arzu ve isteklerine, yaptıkları çalışmalarının neticesine göre tecelli etmektedir. Netice şudur:

Allah'ın; insanları ihtilafa müsait halleri ile yaratması:

Kendisine kulluk etmekle cennetin, veya asi olmakla cehennemin yolunu seçmeleri içindir:

"De ki; Herkes kendi yapısına (ve huyuna) göre hareket eder.

 Rabbiniz de kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir."(İsra17/84)

İlahi Adalet de Bu doğrultuda ortaya çıkar:

"Eğer o memleketlerin halkı iman edip (Allah'a karşı inkar ve isyandan) sakın salardı elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluk (kapı)larını açardık. Fakat  yalanladılar, biz de kazandıkları günahları yüzünden onları "azapla" yakaladık."

Yani iyi olan da tutuna bilseler şirke düşmeden, adaletle davransalar ve zulme engel olsalar. sünnetullah onlar için olumlu bir şekilde tecelli edecektir.

  Bu dünya bir imtihan dünyasıdır. Toplumsal olayların oluşumunun neticesi, hep imtihan içindir. Allah'ın sünnetinde bir tebdil (değişme) yoktur:

"....Fakat onlara bir uyarıcı gelince bu onların (Haktan) nefret etmelerinden başka bir şey attırmadı. Yeryüzünde büyüklük taslamaları "Kuran'ı ve İslam'ı önlemek için) çirkin bir tuzak kurmaları  (dalavere çevirmeleri) yüzündendir.Halbuki çirkin tuzak, sahibinden başkasına dolanmaz.Onlar evvelkilerin (başlarına gelen azap) kanunundan başka bir şey mi bekliyorlar? Allah'ın kanunda asla bir değişiklik bulamazsın. Allah'ın kanununda asla bir sapma/ değişme de bulamazsın." (Fatır 35/42-43))  

""Allah'ın öteden beri cari olan sünneti budur. Allah'ın sünnetinde hiç bir değişme bulamazsın."(Fetih48/23)

Toplumların takındığı tavır,tutum, yönelme... neticede ya mükafat ya da ceza olarak kendilerine dönecektir. TEBDİL, bizatihi değişimi, somut olarak bir şeyin yerine başka bir şey getirmek TAHVİL ise zaman açısından değişimi ifade eder. örneğin; helak olacakların mutlaka helak olacakları ve bunun belli bir zamanda olması, başka bir zamana ertelenmemesi... Kur'an bu tür örneklerle doludur:

Bütün mesele musibetlerin sebeplerini iyi okuyabilmek ve böylece gelecek olan umumî belalara karşı engel olacak gayret ve çabaları terketmemektir.

"Biz dileseydik herkese (dünyada) hidayetini verir(doğru yola iletirdik).(ancak herkesi kendi iradesine bıraktık) Fakat; kesinlikle cehennemi cinlerden ve insanlardan (bütün günahkarlarla) dolduracağım. şeklindeki sözüm haktır. (gerçekleşecektir.) (Secde32/13)

Netice:

Bu dünyada olmasa da ebedi alemde sonsuz cezadan kurtulacak olanlar ise toplumun ıslahı için uğraşanlar olacaktır:

"İşte ahiret yurdu  ki, biz onu yeryüzünde büyüklenmek ve bozgunculuk etmek istemeyen kimselere veririz.  Sonuç muttakilerindir."

" Kim iyilikle gelirse onun için ondan daha hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse, o kötülükleri işleyenler ancak yaptıkları kötülük kadar cezalandırılırlar".(Kasas28/83-84)

   EMİN YÜCETAŞ

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!