Din, Politika ve Felsefe

Siyasal kosullar insanlarin arayis, adanis ve özverileri kadar inanislarini, yönelimlerini ve tutkularini nasil da belirlemekte...
Din, Politika ve Felsefe
Ümit AKTAS
Ümit AKTAS
Eklenme Tarihi : 15.04.2021
Okunma Sayısı : 1003

Siyasal kosullar insanlarin arayis, adanis ve özverileri kadar inanislarini, yönelimlerini ve tutkularini nasil da belirlemekte. Sunun surasinda bir kusak öncesinde, artik tikanmis olan bir Türkiye manzarasinda insanlari Islamilestiren, devrimcilestiren, otorite karsiti kilan kosullar günümüzde artik tersine evrilmekte. Bu kez de deizme (bir tür duyarsizliga) veya umutsuzluga (bir tür nihilizme) dogru sürüklenisler baslamakta. Sanki din (Tanri) buna mani imis gibi, ussalliktan, akilcilasmaktan, hümanizmden ve hatta felsefeden söz edilmekte. Tuhaf degil mi bu? Insanlarin seçimleri bu kadar basit ve kosullara göreli midir? En temel inanislar ve adanislar dahi bu denli sahicilikten yoksun mudur? Simdilerde aklini kullanmaktan söz edenlerin daha dün akillari neredeydi acaba? Veyahut da bu tip savrulmalarin akilla dogrudan ne kadar ilgisi vardir? Meçhul!

Sanki düsünce belli sorunsallar üzerinden degil de oldukça soyut zeminler üzerinden islemekte gibi, düsüncenin baslangiç kosullari sterillestirilmeye çalisilmakta. Çocugunu mikroplardan korumaya çalisan bir ananin safdilligine benzeyen bu sterillik, aslinda çocugu hastaliklara karsi dirençten daha da yoksunlastirdigi gibi, düsünsel sterillik endisesi de düsünceyi oldukça soyutlastirilmis bir zeminde tutamaksizlastirir. Tipki kendisine direnç addettigi havadan yoksun bir atmosferde birakin rahat uçmayi, hiç uçamayan, uçmanin kosullarini kaybeden güvercinin bakisi gibi. Sahi Tanri, yaratilis, varolus gibi sorunsallar olmaksizin, nasil bir ontoloji düsünülecek, felsefi bir baslangiç noktasi nasil olusturulacaktir? Din, peygamber, cemaat (toplum) ve insan olmaksizin nasil bir ahlak telakkisi gelistirilecek; düsüncenin pratik zemini nasil olusturulacaktir? Kaldi ki çogu felsefi baslangiçlarin ve düsünürlerin temel meselesidir Tanri, yaratilis ve yaraticilik meselesi.

Aliya da, “Dogu ve Bati Arasinda Islam” adli eserinde, bu gibi meseleleri irdelemekte. “Din ve onun ‘semadaki prolog’u olmaksizin, insanin en büyük deger olduguna dair inanç da mümkün olamaz. Din olmadan insanin mümkün olabilecegine, gerçekten var olacagina da inanmak zordur. Ateist hümanizm bir tezat teskil ediyor. Çünkü ‘eger Tanri yoksa insan da yoktur’. (Nikolai Berdiaev) Insan yoksa o zaman da hümanizm bos laftir. Insanin yaratilisini, ilk muammanin ortaya atilisini tanimayan kimse, hümanizmin asil manasini da kavrayamaz… Insan hiçbir seye hizmet edemez (alet olamaz, araçsallastirilamaz, seylestirilemez). Tersine, her sey insana, insan ise ancak ve ancak Allah’a hizmet edebilir. Hümanizmin ilk ve son manasi iste budur.”[1]

Allah’a dair arayis, tefekkür ve sorgulamalar, hayatimiza bir anlam ve ufuk kazandirir. Gerçekte bütün düsünsel ve ahlaki yollar, istemesek de ona dogru akar ve ondan kaçarken bile, aslinda hep ona dogru gideriz. Buldugumuz hiçbir sey dogrudan o olmasa da ona isaret eder ama aradigimiz her sey ona dairdir. Tüm bunlara ragmen, ona iman edenlerin cesaretsizligi kadar onu reddedenlerin sathiligi, ne kadar da düsündürücüdür. Bu gibi sorunlar ve sorgulamalardan yola çikan Roger Garaudy, “Allah’a ve insana inanmanin savasini verenlerle birlik olup ellerini kirletme tehlikesini göze aldigi için”[2], kimseye bir minnet borcu olmadigi kadar, kimseden özür dileme ihtiyaci veya mecburiyeti içerisinde olmadigini da açik yüreklilikle ilan eder. Ellerini kirletmekten kasit, o zamana degin oldukça steril bir biçimde sürdürdügü felsefi arayislari kadar komünizm mücadelesi yerine, dünyanin gerçek ezilenlerine: Filistinlilere, Cezayirlilere, göçmenlere, “özgürlük ilahiyati” mensuplarina… ellerini uzatmasidir.

Dünya olup bitmis bir mevcudiyet olmadigi gibi, Yunus’un isaret ettigi gibi rahmet sadece ulasilmaz bir askinliga atfedilmeyip, yerden de yagar. Içkinligin pinarlarindan içmeyenler, askinliga da kanamazlar. Çünkü orada, tabiatin farkli yüzlerinde Allah bize gülümser, seslenir ve bizi doyurur, serinletir, isitir ve isitir. Yüregimize ask, damagimiza tat olur. Dolayisiyla Allah, sözümona ondan kaçisin bahanesi olan içkinci düsünme biçimlerinde, Spinoza veya Ibn Arabici versiyonlari bir yana, Hegel veya Heidegger’in düsüncelerinde de isir/yankilanir.

“Her an dogus halindeki bir dünya”da yasadiginin bilincinde olan Garaudy,  temel islevi “bize araçlar vermek degil, anlam ve amaçlar üzerine sorular sormak” olan felsefe üzerindeki yolculugunda, hayatin anlaminin karsiligini bulmak için uzun seferlere çikar: Hiristiyanlik, Marxizm, Islam; ateizm, hümanizm, ahlak; devrim, sanat, baris… Amaç aslinda araçlarda gizlidir ve asla araçlardan/yollardan daha üstün ya da bagimsiz degildir. Ayetler/mucizeler veya “yoldaki isaretler” sadece akli ya da metafizik degil, maddi veya fiziktir de. Yani duyuslar, sezgiler, renkler, sesler, tatlar, kokular, umutlar ya da korkular… Beri yandan salt maddi izahlara baglanmis olan determinizmin ve maddeciligin yetersizligi, her yüce gönüllü Hakikat arayicisi gibi onu da tatmin etmez. Insan, tabiatin aslinda varligina ihtiyaç duymadigi bu “hayvan”, nasil olmustur da bir “insan” olmaya karar vermistir. Temel bir muamma olan bu soru, elbette ki siradan cevaplarla geçistirilemez. Kâinattaki hiçbir sey çünkü, bu hakikati izaha kifayet etmez.

Dolayisiyla soru, cevabindan daha önemlidir ve cevap, hep yanitsiz kalmis bir bakiye birakir gerisinde. Bu ise aslinda cevabi zor olanin, “neden hiçbir sey yok da kâinat var?” sorusu degil, “insan neden var?” sorusu olduguna götürür bizi. Hiçbir maddi gerçeklik veya biyolojik olgu bu soruyu cevaplayamaz. Çünkü kâinatta insani, bu “düsünen hayvan”i makul kilacak hiçbir sey yoktur ve ne de bunu açiklayacak bir nedensellikler kümesi ya da bilimsel bir gerekçe. “Insan”, en akil almaz, açiklanamaz olandir. Hatta dogrudan Allah’in varligina isaret eden en önemli “mucize”, bizzat bu gerçekligin üzerinde düsünen insanin kendi varligi ve düsünümselligi/tefekkürü’dür. “Ne zaman kemiklerin yaninda yontulmus taslar ve gömütler bulunsa, bunlar insanligin dogusundan baska bir seyi kanitlamazlar. Insan, araç ve mezar yapan tek hayvandir. Bir insanlik tarihi böyle baslar; katlandigi bir biyolojik evrimden farkli olarak, kendisinin yaptigi bir tarih.”[3]

Insani ortaya çikaran ise maddi ihtiyaçlarindan çok, manevi duyuslaridir. Ona ihtiyaç duyan ise doga degil, Allah’tir. Yahut da o, Allah’a ihtiyaç duyan, Allah’i duyan tabiat’tir ve iste bu yüzden “halife”, yani “emaneti üstlenen”dir. Iste bu yüzden özgürlük ancak bu tür bir olusun üstlendigi sorumlulukla sahihlesir. Yine de bu hem tabiatin süreginde hem de tabiatin ragmina olan insanin tezahürünü, hiçbir bilimsel varsayim makullestiremez. Bu gelis çünkü, tabiatin rahatini bozar, ondan derin bir kopusa yol açar; ardinda derin bir sessizlik ve yalnizligi birakan bu siçrama, telafi edilemeyen ama eninde sonunda asilmasi gereken bir ikicilige yol açar.

Meseleye bu biçimde bakmayan “modern” Bati açisindan temel cevap ise “sofistler” tarafindan verilir: “Mümkün olan en güçlü isteklere sahip olmak ve bunlari tatmin etmenin yollarini bulmak.”[4]  Ki bugün dahi bu temel güdü (ilerleme, büyüme, arzu ve tatmin üretimi vs.) degismis degildir. “Sistemin dogmatizmi ve kavramin tiranligi, Platon’dan Hegel’e kadar geçerliligini sürdürecektir.”[5] Burada ise aranan artik manevi bir açlik, arzu ve yatismazlik degil, maddi bir tatmin ve doyumdur. Bir arayis ve sorgulama ihtiyaci içerisinde olan aklin istismari ise, arzularin tatminine kosularak susturulmasi anlamina gelir ve bununla sonuçlanir. Yara kapanmis ve büyü bozulmustur. Metafizik bir arayisin agzi, fizigin araçlari ve bedenin hazlariyla kapatilir. Manevi tatmin ihtiyaci, maddi doyumla ikame edilir.

Büyü bozumuyla aklin gerçekligi kavrama çabasindan yeni bir büyülü Formül üretilir: “gerçek olan akli, akli olan gerçektir”. Baska bir kilikla zuhur eden bu özdeslik mantigiyla yaraticiligin büsbütün gerçeklige indirgenmesi, yaraticiligin siglastirilmasina yol açacaktir. Bir resmin boyaya, müzigin sese indirgenmesi gibi. Guernica’yi geometriden, Van Gogh’un “postallar”ini çöpe atilmis eski botlardan veya bir müzigin tinilarini gürültüden ayiran, onlari bir gerçeklikten daha fazlasi kilan yanlaridir.  “Insanlara dünyanin önünde, basmakalip, itiraz edilemez gerçekligin önünde durur gibi degil de, yaratilacak bir eserin önünde durur gibi durmasini ögretmekten daha devrimci pedagoji var midir?”[6] Kuskusuz ki sanat da hayat gibi kavramlara indirgenemez ve akli ispatlarin konusu haline getirilemez. Onlari mümkün kilan ve açiklayan dogrudan tanrisal ya da insanî yaraticiliktir. Hissedilen ve anlasilmaya çalisilan sesler, renkler, ritimler. Sözcüklere dökülemeyen tatlar, kokular ya da duyarliliklar. Sözcüklere ve Formüllere sigmayana açilan kalp, fizikteki metafizige veya isyandaki imana kanatlanis gibi, kendisinin ve dünyanin sinirlarini asan bir bakis ve duyustur. Sahici bir siirin arayisi, bu nedenle, salt sözcük oyunlarina dönüstürülen bir hokkabazlik olmayip, aklin önünde durakaldigi bir olgusalligi asma çabasidir. Orada ise sözcüklerin bilesimi, olagan anlamlarindan ötesine dogru bir duyusu hissettirdiginde, kelimeler artik soyut sözcükler degil, “nesnel” anlamlara dönüsür. Bu yüzdendir ki ve bu kosullari gerçeklestirdiginde siir, en “nesnel” ve en “somut” oldugu kadar, en “metafizik” anlatim biçimidir.

Aristo kozmolojisinde ise tanrisal yaraticiligin hayata müdahalesi gibi bir ihtimal söz konusu degildir. Islemekte olan, seylerin nesnel ve mantiksal düzeni; yani ebedî bir sessizliktir. Her seyin yüzeysellestigi bir iliskiler düzeninde ise manevi bir derinlesmenin içselliginden bahsedilemez. Beethoven’in 9. Senfonisi kadar, insanin o ilk saskinlik çigligi veya yakarisi da bu ebedî sessizligi bozan tinilardir. Kierkegaard’in “Korku ve Titreme”deki varolusu teyelledigi o Ibrahimî gelenekle birlikte beliren ahlakilikte de, tanrisal iradenin farkli bir tezahürü ile karsilasiriz. Musa’nin kurtulusa ve özgürlesmeye dogru olan yolculugu, Meryem’in aski ve iffeti, Isa’nin katilasmalar karsisinda kalbin deruniyetini öne çikaran maneviligi, Muhammedî adaletin tarihe müdahalesi… Evrene bir anlam, yorum ve irade katan, günahi ve selameti mümkün kilan içsel bir derinlesme ya da bizi dehsete düsüren bir askinlik. Ama orada insan, kendisini bir hayvandan ayiran anlami bulur ve dostlugun “yüce” muhatabiyla, onun kendisini insana açan seslenisiyle (vahiy) trajik yalnizligindan kurtulur.

Bu “trajik yalnizligi” iliklerine dek duymus biri, varolusçu düsüncenin banisi ve bu düsünceyi Ibrahim’in etik kahramanligina rapteden Kierkegaard için, Bati felsefesinin dayandigi Sokrat, sorgulamalariyla ölümüne giden yollari döseyen ve sonuçta da buna riza gösteren trajik bir kahramandir. Nietzsche’ye göre ise o, Atina’nin maruz kaldigi dekadans (çöküs)’i özgürce düsünme yoluyla asmaya çalismis ama bunu basaramamistir. Zira toplumsal kosullarini kaybeden özgürlük, salt bireysel bir kavram, münzevi bir tefekkür çigiri olarak hayata tutunamaz. Nitekim Muhammed (as)’e yönelik ilk hitap, onu, kurtulus ve özgürlesme mücadelesini sahihlestirebilmek için Hira’daki inzivasindan Mekke’ye, topluma, toplumsal kosullar içerisindeki bir mücadeleye yöneltir.  Yani insanin inzivasi kadar tefekkürü de toplumda ve toplumsaldir.

Mekke toplumu da aslinda Sokrat’in Atina’sinin benzeri bir çöküs içerisindedir; degerlerin bu çöküsü, Atina’nin ya da Mekke’nin içerisine battigi parasallasmanin yarattigi bir çürümedir. Ama Muhammed (as)’e yönelik çagri, bir gün dogumu mustusu iken; Sokrat, gün batiminin o kadersi çaresizligi içerisinde söyler son sözlerini: “Gerçekten öldürtürseniz beni, ne denli gülünç de olsa bir benzetmeye izin verin, büyük ve yigit ama büyüklügünden dolayi agir, yavas olan ve dürtülmesi gereken bir ati andiran devleti yerinden oynatmak için Tanri’nin tebelles ettigi benim gibi bir atsinegini kolay kolay bulamazsiniz… Ama, belki de, uykusundan birden uyandirilan biri gibi, caniniz sikilarak, uzun boylu düsünmeden beni öldürürseniz, Tanri size aciyip baska bir ‘atsinegi’ gönderinceye degin, uyur kalirsiniz”[7] Dolayisiyla Sokrat’in ölümü Atina’nin ölümünün bir remzidir. Oysa Muhammed (as), bu tür bir “kader”e riza göstermez. Hakkinda verilen ölüm kararina, dahasi Mekke toplumunun çöküsüne karsi, bu toplumun yeniden halk olacagi bir gelecege dogru sefer (hicret)’e çikar. Krize karsi kritigi salt sözcüklerin edimiyle sinirli tutan Sokrat gibi ardinda toplumuna pasifist bir ders birakmak yerine, ucu tüm dünyanin degistirilmesi olan bir kurtulus savasimina, ahlaki ve edimsel bir kritige girisir.

Sokrat’in paradoksu, güç istencine karsi bir hakikat istencinin, yani hayata karsi aklin öne alinmasidir. Bu tutumu elestiren Nietzsche ise, Avrupa’nin içten içe sarsildigi nihilizmi karsisinda, hakikate dair iddialar üzerinde spekülasyonlar yapmak yerine, estetik ve etik üzerinden isleyen elestirel bir çigira adar ruhunu. O nedenle de Tanri ile giristigi hesaplasma, salt elestirel, son tahlilde salt kritige dayanan bir arayisin adimlari onu Ibrahim’in yoluna çikaramaz. Politikanin da esasi olan dostluk iklimini (politik cemaatin varligini), Tanri’dan ve dolayisiyla ahlaki bir yaraticiliktan yoksun bir güzergâhta temellendiremez. Gerçi o da, Kierkegaard’in Tevrat’a atfen söyledigi gibi, yeterli ve yürekli bir çaba’nin insana kendi yüceligini dogurma kudretini verecegine kaildir. Ama onun bu çabasi, nahif varliginin kaldiramayacagi bir agirliga talepkârdir ve Hölderlin gibi o da, maalesef bu talebin altinda ezilecektir. Nihilistik bir çag ile bas etme azmi, yeterli araçlardan ve desteklerden yoksundur çünkü. Kim bilir, belki de yüzlesilemeyecek denli derin bir uçurumla karsilasilmistir asilmaya çalisilan gerçekligin ötesinde ve orada umulan o toparlayici seslenis duyulamamis, o kurtarici el tutulamamistir. Çagdaslari arasinda buna dair yegâne olumlu girisim ise Isevilikten ziyade Musevi bir çigira dayanan Marx’tan gelir. Yani kriz karsisinda salt kritikle yetinmek yerine, dünyayi degistirme izleginde olmayi savunan Marx’tan.

Nietzsche’nin insani kendi içerisinde bile yalniz kilan bu ürpertici tecrübesi, dostluklari sorunsallastiran ve hatta imkânsizlastiran o Descartesçi kuskunun iliklerimize degin isleyen güvensizligine de isaret eder. Modernligin radikal yargici Foucault içinse dostluk, “üretici bir gerilimi kiskirtan bir hakikati dile getirme ve kendisini bu hakikate açma deneyimidir.” Foucault, belki de bu yüzden Iran Islam Devriminin heyecanina kapilacaktir. Orada aradigi ise tüm olup bitmelerin disindaki o toplumsal heyecan ve bir halk devriminin coskusudur. Kendilerini korkusuzca ölüme atan ve adayan insanlarin yüzlerindeki ve ruhlarindaki o inanilmaz degisme ve degistirme heyecanidir.

Bireysel sinirliliklari asan, dinî ve/veya politik cemaatlesmelerde somutlasan bu tür dostluk biçimleri ise, hakikatle “birlikte” iliski kurmanin somut tecrübesi ya da hakikat yolunda birlikte sürdürülen bir yoldasligin eminligi anlamina gelmektedir.[8] Bu dostluk deneyimleri, gerek kadimlerin “politikaya aktif katilimi esas alan antik özgürlük anlayisi”, gerekse hayatin mahremligini merkeze alan bir tür “politikadan muafiyet pesindeki modern özgürlük”[9] anlayisi içerisinde olsun, bir gelgitlerin gerilimi içerisinde sürdürülegelen arayislarin dogasina isaret eder. Çünkü hayat bizi sürekli belli bir yöne dogru akan bir gelecege dogru sürüklemekte degildir. Tam aksine, gerilimler, ikilemler, gelgitler içerisinde tekrarlanan tarihin sapaklarina hep yeniden çikar, bu delismen ve müstesna ruhlarin artlarinda biraktiklari iklimleri yeni bastan teneffüs ederiz. Orada ise verecegimiz karar ve sürdürecegimiz edimler, cirmimiz ve tutkularimiz kadar yoldaslarimizin da eminligi ölçüsündedir elbette.

[1] Aliya Izzetbegoviç, Dogu ve Bati Arasinda Islam, Nehir Y. s. 88, 89 (Italikler bana ait.)

[2] Age. s. 13

[3] R. Garaudy, 20. Yüzyilin Biyografisi, Fecr Y. s. 17

[4] Age. s. 32

[5] Age. s. 37

[6] Roger Garaudy, Yüzyilimizda Yalniz Yolculugum, TEV Y. s. 240

[7] Platon, “Diyaloglar I” içinde, Sokrates’in Savunmasi, Remzi K. s. 27

[8] Sükrü Argin, “Dostluk, Arkadaslik, Baska Bir Digerkâmlik Ihtiyaci”, Birikim Dergisi, Haziran-Temmuz 2016 sayisi, s. 42

[9] Agy. s. 45

Not Bu yazi 15.04.2021 tarihinde farkli bakis sitesinden alintilanmistir, yazinin orijinali için asagidaki linki tiklayiniz.

https://farklibakis.net/yazarlar/umit-aktas-yazdi-din-politika-ve-felsefe/

 

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
1 Doğru soruları soramamak2 Göçmenler, kitleler ve linç kültürü3 Filistin direnişi ve sivil itaatsizlik4 Siyasal ahlak5 Fırtına öncesi sessizlik6 Her Dem Yeni Doğarız7 Nükleer silahlanma ve güç zehirlenmesi8 Adalet ve Hakkaniyete Dair9 Yollar ve tarihsicilik10 İhtişam ve sefalet11 İbrahim ve Odysseus12 Yoksullaşma tepkisi, Gazze öfkesi13 VİCDAN MAHKEMESİ14 Yaşama Sevinci15 Heterotopik bir mücadele alanı olarak başörtüsü16 Adaletin dağıtımı, dağıtımın adaleti17 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (2)18 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (1)19 Dilde yurtlanmak (1)20 Fair Play21 Neden22 Siyasal ihtiras23 FİLİSTİN VE HAC24 Sömürgecilik ve maduniyet25 Osmanlı ve cumhuriyet26 KURU OTLAR VE TAŞRA27 Sınırlarda dolaşmak28 İSRAİL29 Gazze'de dile gelen30 Filistin direnişi ve Hamas31 Yeni sömürgecilik32 Savaş ve barış33 Aykırı bir muhafazakâr: Heidegger34 Gandi ve şiddet dışı direniş35 Politikacı, göçmen ve şair36 Nietzsche, Tolstoy ve iyilik37 Trajedinin felsefesi: Dostoyevski ve Nietzsche38 Dini Anarşizim39 Jean Paul Sartre ve özgürlük40 Madunun dili, öfkesidir41 Göçebe tutum42 İttihatçılık ve demokrasi43 Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka44 Yollara çıkma vakti45 Müslümanlar, ahlak ve Avrupa46 Islam ve çagdaslik gerilimi47 Islamciligin sagcilasmasi ve ayrilan yollar48 ORUÇLA GELEN49 Pastorallik Fikri ve Raiyetten Insaniyete Dogru Siyaset50 Sessizlik ve Bagis51 Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoglu (1)52 Paylasma ve Körlük53 Sedat Yenigün Üzerine54 Bayram55 Sorunsallikta Yasamak56 Cahillik57 Bulgur ve Adalet58 Din, Politika ve Felsefe59 20. Yüzyilin Paradigmasi ve Aliya60 Kamusallasma Sikintisi
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!