Yaşama Sevinci

Felsefesinin olanca derinliğiyle akıp geldiği noktada Kant'ın düşüncesi iki olgunun önünde hayranlık ve saygıyla eğilir: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.
Yaşama Sevinci
Ümit AKTAS
Ümit AKTAS
Eklenme Tarihi : 21.03.2024
Okunma Sayısı : 1046

Yaşama sevinci

Felsefesinin olanca derinliğiyle akıp geldiği noktada Kant'ın düşüncesi iki olgunun önünde hayranlık ve saygıyla eğilir:

Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.


Bu duyguyu onun kadar ustalıkla dile getiremeseler de binlerce kuşak boyunca insanlar, kuşkusuz ki aynı derinlikli duyguyu hissetmiş ve kendisine buna dair bir yaşama sevincini bahşeden Tanrı'nın önünde aynı derin huşu ile eğilmişlerdir.

 

Ve birçoğu da Leibniz kadar veciz bir şekilde ifade edemeseler de şu düşünceyi hep hissetmişlerdir:

Neden hiçbir şey yok da bir şey var?


Ve belki bu hissiyata şunu da ilave etmişlerdir:

Neden saçma sapan bir şeyler değil de olağanüstü güzellikteki şeyler var ve neden tüm bunları hisseden ve ifade eden bir bilinç(li insan) var? Yani neden kaos değil de kozmos?


Aslına bakarsanız duyulan o vecd ile temaşa edilen görkem bir ve aynı şeydir: Son raddede aklın karşısında boyun eğdiği bir gizem ve hayret.

Kimi bu duyguyu şarkılarla, kimi şiirle, kimi Formüllerle, kimi resimle, kimi sözcüklerle kimi de sessiz bir vecd ile ifade eder.

Bu duygu ve düşüncelerin neden şimdi ve burada, kalbinden geçen bir hissiyat içinde kendisinde vücut bulduğunun künhüne varamadan, çözemediği bu sırra boyun eğse de merakını da sürdürür. 

Aslında tam olarak orada, tarihin o noktasında vücut bulan ya da zuhur eden kendiliği de bir gizem ve bir mucize değil midir?

Beri yandan ona bağışlanmış olan bu bedenini, duygularını, aklını ve şahsiyetini ağır ağır, nice zorlu badirelerden geçirerek o duyarlılığa ve düşünselliğe yücelten de kendisi değil midir?

İşte o nice zorlu imtihanlardan geçtikten sonra, sadece ete kemiğe değil, duygu ve düşüncelere de bürünerek dillenen biridir o.

Bir adı, şahsiyeti ve kendiliğine özgü bir duyarlılığı haiz olan biri.

Dolayısıyla o, varlığına ezelde karar verilmiş biri değil, şu akıl almaz kâinat karşısındaki o küçücük cirmiyle de olsa dişiyle tırnağıyla, düşünsel ve edimsel çabalarıyla ne elde etmişse, vücuda getirebilmişse odur.

Sonuçta, kendimize özge ne yapmışsak biz oyuz; hesaba çekileceğimiz, sorumlu olduğumuz, ben diyebileceğimiz her ne varsa işte odur bize ait olan.

İçimizi istila eden ufunetlerle baş etmek kadar düş(ünce)lerimiz ve eylemlerimizde ifade edebildiğimiz her ne ise o!

Yunus'un deyişiyle varlığında ete kemiğe büründüğü bedeninde zuhur eden ve hemcinslerine benzese de kendine özgü bir duyarlılıkla sarsılan kalp, kendi kalbidir; düşüncelerin sadır olduğu aklın sahibi ve Tanrı karşısındaki muhataptır.

Ağır ağır tırmandığı o sarp yokuştaki imtihanların olgunlaştırdığı biridir o. En başından itibaren varolan değil, bu süreçlerin akabinde ortaya çıkan bir benliktir.

Bir heykeltıraş gibi sabırla ve azimle vurduğu her darbe ve her çizgiyle kendisine bahşedilen bedeni sabırla biçimlendirerek o incelikli duygu ve düşüncelere, varoluşun en uç noktalarına kadar getirmiştir.

Ve orada tıpkı Michelangelo gibi durarak yüzüne bakınmış ve "hadi, konuşsana!" demiştir. Konuşmaktadır işte, duymakta ve düşünmektedir. 

Ama yine de bir gizemdir her şey. Ne kadar derine inilse de çözülemeyen bir gizem. Ve nasıl ki Tanrı insan için bir gizemse, insan da Tanrı için bir gizemdir.

Kaygıyla bakar belki ona, şefkatle, rahmetle ve sabırla. Ve insan da, çok da dile getir(e)mese de benzeri duygularla, kimi isyan kimi de vecd ile sarsılarak bakar Tanrı'sına: umutla, şevkle, ürpertiyle!

Yoksa bir türlü künhüne vakıf olamadığı bir hayatın trajik sürprizlerine tahammül etmek, çözülemeyen o gizemi karşısında sabretmek ne mümkün! 

Şayet aymaz biri değilse, umursuz ve ilgisiz değilse, ancak sabırlı ve tahammüllüdür insan bu şaşılası hayat karşısında.

Tıpkı dalındaki incir gibi ağır ağır olgunlaşır. Yine de ne olacağı belli değildir. Trajiktir hayatı ve sürprizlerle doludur.

Hazmedemez belli ki özgürlüğünü. Umulmadık bir kertede kesilerek soluğu tüm edimlerini bir kenara bırakabilir.

Aksi de olabilir elbette. Kayayı delen incir gibi umulmadık bir biçimde çiçeklenir; umut verir Tanrı'ya, insanlara sevinç.

Bir yazgının figüranı değildir kısacası; yaşadığı nice hengâme sonucunda belli bir noktaya gelen ve Tanrı'ya tam da o noktadan seslenen, dağlar ile taşlar ile çağrışan biri.   

Blaise Pascal, "ne beni bu dünyaya koyanın kim olduğunu ne dünyanın ne olduğunu ne de kendimin ne olduğunu biliyorum… Beni çevreleyen evrenin ürkütücü uzamlarını görüyorum ve bu devasa yayılımın bir köşesinde, bir başkası yerine neden bu yerde olduğumu, beni önceleyen ve benden sonra da sürecek olan ebediyetin neden bu küçük zaman diliminin bana yaşamam için verildiğini bilmeden takılmış bulunuyorum. Her yanda beni bir atom ve yalnızca bir an süren geri dönüşsüz bir gölge gibi hapseden sonsuzluklar görüyorum sadece. Bildiğim tek şey bir süre sonra ölmem gerektiği ama hiç bilmediğim ise kaçınamayacağım bu ölümün kendisi." 

Belki bir kelebek de aynı yaşamsal yazgıyı izlemektedir. Bir baharlık ömründe etrafına saçtığı o sevinci ve yine farkında olmadığı bir güzelliği, o renk harmonisini temaşa eden bakışları umursamaksızın yaşar ve o bilincinde olmadığı görkemi ve sevinciyle ölüp gider.

İnsanı farklı kılansa yaşamanın farkında olması, güzellik kadar çirkinliklere hem vakıf hem de sebep olmasıdır. Özgürdür çünkü ya da özgürleşebilme yetisini haizdir.

Yapabilir mi bunu? Yapsa bile, etrafını çevreleyen evrenin ihtişamına layık bir kişilik bırakabilir mi ardında?

O bir kelebek değildir çünkü ve geride salt görkemli bir sevinç değil, kahredici bir zulüm de bırakmış olabilir.

Bir zalim ya da bir bilge olmak ise onun yazgısı değil, bir yazgı haline getireceği eylemlerinin eseridir.

Belki de birçoğu, etrafında ne olup bittiğinin pek de farkına varmaksızın kapıldıkları bir hengâme içerisinde kaybolup gider o zifiri karanlıklarda.

Hugo Von Hofmannsthal'ın söylediği gibi, "insanların çoğu yaşam içerisinde değil, bir taklit içerisinde, içinde hiçbir şeyin var olmadığı ama her şeyin sadece işaret ettiği bir tür muamma içerisinde yaşarlar… Ben her şeyin varlığını derinlemesine deneyimlemek isterdim: Kırda, tarlaların ortasında ilerliyordu. Gözlerini gökyüzüne kaldırdığında göğü çok yüksekten kateden sürü halindeki beyaz balıkçılları gördü… İşte bu anda ebediyetin söze gelmez hissi ruhuna işledi, bağlı olanı kopardı, kopmuş olanı bağladı ve öyle ki bir ölü gibi yere yığıldı."  

Çarpıcı olan salt bu görkem, balıkçılların görüntüsünde dışa vurulmuş bu yaşama coşkusu değildir kuşkusuz.

Asıl eşsiz olan bu görkem karşısında sarsılmak ve o derin vecde ulaşmaktır.

Bir sazlıkta esen rüzgâr ya da farkına varılmadan edilmiş bir sözcük de koparabilir insanı kapılıp gittiği hayatın sıradanlığından ve orada tıpkı bir sörfçünün dalgaların sırtında yükselerek eriştiği benzeri bir sevince ulaşabilir.

Küçük bir jest, bir tebessüm ya da karşılığı beklenmeyen ve hatta hissettirilmeyen bir iyilik de o vecde yol açabilir.

Tabii ki bunların karşısında duyarsız kalan belki aksi bir tavra kapılanlar da olabilir.

Dedim ya hiçbir şey öngörülü ya da mekanik olmadığı gibi insan da verili değildir.

En boğuntulu hali bir sevince dönüştürmesi kadar en görkemli bir jesti bir rezillikle cevaplaması da mümkündür.

İnsan, tam da orada belirir işte. Bir şükran ya da küfran olarak.

Ki her türlü sürprize, iyiliğe ve kötülüğe karşı da hazırlıklı olabilmeli.

Ama ne mümkün diyeceksiniz. O kadar hazırlıksız yakalanacağınız sahneler vardır ki, şaşkına çevirir sizi.

Eliniz kolunuz bağlanarak sessizce eğersiniz bakışlarınızı. En acı sözler geçer içinizden ama susar Tanrı'ya dönersiniz yüzünüzü.

Özgürlüğün bu tür bir kullanımı şaşkınlığa uğratabilir bizi ama orada kalmamalı, uzaklaşılmalı bu kötücül bakışlardan.

Körlüğüne vermeli, duyarsızlığına ya da yaralanmışlığına. Öyle bir yara ki bir türlü kapatılamaz ve etrafına zehir saçıp durur.

Tersi de mümkün elbette; gözlerimizi yaşartan ve içimizi huşu ile dolduran.

"En şaşırtıcı ve en gerçek olgular insandan insana iletilmez. Gündelik yaşamın en hakiki hasadı, sabahın ve akşamın renk tonları kadar ele gelmez ve anlatılmazdır. Ele geçen bir tutam yıldız tozu ve içinden geçerken yakaladığım bir parça gökkuşağı" diyen Henry David Thoreau'nun sözlerine kulak vermeli.

Ve Ludwig Wittgenstein gibi dünyanın karşısında derin bir hayret duygusu içinde olmalı. Çünkü bu, "dünyayı bir mucize gibi görme deneyimidir." 

Bir "yaban gizem"in veya bir "okyanus duygusu"nun içinde çarpılan yürek, orada kalmak ister ve belki de o duygudur insanı ebediyete erdirecek olan.

Belki de tüm imtihan, bu duyma ve düşünme yetisi ve bunların birleştiği o yüce sevinç hali, insan o vecde varsın ve kendisini o noktada tutabilsin içindir.

Ama birden kesilir rüzgâr, dalgalar diner ve güneş çekilir gökyüzünden, kendimizi kimsesizliğin karanlığında bulunca ürperir içimiz, bir ses, bir nefes arar oluruz.

Bir dost, sevgili ya da seni anlayan biri. Bu karanlığı alt edecek bir çığlık ya da bir parıltı uzaklardan bizi çağıran. Yüce dağ başından yanan bir ışık gibi.

Bizim gibi şehrin kaosuna mahkûm kalmış olanlar bu doğal mucizelerle karşılaşma şanslarını büyük ölçüde yitirseler de çok şükür ki bizim de sığınabileceğimiz kitaplar ve orada deneyimlerini bizimle paylaşan nice yüce gönüller ve dostluklar var.

Yaşam İçin Felsefe'nin son sayfalarındaki bu notlar da bana hayatın üzerinde bir kere daha düşünme ve titizlikle korunmadığı sürece yitip giden o yaşama sevincini bir kere daha yakalama ve paylaşma fırsatı verdi.

Kendisini burada, o arızi bedende bulmakla buraya tırmanmak ve kendiliğini inşa etmek arasındaki gelgitlerde, bir insan olmanın, daha doğrusu belli bir kendilik haline gelmenin anlamı üzerinde düşünmenin bir fırsatı. 

Güzelliğinin görkemiyle sarhoş bir kelebekle bir insanı ayırt eden tam da burası değil mi?

Kendisini içinde bulmakla o içinde bulunuşu bir bilince kavuşturmak arasındaki çarpıcı fark. Belki çoğu isteyerek ya da istemeksizin birinci ihtimali tercih edebilir.

Ama onca inişler çıkışlar, düşe kalkmalar, kırgınlıklar ve pişmanlıklar, çirkinlikler ve güzellikler, üzüntüler ya da sevinçlerle birlikte benim tercihim ikinciden yana. 

Yazının Orjinali için bakınız:https://www.indyturk.com/node/708646/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/ya%C5%9Fama-sevinci

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
1 İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık2 Zalimlerden Berî Olmak3 NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık4 Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi5 Göller Bölgesinde Bir Ada6 YAZILARRaiyyetten İnsaniyete7 Faşizm mi, İnsaniyet mi?8 Kötülüğün Sıradanlığı9 JEOPOLİTİK BOŞLUK VE SÖMÜRGECİ TASALLUT10 COĞRAFYAYI ÖRGÜTLEMEK: BARBARLAR VE AKİLLER11 İMKANSIZ DEVLET12 KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK13 ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK14 İMRALI’YA GİTMEK15 Küresel Statükonun Sarsılması ve Zohran Mamdani16 İki Direniş Biçimi ve Barış17 Gazze, Rojava ve Zeytin Ağacı18 Türkiye ve İsrail19 Gazze ve Dost Bildiklerin Sessizliği20 NEOFAŞİZM21 Başka Türlü Yapmak22 Yozlaşma ve Çöküş23 Silahları Yakmak24 İsyan Bile Değil25 Küresel Savaş ve Stratejik Akıl26 Meal/Çeviri Çabaları ve Anlamanın Askıya Alınması27 İLK MÜSLÜMANLAR28 İSLAMCILIK ÜZERİNE29 Barış ve Şükran30 Düşündürücü Bir Veda31 Hakikat Nerede32 Savaş Siyasete Dahil(mi)dir33 Demokratik Konfederalizmden Demokratik Siyasete34 Öcalan’ın Çağrısı35 SÖZÜ SAVAŞA BENZER36 GAZZE VE SURİYE: BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK37 Egemen bakışın açmazı38 Ezilenlerin çelişkisi39 Sömürgecilik40 Eleştirel özgürlük ve ahlak41 Gösteri Toplumu42 Göçmenler, köylüler ve madenler43 Trajik bir mesele olarak Filistin ve soytarılar44 Taha Abdurrahman45 Sörfçü ve göçebe46 Dayanışma ve kapitalistleşme47 Doğru soruları soramamak48 Göçmenler, kitleler ve linç kültürü49 Filistin direnişi ve sivil itaatsizlik50 Siyasal ahlak51 Fırtına öncesi sessizlik52 Her Dem Yeni Doğarız53 Nükleer silahlanma ve güç zehirlenmesi54 Adalet ve Hakkaniyete Dair55 Yollar ve tarihsicilik56 İhtişam ve sefalet57 İbrahim ve Odysseus58 Yoksullaşma tepkisi, Gazze öfkesi59 VİCDAN MAHKEMESİ60 Yaşama Sevinci61 Heterotopik bir mücadele alanı olarak başörtüsü62 Adaletin dağıtımı, dağıtımın adaleti63 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (2)64 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (1)65 Dilde yurtlanmak (1)66 Fair Play67 Neden68 Siyasal ihtiras69 FİLİSTİN VE HAC70 Sömürgecilik ve maduniyet71 Osmanlı ve cumhuriyet72 KURU OTLAR VE TAŞRA73 Sınırlarda dolaşmak74 İSRAİL75 Gazze'de dile gelen76 Filistin direnişi ve Hamas77 Yeni sömürgecilik78 Savaş ve barış79 Aykırı bir muhafazakâr: Heidegger80 Gandi ve şiddet dışı direniş81 Politikacı, göçmen ve şair82 Nietzsche, Tolstoy ve iyilik83 Trajedinin felsefesi: Dostoyevski ve Nietzsche84 Dini Anarşizim85 Jean Paul Sartre ve özgürlük86 Madunun dili, öfkesidir87 Göçebe tutum88 İttihatçılık ve demokrasi89 Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka90 Yollara çıkma vakti91 Müslümanlar, ahlak ve Avrupa92 Islam ve çagdaslik gerilimi93 Islamciligin sagcilasmasi ve ayrilan yollar94 ORUÇLA GELEN95 Pastorallik Fikri ve Raiyetten Insaniyete Dogru Siyaset96 Sessizlik ve Bagis97 Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoglu (1)98 Paylasma ve Körlük99 Sedat Yenigün Üzerine100 Bayram
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!