Gölgesi Dünyada Kendisi Ötede Şair

Yaşamıyor gibi yaşadı, ölmemiş gibi öldü...
Gölgesi Dünyada Kendisi Ötede Şair
Necmettin EVCİ
Necmettin EVCİ
Eklenme Tarihi : 25.04.2022
Okunma Sayısı : 141

Yaşamıyor gibi yaşadı, ölmemiş gibi öldü

Acı haberi, sanki durup dururken, sanki hiç beklemiyorken, ondan çok biz gidişine hazır değilmiş gibiyken verdiler. Hocam başınız sağ olsun. Ne oldu? Üstad Sezai Karakoç vefat etti. Dostumun sanki olağanmış gibi haber verişine, benim o an birdenbire derinleşen sakinliğime tanık olan biri, bilmiyorsa önce meseleyi anlayamamanın ilgisizliğiyle kalır, sonra fikir ve duygu dünyamıza şekil veren esaslı bir yazar, düşünür şahsiyeti kaybetmiş olmamızın bizde neredeyse bir hüzün ve şaşkınlık uyandırmamış olmasını Camus’nün ‘Yabancı’sı psikolojisiyle açıklayabilirdi. İnnalillah ve innaileyhiraciun. Ondan geldik ona döneceğiz.

Her vefat hadisesi ve haberiyle metafizik bir ürperme, varoluşsal bir sarsıntı yaşarız. Her ölümle, varlığımın derinliğine kök saldığını bir kez daha fark ettiren, hiçbir felsefenin, hiçbir sanatın, bilimin açıklayamadığı, bir hakikatle yüzleşirim. O hakikatin içimde deprem gibi yürüyen canlı etkisiyle bir yerlerim yıkılır veya yapılır. Ölümü duymak esasen hayatın en gerçek ve hep ötelenmiş yanını duymak olur. Ancak burada size bir itirafta bulunmak istiyorum, n’olur bu fakiri yadırgamayın; Üstadın vefat haberi nedense beni sarsmadı, silkelemedi. Sanki beklenen bir haberi almıştım. Sanki o haberi on yıllar önce almıştım. Bildiğim, anladığım, alıştığım bir şeydi. Neredyse ‘Üstad öldü’ demekle ‘Üstad yaşıyor’ demek aynı anlamlara geliyordu.‘Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum’ demişti bir şiirinde. Yaşamıyor gibi yaşadı, ölmemiş gibi öldü. Emri Hakk vakî olunca sanki ona ölmenin değil olmanın kapısı açılmıştı. Zaten bir ömür o kapının eşiğine oturmuş, orada beklemiş, orada duymuş, düşünmüş, orada söylemiş, söyleşmişti.

Buradayken hep orada, ötede gibiydi. Dünyayı konuşurken, dünyaya konuşurken ahretten konuşuyor gibiydi. Ölçüsü, amacı, dili, üslubu buraya ait değildi sanki. Sanatçıyı bir kaza sonucu dünyaya savrulmuş birine benzetiyordu ‘Edebiyat Yazıları’nda. Mecburen bizim anlamamız, anlaşmamız için dünya lisanını kullanıyordu. Hep o eşikte, o kapıyı aralama arzusuyla yaşıyor gibiydi. O kapı özgürlüğe, hayata, hakikate açılıyordu. Bir ömür hakikate ulaşmanın, ona daha yakın olmanın, onunla bütünleşmenin emel ve ameliyle yaşadı. Burası yalandı, yansımaydı; gölgeler âlemiydi, sürgün yeriydi. Bu sürgünlüğün uzamaması için hep gurbetin vuslatla nihayetlenmesini arzuladı. “Uzatma dünya sürgünümü benim” diye yakardı durdu. Samimi, içten, ne dediğini, ne istediğini bilen bir yakarıştı bu.

O dünyaya alışamadı, buraya ait değil gibi, yaşamıyor gibi yaşadı. Özü, sözü, dili, aklı, ölçüsü, hevesi, aşkı, hayalleri, ideali hep öteye, sonsuza, sonsuzluğun sahibine yönelen, hep öteden, sonsuzdan gelen yankı gibiydi, yansıma gibiydi. O nedenle zaten aklı, düşüncesi, özlemleri öteye ait, öteyle ilgili bu müstesna, bu naif insanın vefatı beni sarsmadı. Mukadderat, olması gerektiği gibi tecelli etmişti. Hasret, özlem sona ermişti. Sürgünlük bitmiş, kapılar açılmış, ve işte kanatlanıp uçmuş, genişlemiş, tek kelimeyle kurtulmuştu. Üstadın vefat haberi ile benzer duygulanım içine girdim.

Eşzamanlı duygulanımla, algı ve bilgilerimizin teşekkülüne esaslı katkıları olan öncü, örnek bir şahsiyetten sonra, geride, burada, yalan dünyanın tam ortasında adeta yetim, tenha, boşlukta kalmanın ağır hüznü kalbime oturdu.

Şiir burcumuzun kutup yıldızı Sezai Karakoç, dili, tarzı, deyişi, muhtevası ile sadece bizim değil, dünya edebiyatının önemli şairlerinden biridir. Benden Türkçenin on şairini saymam istense, biri kesinlikle Sezai Karakoç olur. O Yunus Emre’de irfan yüklenip Fuzuli’de estetik deyişin zirvesinden gönlümüze şelale gibi dökülen şiir geleneğinde tarihî yerini çoktan almıştır.

*

Şaşkın heyecanlardan aşkın olgunluklara

Sezai Karakoç, daha lise yıllarımda sanat edebiyat sohbetlerinin yapıldığı ve daha çok Metin Mengüşoğlu’, Cumali Ünaldı, Murat Kapkıner, Cafer Turaç gibi müstesna isimlerin etkili oldukları çevrenin armağanı olarak dünyama girdi. O sıralar çok sık olmasa da beyaz kapaklı diriliş mecmuasını okurdum. Sonra benzer Formattaki beyaz kapaklı kitaplarını. Murat Kapkıner’in okuduğu kasetten ‘Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine’ şiirini çokça dinlemiş, ezberlemiştim. ‘Uzatma dünya sürgünümü benim’ nakaratlarıyla sürüp giden şiirle birlikte Karakoç’un ince, derin duyuşlarla ördüğü varlık ve hakikat düşüncesi, zihnimde, ruhumda metafizik fırtınalar estiriyordu.

Kaba sağ-sol kutuplaşmasının ölümcül, anlamsız vuruşma hattında Karakoç’un şiir ve yazıları bir gül muştusu, esenlik bildirisi olarak bizi teskin ediyordu. Ben başından beri ve özellikle ‘Edebiyat Yazıları’nda sanat, edebiyata ilişkin düşüncelerine vakıf olduktan sonra onu bir medeniyetin aydan sütunlar taşıyan diriliş işçisi olarak konumlandırdım. O dünyaya ait her türlü kaygıyı, telaşı, amacı aşarak varlığının bariz vasfını buradan çok öteli olmakla kazanıyordu. Onu konu eden herkes bu özelliğinde hemfikirdir. Yalnız söylemeye bile gerek yok ki, o başından beri böyle değildir. Gayet tabii, ilk gençlik yıllarında başlayan iyi duyguları, ilerleyen zamanda olgunlaşacak, kendine has sesini, ufkunu, evrenini bulacaktır.

Karakoç da herkes gibi, hepimiz gibi bu dünyalıdır. Etten kemikten bir varlıktır. Olabildiğince istikrarla ve olgunlaşarak devam eden varoluş ve hakikat yolculuğu elbette bir aşamadan sonra daha belirgin olur. Doğallıkla ilk evrelerinde bu olgunluğun işaretini bulur, ama kemale ermiş bir manevî nitelik görmeyebilirsiniz. ‘Mona Roza’ bu aralıkta değerlendirilebilir. Şiirin en doğru anlam, kıtalarının ilk harfleriyle sağlanan akrostije gizlenmiştir. Henüz 19 yaşında bir Anadolu delikanlısının en saf beşeri yönelişleri, aşk ve aşkınlıkla kaynaşarak ilk ritim ve sıçrayışlarını yapan sanat ve estetik denemeleridir. Bu şiiri tam da İkinci Yeni akımının başladığı yıllarda yazar. O’nun 60 ihtilalının baskıcı ortamında yazdığı ‘Kalorifer’ şiiri, hiciv ve ironi yapan niteliği ihmal edilmeden anlaşılması gerekmesine rağmen şiirin zayıf düştüğü, derin boşluklar taşıdığı ortadadır (en azından benim için).

“Odanın tam ortasında kalorifer

Yiğit borularıyla geçer

Utanmış ve gerekli geçer

Yukarıda ısıtır aşağıda yakar.”

Bir de ‘Ping-pong Masası’ şiirine bakınız isterseniz:

“Beyaz iplik sert iplik ve tak tak
Yuvarlak top küçük top ve tak tak
Ping-pong masası varla yok arası
Ben ellerim kesik varla yok arası
...... Öpüçüğüne eyvallah ve tak tak”

Belki de bunlar mezkûr şiirin en kulağı tırmalamayan dizeleridir. Şiir aynı takırtı tukurtuyla devam eder. Bu erken örnekler başka söze gerek bırakmayacak açıklıkta şairin sonraki dönemlerinde klasikleşen dilinden, üslubundan çok başkadır. Bizim tanıdığımız, bildiğimiz Karakoç’u bu dizelerde bulmak mümkün değildir. Bana sorarsanız, okurun anlaşılır bir teveccühle biraz da sınırları zorlayarak bu şiirleri anlamı dışında yorumlamaları pek doğru olmaz. Zorlarsak üzerinde birçok şey söyleriz. Ne ki, hakikat, gereksiz zorlamalarla bir şeyleri kurtarmanın telaşına düşmeye lüzum hissetmez. Bu şiirleri, son ve olgunluk dönemine giden sürecin aşamaları hakkında fikir vermesi bakımından önemli görülmelidir.

Ayrıca tam İkinci Yeni akım ve anlayışına uygun söylenmiş ‘Liliyar’ tarzı şiirleri biraz ayrı tutuyorum. Tabir yerindeyse ‘Şehrazat’ ve Balkon’da da olduğu gibi Karakoç, bu şiirle esasen İkinci Yeninin vardığı, varacağı sınırı çizip, diğerlerini geride o sınırların alanında bırakıp kendi dünyasına sıçramıştır. Bundan böyle Şahdamar, Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu ile sesini, menzilini bulan söyleyişler, onun zihin ve ruh dünyasıyla birlikte tarihe mal olacak Sezai Karakoç kimliğini oluştururlar. Onun benliği şiir, yazı ve konuşmalarıyla şaşkın heyecanlardan aşkın olgunluklara yönelerek tekamül ettirmiştir.

*

İkinci Yeniyi aşan yeni

Sezai Karakoç İkinci yeni edebiyat çevresine mi aittir? Şair kimliğini orada mı bulmuştur, oraya mı borçludur? Bu sorunlu sorulara evet veya hayır şeklinde verilecek her cevap eksik kalacaktır. Karakoç ilk evresinde imge ve dil olarak modern Türk şiirinin en özgün atılımı olan bu söyleme biçimine uzak değildir. Temelde bu sebeple bu topluluk içinde değerlendirilir. İkinci Yeninin en genç şairi olduğu hatta diğerlerini etkilediği de söylenebilir. Şairde otuz yaşına kadar içerik ve biçim olarak da zamanın öne çıkan şiir anlayışı dışına pek çıkmayan şiirler görürüz. Görürüz ama İkinci Yeni, eksiksiz kavrama ve eleştirme imkânı verecek veri ve ürüne ulaşamamıştır. Bu sebeple bugün bile bu hareketi, bir akımı var eden unsurlarıyla inceleme imkânına tam olarak sahip olduğumuz söylenemez. ‘farklı söyleyiş denemeleri dışında hakkıyla kritik etmemizi gerektirecek niteliğe ulaşamamıştır. İkinci büyük savaş sonrasında, anlam ve değeri pek de öncelemeyen bir boşlukta muhtevasını bulmaya çalışır. Mevcut işleyişi önemsememekle önem kazanan takımın, hakikat noktasında ciddi arayış içinde olduğu görülmez. Varoluşsal anlam ve uyanış karşılığıyla diriliş şairi olan Sezai Karakoç, tam da bu noktadan esaslı bir yön değişikliğine gider. Bu aşamadan sonra Sezai Karakoç’un şiir evreni de, düşünce dünyası da, zaten kendi niteliği pek de belirgin olmayan İkinci Yeni içinde tanımlanamaz.

Karakoç, erken döneminde İkinci yeni içinde yer alır ancak tevarüs ettiği eski, köklü ve kadim olanı yenilenme görevini de gerçek manada hak eder. Ebubekir Eroğlu’nun ‘Yenileme Bilinci’ adlı eserinde belirttiği gibi yeniyi veya yenilenmeyi, bu toprakların sesine, ruhuna ters şeyler söylemek şeklinde anlamak yanlış olur. Bilakis yeniyi de yenilenmeyi de var olan bir yapı üzerinden anlar, izleriz. O nedenle evet Sezai Karakoç İkinci Yeni içinde ve fakat onu aşan yeni, ileri ufuklara, anlamalara yönelen bir yücelişin öncüsüdür. Bu yücelişin, bu doğruluşun ondaki kavramsal adı ‘Diriliş’tir.

Sezai Karakoç’u rahat ve aşkın söyleme biçimi, metafor ve imge kuruşu bakımından ikinci yeniye yaklaştırmak yanlış olmaz. Ancak onun ‘Hızırla Kırk Saat’ ve ‘Taha’nın Kitabı’nda görülen her bakımdan özgün sıçrayışı, aynı tasnife tabi tutulamaz. Onun ikinci evresiyle kendi iklimine yönelen şiirinin kendine mahsus ses inceliği, söz kudreti, ritmi, ruhu, yönelişi, taşıdığı değer, ikinci yeniden bambaşka iklime, bambaşka menzile doğrudur. Benliğinde, aşkınlığı şiire, şiiri aşkınlığa taşıyan, metafizik duyarlık ve oluş cezbesiyle tatmine yönelen bir ayrıcalık vardır. Ruhunun derinliğinde, benliğinin özüyle örtüşen bir hakikatin devinimi söz konusu olmazsa, bu denli yüksek bir şuur sıçraması olamazdı. Üstelik buradaki şuur akli açıklamalarla izah edilecek gerçeklikleri çoktan aşmaktadır. Bu saatten sonra dünyaya, dünyanın diline, tarzına, mantığına, duygusuna ayağı takılmadan yürür, yol alır. Menzil ötedir, ötelerdedir. Artık o öteleri duyan, öteleri duyuran bir şairdir. Onu diğerlerinden ayıran şiirinin ilk ve en önemli hususiyeti bu niteliği; hikmeti arayan, hikmetli söyleyen, hikmeti söyleyen şair olmasıdır. Sezai Karakoç artık yolunu kendi çığırıyla açan bir şairdir. Tek başına kurduğu estetik diyalektiği, metafizik motifleri baskın imgesel örgüsü ile bir üsluptur, edadır, akımdır. Bundan böyle artık kendi ölçü, değer ve biçimiyle, kendi iklimiyle bir Sezai Karakoç şiiri vardır ve hemen bütün çağdaşları ve ardılları bu şiirin tesirinden uzak kalamazlar.

Karakoç’un şiiri yüksek düzeyli zengin imgeleri, bütünlüklü duygusal örgüsü, yer yer ses ve söz çağlayanında ruhumuzu serinleten, zaman zaman şimşek gibi deyişleriyle içimizi vuran niteliğiyle, döneminin bütün şairlerine ilham kaynağı olur. Resmi ideoloji ve kültür eğilimlerini düzenleyenlerin, kuvvetli ihtimalle anlamadıkları için engel de olamadıkları dizeleri, ülkemin iyi niyetli, temiz kalpli aydınlarının ufkunu, güneş ışığından kemerlerle örüyordu. Karanlığa teslim edilen dünyalarına ay ışığından sütunlar taşıyordu. Yani çökmüş, talan edilmiş bir medeniyetin arkeologları, küllenerek bin yıllık kar altında kalmış medeniyetimizin sönmeye bırakılan ateşini yeniden uyandırmak için çıkıp çıkıp geliyorlardı. Yeni dil ve arayışla yazılan şiirler, ana Form ve ritim olarak İkinci Yeniye benziyordu. Genel konumlandırmayla bunlar modern Türk şiirinin örnekleridir. Ama özgün vasfı, söz ve söylem olarak, imge, simge, ruh ve mana olarak kadim medeniyet değerlerimize istinat etmesidir. Sırf bu açıdan bile Sezai Karakoç, nevi şahsına münhasır bir sesti. Tarihin ve hakikatin derinliğinden gelip geleceğe uzayan bu ses, bağlaşık akışı içinde Yunus Emre’den Fuzulî’ye, Bakî’den, Nabî’ye, Âkif’e, Yahya Kemal’e, Necip Fazıl’dan Sezai Karakoç’a kesintisiz bir silsilenin güncelleyen, güncellenen öncüsüdür. Esasen Karakoç’un şiiri önem ve özelliğini, yaslandığı ve beslendiği bu kaynaktan alır.

Millet olarak yüzyıllarca kanımız canımız pahasına savunup koruduğumuz değerlerle teşekkül eden varlığımızın, ölmüş ruhumuza bile ağlayacak bir canlılığın kalmadığı durumda, vahiyle, peygamber soluğuyla silkinip doğrulmanın hareket planında adı ‘Diriliş’ olacaktır. Niçin uyanış değil de diriliş? Bir bütünlüklü düşünce sisteminin temel kavramı olan diriliş, evvela medeniyetimizin her unsuru ile çökmüş, olduğunu ifade eder. İkincisi inancımızın temeli olarak ‘öldükten sonra diriliş’i hayatın ve tasavvurumuzun merkezine kor. Burada yüksek düzeyli bir şuurla, var oluşumuzun hikmet ve hakikatini kavramaya yönelmek, ruhumuzu keşfetmek önerilir. (Bu noktada hususen ‘Ruhun Dirilişi’, ‘İnsanlığın Dirilişi’,’İslâm’ın Dirilişi’ ‘Diriliş Neslinin Amentüsü’, ‘Dirilişin Çevresinde’ adlı seri kitapları çok önemlidir.)

*

Arkası dünyaya dönük yabancı

Karakoç’u Müslümanlığından önce belki sanatçılığı daha iyi ifade etmektedir. Üzerine yapılacak yorumu, beni ürkütebilecek bir cümle oldu bu. Ama başka türlü de diyemedim. O, sanatçı ruhu ve benliği ile inancını içselleştirmiş bir şahsiyettir. İnanç değerlerimiz bile son tahlilde adeta ruhumuza giydiğimiz bir gömlektir. Benlik bizim varlığımızın özüdür. O öz sağlam olmazsa inancınızın sahih fikrî yansıması da ahlakî tezahürü de olmuyor, olamıyor. Zorlama, üzerinizde emaneten duran, sorumluluğunu adeta bir yük olarak taşıdığınız bir değere dönüşüyor. Yani inancınızla benliğiniz kaynaşmıyor. Biri sırıtıyor, biri samimiyetsizliğini ele veriyor. Bunu sadece muhafazakâr çevre için değil, davası, düşünme iddiası olan her sanatçı için söylüyorum. Sanatlarını, özledikleri bir kimlik ve kişilikle rol yaparak, ideallerine özenerek, imrenerek, ona ulaşmanın cazibesiyle icra ediyorlar. Bu da küçümsenecek bir gelişme değildir. Ne olursa olsun sanatlarıyla kendileri, ahlâkları, düşünceleri arasında bir mesafe oluşuyor. Bazen bu mesafe, umursamadıkları yabancılıklarıyla kat be kat artıyor. Sanatındaki sanatçı ile gerçek dünyadaki sanatçı arasında dağlar fark oluyor. Birbirine yabancı iki insan. Hatta bu yabancılıkları icra-ı sanatlarında önemli kaynak oluyor. Dünyaya yabancılıklarını görkemli, vurucu ifadelerle şiire döküyorlar. Hayatlarına dokunmayan imgelerle yabancılıklarını (yalanlarını der gibi) ifade etmekten de ayrıca mutlu oluyorlar. Bir çeşit gönül eğiliyorlar.

Dünyaya sırtını dönmek öteden beri şairlerin ve sanatçıların kadim konuları olmuştur. Şiir teoride dünyaya pek de yakın olmamalıdır. Dünyaya yaklaştığı her durumda şiir anlam ve içerik kaybına uğrar. O nedenle dünyanın tam göbeğine kurulma yarışında olan sözüm ona şairler bile hiç olmazsa dizelerde dünyadan uzak durarak, bazen de meydan okuyarak vicdanlarını rahatlatırlar. Ama durun; işte burada Sezai Karakoç başkadır. Kendisini bir kaza sonucu dünyaya savrulmuş bir yabancı gibi gören Karakoç gerçekten başkadır. Tavrıyla, tutumuyla, diliyle, menziliyle, yürüyüşüyle, bütün bir hayatı, bütün bir çilesi, özlemleri, bekleyişleri, heyecanları, konusu, söyleme biçimi, şiirleri ile gerçekten başkadır. “Uzatma dünya sürgünümü benim” derken başkalarına benzemez. Bunu laf olsun diye söylemez. Kendisiyle arasında, kendisiyle Rabbi arasında mesafe yoktur. İnandığı gibi yaşar, yaşadığı gibi inanır. Şiir onda entelektüel zihni çalışmalarla ortaya çıkan dizeler demeti değil, var oluşun ifadesi, ruhun, özlemin sese, müziğe yansımasıdır. Şiir gökler ve yer arasında esen rüzgâra tutulan ruhun üşümesidir, kıyamet aşısıdır. Ayindir, zikirdir. Denizleri iyi eden, denizlere doktor olan bir dip akışı, kalp atışıdır. Şiir onda cenneti nefeslenmek, Kur’an’ı solumak, ötelerin haberini vermektir.  

Ona düşen, genelleme yaparak söylersek sanatçıya düşen dünya yabancılığını gidermek midir? Cevap seçenekleri iyi düşünülmüş bir soru olmayabilir bu. Bu gurbet bu hasret acısı sürerken yani bu dünyada yabancılığı gidermek nasıl mümkün olacaktır? Dışarıdaki realite içindeki gerçekliğe terstir; kelimeler yarımdır. Eşya sanki yerinde değildir. Sosyolojik, psikolojik önermelerin tersine dünyaya alıştığınız her durumda yabancılığınız azalmayacak çoğalacaktır. Giderek kendinizi, asıl yurdunuzu, amacınızı, hakikatinizi, menzilinizi unutacak düzeyde bir gafletle kaybolacaksınız. Daha da fecisi bu gaflet ve kayboluştan zevk almaktır. Eğer sanatınızı bu yönde icra ediyorsanız sanatınızı yabancılaşmanın, gafletin, gafletten haz duymanın emrine vermişsiniz demektir. Bu da sanatı, ruhu körleştirmenin, duyarsızlığın, manasızlığın emrine vermek demektir. Sanat adına bir bozulmadır bu. Varlığı ve insanı bozma şeytanlığına sanatı alet etmektir. Nitekim sanatın ve sanatçının bozulmasına ilişkin acayiplikler yaşamıyor değilizdir. Üstelik bu acayiplikler yeni sanat adına, yeni tarz, yeni sanat akımları, modern sanatın yeni versiyonları adına yapılmaktadır. Hayır, sanatçıya ve hususen Sezai Karakoç’a düşen yabancılığı gidermek değil, yabancılığın bilincinde olmaktır. Böyle olunca Karakoç bir derin aldanışın, kayboluşun önünü alıyor. Onun için bütün yarım kelimeleri tamamlamaya, eşyanın dilini öğrenmeye çalışıyor. Ama ne kadar tamamlıyor, ne kadar öğreniyor, bu ayrı bir konu. Karakoç dünyayı bir vatan olarak değil, temelli kaldığı, kalacağı bir yer olarak değil, en iyi ihtimalle misafir olarak görüyor, yaşıyor.

Bu dünya onun için Platon’un mağarası gibidir. Bir ‘bekleme salonu’ gibi orada veda saatini bekler. Bir farkla ki Karakoç, oranın bir geçici mekân olduğunu, gölgelerin gerçek olmadığını veya gerçek diye takdim edilenlerin gölgeden ibaret olduğunu, asıl gerçekliğin göklerden gelen bir karar ve haber olduğunu çok iyi bilmektedir. Dünyanın işte gelip işte gittiğimiz bir köprü olduğunu, köprüye ev yapılamayacağını, asıl güzelliğin köprüden geçip gitmek olduğunu biliyor. Hem Sezai Karakoç her demini gurbette, sürgünde, misafir gibi yaşadığı dünyaya alışamıyor, hem de okur ona, onun diline, dünyasına alışamıyor. Durum böyle olunca aslında alışan, alışması gereken okur olarak bizler oluyoruz. Onun diline, dünyasına alışmaya çalışmamızın sebebi, bizim dünyaya fazla meyil etmiş olmamızdır. Eğer ruhumuzun derinliğinde bir düş kırıntısıyla bile olsa onun işaret ettiği hakikat hâlâ canlı ise, o canlılık, cümleler, dizleler peşi sıra uyanıyor, diriliyor. Bir savruluşla, sarsılışla diriliş evrenine giriyoruz. Ay yankısıyla, gül muştusuyla, nebilerden mesajlarla, müjdelerle, Hızır fısıltısıyla ürperiyoruz.

*

Özlenen medeniyetin diriliş saati:

Karakoç’un varlık, insan ve medeniyet tasavvurunun merkezinde din vardır. Bu tasavvurla kendi kimlik ve benliğimizi esas aldığımız konumlanmanın kod ve koordinatlarını ise İslâm belirler. Onun ‘diriliş’ kavram ve idealini canlı, etkin kılacak olan da peygamberimiz ve peygamberlerle yaşanır kılınmış İslâm’ın hikmetine uygun yeni bir zihni, estetik ve kültürel yapı inşa etmeyle mümkün olacaktır. Mimarlığını peygamberlerin yaptığı bir medeniyetin yolcusu, işçisi, hizmetçisidir.

Bu özlenen medeniyetin diriliş saati ruhun metafizik uyanışı, ürperişi ile başlayacaktır. Varlığın anlamını metafizik boyut ve değerlerle açıklamayan medeniyet dirilemez, diriltemez, diriliş medeniyeti olamaz. İnsanların metafizik kaygı ve ilgilerinin olmayışı, dünya nimetlerine razı olmakla başlayan yabancılaşmanın felaketimizle sonuçlanan sapkınlık sebebiyledir. Sapkınlık fikirde, sanatta, yönetimde, gündelik hayatta gözlemlenmektedir. Dünyanın nesnel değerlerine kapılarak varlığın hakikatini unutanlar, ruhun ve insanlığın dirilişine ne öncü olabilir ne de katılabilirler. Sanatın ve sanatçının önce kendine yabancılaşmamak yani dünyayla uzlaşmamak veya dünyaya fazla yaklaşmamak, sonra uyarmak, dirilişe çağırmak gibi bir görevi olmalıdır.

Çağrı sanat düzleminde estetik incelik ve derinlikle yapılır. Vahyin yüksek duyarlıklı hikemî tasavvuru hislerimize yönelir. Mesajlar hislerimizi harekete geçirir. Biz Karakoç’u hissettiklerimizle, hatta hissedemediklerimizle anlar, severiz. Zaman zaman ‘Hızırla Kırk Saat’ ve ‘Masal’ın kimi yerlerinde olduğu gibi neredeyse açık bir dil denense de ben Karakoç’un şiirlerini, bana öğrettikleriyle değil, hissettiklerimle beğenirim. (Nesir kitaplarını da öğrettikleri, düşündürdükleri ile severim) Şiirin asıl başarması gereken kimi konuların akıl ve dimağ sınırlarını aşan hakikatini hissetmesi ve hissettirmesidir. Ruhumuzun verimli yüceliğinde aşkın hakikate bir cezbe halinde kendinden ve kendiliğinden geçiş!..

(Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Hikmet Akademisi’nin bakış açısını yansıtmayabilir.) Bu yazı Ay vakti Dergisi’nin Mart Nisan 2022 197. Sayısında yayınlanmıştır.

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
ALINTI YAZARLAR TÜMÜ
Ahmet TAŞGETİREN

Ahmet TAŞGETİREN

O İşin Matematiği Var

Fatih OKUMUŞ

Fatih OKUMUŞ

Müslüman Orucu

Necip CENGİL

Necip CENGİL

Hayata ve Bilmeye Dair

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Mustafa Yazgan’ın Ardından…

Ali BULAÇ
Ali BULAÇ

Taliban Üzerine

Vahdettin İNCE

Vahdettin İNCE

Taliban’dan Beklentim

Salih TUNA

Salih TUNA

Tehlike ve Müjde!

Taha ÖZHAN

Taha ÖZHAN

Tunus’a Darbe

Byung- CHUL HAN

Byung- CHUL HAN

Yorgunluk Virüsü…

Ramazan BEYHAN

Ramazan BEYHAN

Darbe İnsanlık Suçudur

Tanıl BORA

Tanıl BORA

Üç Terzi

Cemile BAYRAKTAR

Cemile BAYRAKTAR

Yüzyılın İşgali

Mehmet ALAGAŞ

Mehmet ALAGAŞ

Biyografi

Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!