İbrahim ve Odysseus

Bazen bir rüzgâr eser ve yerdeki yaprakları havalandırır. Ya da bir olay hâsıl olur ve sıradan insanları topraktan kopararak gökyüzüne yükseltir. Toprağın üzerinde sürünmekte olan bu insanlar birden kanatlanarak değişiverirler. Sadece kendileri değişmekle kalmaz, toplumu ve tarihi de değiştirirler. O yükselme anlarındaki insanların meselelere bakışları da farklılaşır.
İbrahim ve Odysseus
Ümit AKTAS
Ümit AKTAS
Eklenme Tarihi : 18.04.2024
Okunma Sayısı : 1226

İbrahim ve Odysseus

Bazen bir rüzgâr eser ve yerdeki yaprakları havalandırır. Ya da bir olay hâsıl olur ve sıradan insanları topraktan kopararak gökyüzüne yükseltir.

Toprağın üzerinde sürünmekte olan bu insanlar birden kanatlanarak değişiverirler.

 

Sadece kendileri değişmekle kalmaz, toplumu ve tarihi de değiştirirler. O yükselme anlarındaki insanların meselelere bakışları da farklılaşır.

Göksel bir bakışa sahiptirler çünkü. Dolayısıyla sıradan insanların gündelik olaylar esnasındaki bakışları kadar, ahlaklarından da uzaktırlar.

Bu yükselme ahlakına mugayir olarak, bir de düşme ahlakı vardır: hazcılık, istismarcılık, süflilik gibi.

Bir de olağan dönemlerin sıradan ahlakı; düz, yaratıcılıktan ve fedakârlıktan uzak, bencil ve küçük şeylerin peşindeki bir ahlak.

Evet, belki özgün bir yaratılışa/yaratıcılığa istinaden bir "huluk/halk/yaratıcılık" olmasa da, görece olarak bir ahlak’tır bunlar.

Tabir caizse insanları kendi durumlarının boyası ile boyayan bir "ahlak".

Uzun zamandır düşünmekteyim, "neden Türkiye’de ve hatta İslam dünyasında, Batı’da olduğu denli ahlaka dair çalışmalar yok?" diye.

Çok gizemli değildi belki cevap. Çünkü İslam, tarih içerisinde genellikle bir devlet dini olmuştur.

Belki aşırı bir deyişle bireyin ya da toplumun dini olmaktan öte, devletin dini.

Dolayısıyla siyaset, iktisat, sanat ve ahlak da ister istemez devletin belirlediği, ürettiği ve bir açıdan da sınırladığı alanlar olmak zorunda kalmış; bunlar yerine fıkıh üzerinde kafa yorulmuştur.

Tartışılan, edinilen ve yaşanan ahlak değil de yasalar, nizamnameler, fakihlerin düsturları olmuştur. 

Siyaset ise halifelik adı altında kutsal bir otokrasiyle sınırlanmıştır.

Yani "yeryüzünde Allah’ın halifesi olma" payesiyle taçlanan bir sultan, aynı zamanda Müslümanların da lideridir.

Dolayısıyla da bu tebaa halifenin buyrukları mucibince hareket edecektir.

Ve hatta giderek insanlar bu padişahların kulları, köleleri ya da sürüleri sayılacaktır.

İktisat, devlete dayanan bir imtiyazdır. Öyle ki mülk ne Allah’ın ne de bireyindir; devletindir.

Sanat ise sarayın ihtişamının göstergeleri olan devasa yapıtların tezyinatından öteye gidememiştir.

Bu koşullarda ise -istisnaları bir yana koyacak olursak- özgür, sorumlu, düşünen ve düşündükleri üzerinde derinleşen mütefekkirler, özgün sanatçılar, farklılığı arayan siyaset insanları, yolculuklarını ve arayışlarını örften ahlaka doğru ilerleten, yeri geldiğinde haksızlıklara isyan eden ahlakçılar ve üretim kadar tüketimin de sınırları ve sınır öteleri üzerinde yol alan iktisatçılar da yetişmemiştir. 

Kimi kurumsal ya da bireysel deneyimler ve arayışlar olmamış değildir.

Mesela Hasan bin Sabit gibi düşünsel bağımsızlığını ve özgürlük anlayışını iktidarın "kaderci" telakkisine rağmen sürdüren bir âlim, "şûra sistemi"ne dair arayışlarını Emeviliğe rağmen sürdürebilen Ömer bin Abdülaziz gibi bir "halife" veya düşünsel çabası fıkhın sınırlarını aşan Ebu Hanife gibi bir "fakih".

Oysa süreç içerisinde, verili iktidarların kaideleri tanrısal bir yazgıya, "şûra ehli" "cennetle müjdelenenler"e, Ebu Hanife’nin özerkliğini korumaya çalışacağı özerk ve sivil bir "fıkh"ise giderek ahlak alanını da asimile eden bir devlet hukukuna dönüşecek, yani ahlak, hukuklaşacaktır.

Siyaset, fıkıh, eğitim ve hatta ilim giderek doğrudan bir devlet faaliyeti halinde geleceğinden özerk toplumsal alanlar kadar özgür ilim ve düşünce insanları da yetişmez olacaktır. 

Ömer bin Abdülaziz’in adalet yolundaki çabalarının önü kesilecek, İzz bin Abdüsselam gibi bir ahlakçı, Şatıbî gibi bir yöntembilimci, İbn Haldun gibi bir toplumbilimci nadirat kabilinden parmakla gösterilecektir.

Ahilik gibi sanatı ahlakla bütünleştirmeye çalışan meslek oluşumları ise doğal olarak önce özerkliklerini, sonra da özelliklerini yitirecektir.

Ahlaki özerkliğin kaybedildiği bir vasat içerisinde ilim insanları fıkha yönelecek ve artık ne ahlak ne de siyaset alanında özerk çalışmalar yapılabilecektir.

Ortaya çıkan kimi özgün çalışmalar ise giderek Yunan düşüncesinin etkisine girecek olan kelama özgü aykırılıklar hanesine yazılacaktır. 

Ahlak ise esasen düşünmek kadar yapmak ve hatta yaratmakla, toplumun ve insanın yenilenmesiyle ilgili bir alan.

Ancak yeni bir dünya tasarımı varsa ahlakilik de bu tasarımın etkinleşmesi esnasında zuhur edebilecektir.

O nedenle ancak büyük toplumsal alt üst oluşlar, devrimler, yeni bir çığır açan peygamberler veya önemli düşünürler bir ahlak ortaya koymuşlardır.

Hz. Muhammed’in deyişiyle, her kim güzel bir çığır açarsa ahirette bunun oluşturduğu sonuçlardan yararlanabileceği gibi, her kim de kötü bir çığır açarsa o da bunun oluşturduğu yanlışlıkların sonuçlarına katlanacaktır.  

Bu anlamda ahlaki anlayışlar, buna öncülük eden şahsiyetler veya olaylar esnasında ortaya çıkan yeni bir toplumsal inşanın ürünü ve hatta doğrudan bu sürecin ifadesi olarak ortaya çıkar.

Tıpkı Hacı Bayram Veli’nin dizelerinde ifade ettiği gibi:  

Ben bir ulu şara vardım
Ol şarı yapılır buldum
Ben dahi anda yapıldım
Taşla toprak arasında


Kuşkusuz ki buradaki şehir kadar yapılma, taş ve toprak, birer nesne olmanın ötesinde, yapılmaya, yaratılmaya, yaratıcılığa dair birer remz, dahası birer kavramdır.

Mevzu ise şehirle birlikte halk edilmekte olanın temel olarak insan olduğudur.

Öyle ki insan burada hem yapılan hem de yapandır ki bu süreç tam olarak ahlak kavramının konusudur.

Zira halk edilmekte olan insan ile birlikte onun ahlakıdır. Varoluşçu düşünür Heidegger"ne yapmalı?" sorusunun yerine "nasıl düşünmeli?" sorusunu koyarken, Ali Şeriati de "ne yapmalı?" sorusuna karşılık olarak "daha yeterince konuşmadık, müzakerelerde bulunmadık ki yapmaya da başlayalım" cevabını verir.

Önemli olan ise salt bir birlikte oluştan ziyade, bu birlikteliğin insani varoluşu masseden baskıcılığından nasıl kurtularak sahici ve özgür bir varoluşa ulaşılabileceğidir.

Bu anlamda aydınlanan bir düşünür, Platon’un mağara alegorisinde olduğu gibi yeniden dönmelidir halkının arasına; mağaraya ve oradaki yoldaşlarını aydınlatmaya.

Yoksa bunu yapmak yerine yoldaşlarını da mağaradan kurtulmaya, mekânlarını terk ederek kendisiyle birlikte özgürleşecekleri bir seferiliğe mi çağırmalıdır?

Ki, işte burada yollar çatallanmakta, sorunu sorunsallaştıracak olan bir mekân ve insan ilişkisi ortaya çıkmaktadır.

Hem, şehir nedir? Bir oluş mu yoksa olgu mu? Bir yurtlanma mı yoksa bir yolculuk mu?

Eve/yurda dönüş ile hakikate doğru gidiş, yurttaşlık/mukimlik ile yolculuk/seferilik arasındaki aykırılık, İbrahim ile Odysseia arasındaki temel farklılıktır.

Esasında onların hayatları içerisinde izledikleri yol, iki temel ahlaki izleğin de simgeleridir.

Biri evine/yurduna dönmek ve mülkiyetini korumak isterken, öteki kendisini ve dünyayı yenilemek için varını yoğunu ardında bırakarak yürüdüğü coğrafyalara yıldızlar eken bir yolculuğa çıkar.

Biri kapitalizme dek varacak olan bir mülkiyetçi ahlakın ve sömürgeci faaliyetin içerisindeyken, diğeri yurtlanmayı değil de toplumsal özerkliği korumanın endişesi içerisindedir.

Yurt sınırlanmak, yerleşmek, yerini tahkim etmek ve o yere ait olmayanları ötekileştirmek anlamlarına gelir.

Toplumsal bir özerklik ise başat değer olan özgürlüğü ve birlikte oluşa dair bir ahlakı esas alır. Sair değerler ise işte bu şartlar içerisinde biçimlenecektir.

yazının orjinali için bakınız:https://www.indyturk.com/node/715706

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
1 İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık2 Zalimlerden Berî Olmak3 NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık4 Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi5 Göller Bölgesinde Bir Ada6 YAZILARRaiyyetten İnsaniyete7 Faşizm mi, İnsaniyet mi?8 Kötülüğün Sıradanlığı9 JEOPOLİTİK BOŞLUK VE SÖMÜRGECİ TASALLUT10 COĞRAFYAYI ÖRGÜTLEMEK: BARBARLAR VE AKİLLER11 İMKANSIZ DEVLET12 KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK13 ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK14 İMRALI’YA GİTMEK15 Küresel Statükonun Sarsılması ve Zohran Mamdani16 İki Direniş Biçimi ve Barış17 Gazze, Rojava ve Zeytin Ağacı18 Türkiye ve İsrail19 Gazze ve Dost Bildiklerin Sessizliği20 NEOFAŞİZM21 Başka Türlü Yapmak22 Yozlaşma ve Çöküş23 Silahları Yakmak24 İsyan Bile Değil25 Küresel Savaş ve Stratejik Akıl26 Meal/Çeviri Çabaları ve Anlamanın Askıya Alınması27 İLK MÜSLÜMANLAR28 İSLAMCILIK ÜZERİNE29 Barış ve Şükran30 Düşündürücü Bir Veda31 Hakikat Nerede32 Savaş Siyasete Dahil(mi)dir33 Demokratik Konfederalizmden Demokratik Siyasete34 Öcalan’ın Çağrısı35 SÖZÜ SAVAŞA BENZER36 GAZZE VE SURİYE: BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK37 Egemen bakışın açmazı38 Ezilenlerin çelişkisi39 Sömürgecilik40 Eleştirel özgürlük ve ahlak41 Gösteri Toplumu42 Göçmenler, köylüler ve madenler43 Trajik bir mesele olarak Filistin ve soytarılar44 Taha Abdurrahman45 Sörfçü ve göçebe46 Dayanışma ve kapitalistleşme47 Doğru soruları soramamak48 Göçmenler, kitleler ve linç kültürü49 Filistin direnişi ve sivil itaatsizlik50 Siyasal ahlak51 Fırtına öncesi sessizlik52 Her Dem Yeni Doğarız53 Nükleer silahlanma ve güç zehirlenmesi54 Adalet ve Hakkaniyete Dair55 Yollar ve tarihsicilik56 İhtişam ve sefalet57 İbrahim ve Odysseus58 Yoksullaşma tepkisi, Gazze öfkesi59 VİCDAN MAHKEMESİ60 Yaşama Sevinci61 Heterotopik bir mücadele alanı olarak başörtüsü62 Adaletin dağıtımı, dağıtımın adaleti63 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (2)64 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (1)65 Dilde yurtlanmak (1)66 Fair Play67 Neden68 Siyasal ihtiras69 FİLİSTİN VE HAC70 Sömürgecilik ve maduniyet71 Osmanlı ve cumhuriyet72 KURU OTLAR VE TAŞRA73 Sınırlarda dolaşmak74 İSRAİL75 Gazze'de dile gelen76 Filistin direnişi ve Hamas77 Yeni sömürgecilik78 Savaş ve barış79 Aykırı bir muhafazakâr: Heidegger80 Gandi ve şiddet dışı direniş81 Politikacı, göçmen ve şair82 Nietzsche, Tolstoy ve iyilik83 Trajedinin felsefesi: Dostoyevski ve Nietzsche84 Dini Anarşizim85 Jean Paul Sartre ve özgürlük86 Madunun dili, öfkesidir87 Göçebe tutum88 İttihatçılık ve demokrasi89 Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka90 Yollara çıkma vakti91 Müslümanlar, ahlak ve Avrupa92 Islam ve çagdaslik gerilimi93 Islamciligin sagcilasmasi ve ayrilan yollar94 ORUÇLA GELEN95 Pastorallik Fikri ve Raiyetten Insaniyete Dogru Siyaset96 Sessizlik ve Bagis97 Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoglu (1)98 Paylasma ve Körlük99 Sedat Yenigün Üzerine100 Bayram
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!