Düşündürücü Bir Veda

Nuray Mert o günün şartlarında, neredeyse herkesin sustuğu, susturulduğu şartlarda yazmıştı, konuşma ve yazma cesaretini kaybedenlere rağmen ısrarla sürdürülmekte olan bir kötülüğe itiraz etmişti, bu durumun asla makulleştirilemeyeceğini söylemişti. Ama şimdi, yeni bir korku ikliminin şartlarında ve eminim ki korktuğu için değil, başka bir şeyler ima etmek, sözün bittiği bu şartları görünür hale getirmek için susmayı yeğlemekte.
Düşündürücü Bir Veda
Ümit AKTAS
Ümit AKTAS
Eklenme Tarihi : 26.04.2025
Okunma Sayısı : 718

Düşündürücü Bir Veda

Memleketin de dünyanın da hali ortada, her gün yeni bir acıyla sarsılmakta yüreğimiz. Ama kimi şeyler var ki bir de insanlığımızdan utandırmakta bizi. Nuray Mert’in 9 Nisan tarihli Veda Ediyorum başlıklı yazısını, oradaki serzenişlerini okuyunca bu oldu hissiyatım: Yıllar önce, Fazilet Partisi’nin kapatılma kararı üzerine “Utanıyorum” başlıklı bir yazı (Radikal, 26 Haziran 2001) yazmıştım. Bu ülkede “ana muhalefet partisi kapatılırken, başörtülü kadınlar ‘suçlu’ muamelesi görürken, özgürce dolaşmaktan utanıyorum.

Nuray Mert o günün şartlarında, neredeyse herkesin sustuğu, susturulduğu şartlarda yazmıştı, konuşma ve yazma cesaretini kaybedenlere rağmen ısrarla sürdürülmekte olan bir kötülüğe itiraz etmişti, bu durumun asla makulleştirilemeyeceğini söylemişti. Ama şimdi, yeni bir korku ikliminin şartlarında ve eminim ki korktuğu için değil, başka bir şeyler ima etmek, sözün bittiği bu şartları görünür hale getirmek için susmayı yeğlemekte.

Onun sus(turul)duğu şartlarda ise belli ki utanma sırası bizde. Biz, geride kalanlarda. Bir insanı, duyarlı ve ilkeli bir aydını susmaya mecbur bırakan şartlarda sessiz kalan, bakışlarını kaçıran ya da önüne bakan bizlerde.

Bu durum büyük bir yalnızlık demek, hep bu yalnızlığın, ezberler dışında kalmanın katlanılması gereken bir bedeli olduğunu düşündüm. Ancak, bu yalnızlık artık tehlikeli hale gelmeye, boşunalık duygusu ağır basmaya başladı.

Görülen o ki Türkiye’de bir dönemin daha sonuna gelinmekte. Malum, 2007 e-muhtırasından sonra, Türkiye siyasetinin alışkanlığı haline gelen darbelerin on yıllık periyodu değil belki ama tarzı değişti. Siyasetin kendi olağan yollarıyla bertaraf edemediği krizleri savuşturmak için başvurulan ve bir şekilde siyasete dahil olan askeri darbeler, 2007’den bu yana tarz değiştirerek sivil darbeler haline geldi. Ve sanırım yine, şu sıralarda sürdürülmekte olan olağanüstü hal de, buna benzer bir sürece işaret etmekte.

“Bir zamanlar mazlum olanlar nasıl zalim olabilir?” diye de sormuyorum. Pekâlâ, olabilir, işin ucunda para, mevki gibi çıkarlar varsa olabilir, oluyor. İntikam duygusu varsa olabilir, oluyor. Diğer taraftan, başka kafada olanların, “Aldandınız, sizi kandırdılar, siz onları savundunuz sonuç böyle oldu” laflarına da hiç mi hiç kulak asmam. “Herkes kendi ahlakına uygun olanı yapar” diye düşünürüm, ben de kendi ahlak anlayışıma, inandığım değerlere uygun olanı yaptım, değil pişman olmak, bir saniye bile tersini düşünmedim, düşünmem.

Katlanılamaz olan da bu işte: ister bir cezaevinde, isterse sokağa bile çıkmaya çekindiğin kendi evinde olsun, yalnız kalmak, yalnızlaş(tırıl)ma duygusu. Bunun nasıl da anlamsızlaş(tırıl)dığını görerek, haksızlıklara karşı konuşma arzusunu yitirme duygusu. Bu, bir zamanlar mazlum olanın zalimliğinin hışmına, hıncına muhatap olma, maruz kalma duygusu. Sesini duyurabileceği bir dostun bile kalmadığı duygusu.

Kötücüllük işte bu: insana bir çıkış yolu bırakılmaması ve ihtimallerin tümüne el konulması. Bırakın kötülüğün sıradanlaşmasını, kendisini iyilik diye sunması ve insanın buna rıza gösterme raddesine getirilmesi.  Karşı tutumların bile ele geçirilmesi ve sinsice oralara da sirayet edilmesi.

Kendi adıma, soluğu cezaevinde alırsam kedilerime kim bakar diye korkuyorum. “Torun” saydığım, yeğenimin küçük kızından ayrı kalırım diye korkuyorum. Geçirdiğim ölümcül hastalığın izleri, sağlık durumum, yaşım itibarıyla tahammülüm, mecalim bitmek üzere diye korkuyorum. Ülkem adına, bir karanlık tünelde nereye gittiğimiz meçhul hale geldiği için korkuyorum.  Gocunulacak yanı yok, insan korkan bir varlıktır.

Korkusunu itiraf etmenin bu kertesi, maalesef memleketin artık başka bir faza geçtiğinin de işareti. Evet, insan korkar ama bir ülkede sevginin ve umudun değil de korkunun ve umutsuzluğun baskınlığı, bu ülkenin hakikaten bir korku tüneline girdiği anlamına gelmekte değil mi? Özgür ruhları susturan bu cendere, kötülükler karşısında konuşması gerekenleri susmaya icbar eden bu şartlar -ki aslında bunlar, bu ârifler, ülkenin asli ihtiyacıdır-, bir ülkenin hakikatle bağlarını yitirdiği anlamına gelmez mi? Bunun üzerinde derinlemesine düşünmek ve tedbirler almak, dahası buna karşı mücadele etmek mecburiyetinde değil miyiz?

Sonuçta bu nedenle ve başıma açılan son davada sonuç ne olursa olsun, hep bir vatandaşlık görevi olarak gördüğüm ülkeme ilişkin siyasi yorum yazısı yazmaya, görüş bildirmeye son verme kararı aldım.

Bir aydının, yazarın artık bunun anlamsızlaştığını görerek yazmama noktasına gelmesi, iç yakıcı olduğu kadar hepimizin sorumlu olduğu ve üzerinde derinlemesine düşünmemiz gereken bir mesele. Oysa bizler düşmanlarımızın bile konuşma özgürlüğünü sağlamak için yola çıkmış bir kuşağız. Şimdilerde ise artık kendisi için bile yazmama, konuşmama kararı almaktan başka bir yolu kalmamış bir aydının feryadı karşısında çaresiz kalmak, oldukça trajik bir durum.

Nuray Mert’in bu kararı cesaretsizliği nedeniyle aldığını elbette ki düşünmüyorum. O, bu ülkede yazmanın en zor olduğu ve üstelik susmanın kendisine hiç de bir şeyler kaybettirmeyeceği şartlarda, hem de en dezavantajlı kesimlerin yanında durarak, dahası onların çoğunun bile korktuğu ve sustuğu şartlarda konuşmuş, onların haklarını savunma cesaretini ve erdemini göstermiş biri. Ama sanırım artık şartlar daha da vahim bir noktaya evrilmiş durumda.

Nuray Mert ise işte bu şartlarda, bir zamanlar konuşarak, yazarak söylediği şeylere, şimdi susma kararı alarak işaret etmekte. Memleketteki şartların nasıl tepetaklak olduğunu ve olağanüstülüğün olağanlaştığı bir duruma evrildiğini; adı konulmamış ve oldukça zayıflamış da olsa bir tür müzakere ikliminin, özgür ve demokratik bir ülkenin olmazsa olmaz koşullarından birisi olan bir uzlaşının geliştirilmek yerine nasıl da baskılanıp tüketildiğini; sözün artık anlamını yitirerek akil insanlara bir ihtiyaç kalmadığını; cari durumun evrildiği bu şartlarda susmanın konuşmaktan daha anlamlı olduğunu söylemekte.

Onun açısından bu tutum, hakkı söyleyememe noktasına gelmeye işaret etmek açısından trajik bir tutum olabilir ama görülen o ki memlekette zor şartlarda doğruları söyleme cesaretini gösteren bir kalem daha eksildi ve bizler artık kendimizi daha da güçsüz, daha da yalnız hissetmekteyiz. Hakikati söyleme cesaretimiz kadar etrafımızdaki dostlar da her geçen gün daha da azalmakta. 

Ülkemizin içinde bulunduğu düşmanlık ve gerilim ortamının oluşmasında payı olanlara gelince; ister kişisel çıkarlar, hırslar uğruna, ister intikam duygusu ile ve hatta isterse bir zamanlar iyi niyetle yola çıkmış olsunlar, bu günlerde aklıma hep Ahzab suresinin 72. ayeti geliyor.

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif etmiştik, onlar yüklenmekten çekindiler insan yüklendi. Şüphesiz insan çok zalim ve cahildir.”

Sadece bu ülkeye değil, dünyamıza, Trump’a, Putin’e, Netenyahu’ya… dünyayı giderek daha bir dehşete ve şiddete sürükleyenlere bakınca insan, evet, gelinen bu nokta itibariyle zalimdir, cahildir ama bu böyle mi olmalı? Allah’ın insanı yaratmadaki muradı bu mu? Zalimlik ve cahilliği aslında onu insanlığından çıkaran yönler değil mi? Ve üstelik ülkemizde, dinî bir duyarlılıkla hareket ettiklerini söyleyenlerin, böylesi bir iddiaya sahip olanların vermesi gereken örneklik bu mu olmalı? İnsan, varlıkların en onurlusu olmalı değil mi? İnsan, zulmün karşısında sessiz kalmak ve hatta ona ortak olmak yerine zulme karşı durmakla yükümlü değil mi?  

Yazının orjinali için bakınız:https://farklibakis.net/yazarlar/umit-aktas-yazdi-dusundurucu-bir-veda/

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
1 YAZILARRaiyyetten İnsaniyete2 Faşizm mi, İnsaniyet mi?3 Kötülüğün Sıradanlığı4 JEOPOLİTİK BOŞLUK VE SÖMÜRGECİ TASALLUT5 COĞRAFYAYI ÖRGÜTLEMEK: BARBARLAR VE AKİLLER6 İMKANSIZ DEVLET7 KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK8 ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK9 İMRALI’YA GİTMEK10 Küresel Statükonun Sarsılması ve Zohran Mamdani11 İki Direniş Biçimi ve Barış12 Gazze, Rojava ve Zeytin Ağacı13 Türkiye ve İsrail14 Gazze ve Dost Bildiklerin Sessizliği15 NEOFAŞİZM16 Başka Türlü Yapmak17 Yozlaşma ve Çöküş18 Silahları Yakmak19 İsyan Bile Değil20 Küresel Savaş ve Stratejik Akıl21 Meal/Çeviri Çabaları ve Anlamanın Askıya Alınması22 İLK MÜSLÜMANLAR23 İSLAMCILIK ÜZERİNE24 Barış ve Şükran25 Düşündürücü Bir Veda26 Hakikat Nerede27 Savaş Siyasete Dahil(mi)dir28 Demokratik Konfederalizmden Demokratik Siyasete29 Öcalan’ın Çağrısı30 SÖZÜ SAVAŞA BENZER31 GAZZE VE SURİYE: BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK32 Egemen bakışın açmazı33 Ezilenlerin çelişkisi34 Sömürgecilik35 Eleştirel özgürlük ve ahlak36 Gösteri Toplumu37 Göçmenler, köylüler ve madenler38 Trajik bir mesele olarak Filistin ve soytarılar39 Taha Abdurrahman40 Sörfçü ve göçebe41 Dayanışma ve kapitalistleşme42 Doğru soruları soramamak43 Göçmenler, kitleler ve linç kültürü44 Filistin direnişi ve sivil itaatsizlik45 Siyasal ahlak46 Fırtına öncesi sessizlik47 Her Dem Yeni Doğarız48 Nükleer silahlanma ve güç zehirlenmesi49 Adalet ve Hakkaniyete Dair50 Yollar ve tarihsicilik51 İhtişam ve sefalet52 İbrahim ve Odysseus53 Yoksullaşma tepkisi, Gazze öfkesi54 VİCDAN MAHKEMESİ55 Yaşama Sevinci56 Heterotopik bir mücadele alanı olarak başörtüsü57 Adaletin dağıtımı, dağıtımın adaleti58 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (2)59 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (1)60 Dilde yurtlanmak (1)61 Fair Play62 Neden63 Siyasal ihtiras64 FİLİSTİN VE HAC65 Sömürgecilik ve maduniyet66 Osmanlı ve cumhuriyet67 KURU OTLAR VE TAŞRA68 Sınırlarda dolaşmak69 İSRAİL70 Gazze'de dile gelen71 Filistin direnişi ve Hamas72 Yeni sömürgecilik73 Savaş ve barış74 Aykırı bir muhafazakâr: Heidegger75 Gandi ve şiddet dışı direniş76 Politikacı, göçmen ve şair77 Nietzsche, Tolstoy ve iyilik78 Trajedinin felsefesi: Dostoyevski ve Nietzsche79 Dini Anarşizim80 Jean Paul Sartre ve özgürlük81 Madunun dili, öfkesidir82 Göçebe tutum83 İttihatçılık ve demokrasi84 Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka85 Yollara çıkma vakti86 Müslümanlar, ahlak ve Avrupa87 Islam ve çagdaslik gerilimi88 Islamciligin sagcilasmasi ve ayrilan yollar89 ORUÇLA GELEN90 Pastorallik Fikri ve Raiyetten Insaniyete Dogru Siyaset91 Sessizlik ve Bagis92 Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoglu (1)93 Paylasma ve Körlük94 Sedat Yenigün Üzerine95 Bayram96 Sorunsallikta Yasamak97 Cahillik98 Bulgur ve Adalet99 Din, Politika ve Felsefe100 20. Yüzyilin Paradigmasi ve Aliya
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!