Osmanlı ve cumhuriyet

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü aynı zamanda bir medeniyetin de çöküşüdür ve bu, geride, siyasete (hilafet, cumhuriyet) ve medeniyete (Osmanlı, Batı) dair tartışmaları bırakır
Osmanlı ve cumhuriyet
Ümit AKTAS
Ümit AKTAS
Eklenme Tarihi : 1.12.2023
Okunma Sayısı : 1104

Osmanlı ve cumhuriyet

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü aynı zamanda bir medeniyetin de çöküşüdür ve bu, geride, siyasete (hilafet, cumhuriyet) ve medeniyete (Osmanlı, Batı) dair tartışmaları bırakır.

Bir kesim mazideki medeniyete bağ(ım)lılığını sürdürürken, kimileri de bunu muasır medeniyete, modernliğe geçiş için bir fırsat olarak görür. Kimi de vardır ki ortada ya da arada, kararsız kalır.

Bir de arâfta olan, yani yüksek bir bakışa, irfana sahip olanlar vardır. Tazyikler ve duygularla değil, akılla ve hikmetle düşünen ve davrananlar. 

Arada kalmışlık bir kararsızlığı veya tereddüdü ifade ederken, arâfta oluş karşıtlığa dayanan çatışmaları aşmayı ve akilane bir tutum ve hakkaniyete dayalı bir yolu izlemeyi esas alır.

Tarihin ve sosyolojilerin baskılarının dışındaki bilinçli bir tutumu, karşıtlaşmaların mekaniğini aşan bir tür üçüncü yolu tercih eder.

Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Kemal Tahir, Atilla İlhan, İdris Küçükömer, Stefanos Yerasimos, Sabri Ülgener gibi şahsiyetlerin böyle bir çaba içerisinde olduklarını söyleyebiliriz.

Nitekim Yerasimos da Anadolu coğrafyasının Doğu ile Batı arasındaki bu ara ve denge konumundan söz eder.  

Bu itidal halini ya da bir irfanî/yüksek bakışı yakalayabilenler, Doğu ve Batı arasındaki dengeyi, dahası karşıtlar arasındaki çatışmayı aşmayı sağlayabilenlerdir. 

Medeniyet tartışmaları döngüsel bir akışın önlenemezliğiyle, bir ihtişam kadar çöküşün kaçınılmazlığına da işaret etmektedir.

Medeniyetlerin kendisini yenileyememesine dair kadersi bir durağanlaşma, yıkıcılarını da davet eden bir çekicilikle parıldarken, yeni bir başlangıcın tohumlarını da külleri arasında saklamaktadır.

Anarşistlerin de atıfta bulunduğu yaratıcı bir yıkımın ihtimalleri, medeniyetin geride bıraktıklarıyla yıkıcıların (devrimciler, bedeviler, istilacılar…) enerjileri arasındaki bireşimlerle hayat bulacaktır.  

Yıkımla yaratıcılık arasında doğrudan bir nedensellik bağı bulunmaz kuşkusuz ve durum, günümüz İslam dünyasında olduğu gibi durağan bir krizle de neticelenebilir.

Batı'da, özellikle Alman havzasında, Fransızlara karşı geç kalmış bir sürece binaen öne sürülen kültür ve medeniyet çelişkisine işaret eden Pitirim Sorokin ve Oswald Spengler, aslında işte bu durağanlaşma ve yaratıcılık fazlarının farkını dile getirmektedir.

Bir bakıma bu tip olguların etkisiyle sürdürülen Seyyid Kutub ve Malik bin Nebi arasındaki medeniyet tartışması, Aliya'nın kültürcülüğüne karşı Sezai Karakoç'un medeniyetçiliğine de yansır.

Almanlar, geç kalmışlıklarını telafi için sadece teknolojik bir atılımla yetinmemekte, düşünsel ve kültürel bir yaratıcılığı da ortaya koymaya çalışmaktaydılar.

Zira Almanlar henüz başlangıçta ve dolayısıyla da çiçeklenme/yaratıcılık evresinde iken, Fransızlar ihtişamı yani çöküşün başlangıcını yaşamaktadır.

Ancak bu çöküş önlenebilir bir ihtimaldir ve Fransızlar ardı ardına ürettikleri Cumhuriyetçi ve düşünsel yenilenmelerle ve hatta savaşlarla Almanya ile rekabetlerini sürdürürler. 

Osmanlı ise kendi egosunun madunu olarak Avrupa'nın gerisine düşer ve zamanla farkına varılan bir geç kalmışlık psikolojisi içerisinde yaratıcı bir dinamizmi de yakalayamaz ve kendisini yenileyemez.

Bu belki de Toynbee'nin işaret ettiği o habis gurur ya da kibirden, ölümcül narsisizmden kaynaklanır ya da daha derin bir krizden.

Almanlar bir birleşme ve uluslaşma çabasının olumluluğu içerisindeyken, Osmanlılar parçalanmamaya ve destek güçlerini yitirmiş bir hegemonyayı korumaya (çöküşü önlemeye) dair reaktif (olumsuz, tüketken) bir çaba içerisindedir.

İleri görüşlü bazı bakışlar, sözgelimi Cemaleddin Efgani, önalıcı bir küçülmeyi ve bu dolayımla yenilenmeyi öngörerek, Anadolu ve ön Asya'ya çekilmiş bir imparatorluk önerse de, bu tür radikal tutumları benimsemek, imparatorluğun artık meflûç hale gelmiş mekanizmalarından çıkarılamaz.

O zaman ise çöküş süreci çaresizce izlenir ve yıkımın sonucuna da katlanılır. 

Efgani'nin önerisi çoğul bir imparatorluk mantığına karşı ulusal (Müslüman ulus) bir birlikçiliği önerir ki İttihatçılar bu birliği, çağdaş bir etkilenmeyle daha da daraltarak Türkçü bir ulusallık yoluyla sağlamaya çalışırlar.Bu, bir yönden gerçekleştirilebilir olsa da cari imparatorluk kültürü ve nüfusu açısından oldukça sorunludur.

Nitekim farklılıkları ayıklamak sonu gelmez kıyımlara ve kayıplara yol açar. Çöküş sürecine tâbi bir bakış, buradan akilane bir sonucu çıkaramaz.

Rum ve Ermenilerin tehcir edildiği, Arapların dışlandığı bir süreç, Kürtler karşısında ikircimde kalır ve akabinde çoğulcu mantığını da koruyamadığından zorbaca bir tâbileştirme saplantısının içerisine düşer.

Oysa İngilizler ve Almanlar, Fransız ulusalcılığının laik cumhuriyetçiliği gözlerinin önündeyken, farklı bir üsluba, federatif bir demokrasiye yönelirler.

Osmanlı İmparatorluğu'nun ardından, iİmparatorluğu ikonlaştıranlar ise medeniyetçi bir söylemi, sanki yıkılan o değilmiş gibi, ütopyalaştırarak ölümsüz bir Anka kuşunun timsali haline getirirler.

Bu gibi düşünürler tarafından Osmanlı medeniyeti İslam medeniyetinin takipçisi olarak ülküleştirilirken (Hakikat Medeniyeti), kavramsal tartışmaların ötesinde bir tutum alınır ve bu ise bakışları geriye sabitlediğinden, akilane bir gelecek tasarımından giderek uzaklaşılır.

Buna karşı Efgani ve Abduh'dan beri gelen izlek, medeniyet tartışmalarının dışında kalan bir yenilenme/tecdit çizgisidir.

Eşzamanlı olarak Namık Kemal'in Osmanlı yenileşmeciliği ya da bir Hint modernizminden söz edilse de, etkili bir iz bırakan Efgani-Abduh çizgisidir.

Efgani'nin siyaseti öne çıkaran devrimciliğine karşı Abduh eğitimi öne alan bir evrimci yenileşmeyi savunur.

Bunlar, daha çok birer üslup ya da strateji sorunlarıdır ki Mehmet Âkif de Abduh'un çizgisini benimser.

Âkif'in tutumu bir arâf hali olsa da, savaşlar sürecinin ve yıkımın sonuçlarına maruz kalmış bir toplum, içerisine düştüğü krize karşı hazırlıklı olmadığından, kurtarıcısına tâbi kalmaktan başka bir çare üretemez.

Âkif'in izleği ise geride soluk bir çizgi, derlenip toparlanamamış bir söylem bırakır. 

Süreç içerisinde Osmanlıcılık (Kadir Mısıroğlu), Doğuculuk (Necip Fazıl) ve Anadoluculuk (Nurettin Topçu) ile aynı saflarda cepheleşmek mecburiyetinde kalan yenilikçi bir İslam söylemi (İslamcılık), her ne kadar bunlarla kesiştiği mevzular olsa da (elbette sol ile de kesişimsel noktaları bulunmaktadır), giderek muhafazakâr tutumun İslamcılıkla karıştırıldığı bir söylem haline gelen Milli Görüş akımı içerisinde siyasallaşır.

İktidar, muhafazakârlar açısından kaçırılmaması gereken rövanşist bir fırsat iken, İslamcılar açısından idealist bir imkândır.

Doğal olarak bu imkândan yararlanacak olan büyük ölçüde muhafazakârlar ve fırsatçılardır.

Kemalist Cumhuriyet ise padişahlık sonrası Anadolu'da Milli Müdafaa Cemiyetleri etrafında ortaya çıkan demokratik girişimlerin önünü keserek buradan itibaren süreci Jakoben bir kadronun iktidar kavgasına doğru sürükleyecektir.

Baskılanan bir toplum ve cesareti kadar inisiyatifini de yitirmiş bir entelijansiya ise ortaya ne bir direnç ne de akilane bir tutum koyabilir.

Cumhuriyetin otoriterliği padişahlıktan sadece biçimsel bir farka sahiptir. Dolayısıyla da her ne kadar bu kadronun demokratikleşmek gibi bir kaygısı olmasa da geriye doğru bakışlar hep bir demokratik cumhuriyete geçiş ihtimalinden söz eder.

Ancak burada da demokrasiden anlaşılan biçimsel bir çok partili sistemdir. Yoksa çoğulcu, katılımcı, farklılıkların temsiline açık bir sistem değil.

Baskılanan İslamcı, Alevi, Kürt ve sosyalist kesimlerin mücadeleleri zamanla sistemi değişime zorlayacak ve dünyadaki değişimlerle koşut bir biçimde kimi kazanımlar sağlansa da, sistem otoriter ve ulusçu çizgisini koruyacaktır.

Cumhuriyet ile dindarlığın anlaşamadığı nokta din ve devlet ilişkileri ya da laiklik meselesinde ifade edilir olsa da, sorun daha karmaşık ve derindir.

Modernleşme görüntüsü altında sürdürülen, Bizantinist geleneğin ve Osmanlılığın dinin devlete tâbi olduğu otoriteryanlığıdır.

Süreç içerisinde cılız bir çaba olarak beliren sivilleşme ve demokratikleşme arzuları ise kriz sonrasının öfkeli ve ırkçı tepkilerine maruz kalarak hep ertelenir.

Oysa bu, vakti zamanında Ömer bin Abdülaziz'in zikrettiği şura sisteminin günümüz lisanıyla ifadesinden başka bir şey değildir.  

Ne var ki baskın eğilim dinin ve toplumun devlete tâbi olduğu geleneksel bir anlayıştır ve bu anlayışın biçimselliği açısından Mustafa Kemal, en başından beri muhafazakârlardan değişen düzeylerde de olsa destek görmüştür.

Devletin biçiminin değişmesine koşut bir biçimde dindarlığın biçiminde de kimi değişmeler olsa da, bu değişimin küresel bir tarafının olması da dikkatlerden kaçırılmamalıdır. 

Cumhuriyetin ikinci yüz yılına girilirken demokratikleşmeye ve sivilleşmeye doğru küçük bazı adımlar atıldığı gibi dindarlarla da giderek daha barışık bir çizgiye gelinmiştir.

Otoriterlik biraz yumuşamış, dindarların devlete desteği ve yakınlığı artmış, Kemalizm geri çekilse de dindarların teveccühünü kazanarak muhafazakâr bir itidale gelinmiştir.

Şüphesiz Kemalizm'in günümüzde pek farkına varılmayan bir muhafazakârlığı ve dindarların ise dikkate alınmayan bir cumhuriyetçiliği vardı. 

Yüz yıl öncesinin köylüleri gibi günümüzün de kahır ekseriyeti asgari ücretli olan emekçilerinin temel mevzuu ise bunlar değil elbette.

Halk görece olarak daha siyasallaştığı gibi daha dindar ve daha Batılı. Oldukça biçimsel olan bir modernlik ise tüketici bir vasatı aşamamakta.

Dolayısıyla da sistemin daha demokratik, adil ve hakkaniyetli olabilmesi için gereken toplumsal gayretlerden de yoksunuz ve bu, iktidar seçkinleri açısından çok da umursanan bir hâl de değil. 

Siyasal oyunun dar bir seçkinler zümresiyle ve neredeyse yönetenlerle sınırlandığı bir zihniyet ikliminde bağımsızlaşma özgürleşmeyi getirmediği gibi, laikleşme de düşünselliği etkinleştirebilmiş değil.

Taklidin yerini özgün bir yaratıcılık alamadığı gibi, üniversiteler de medreselerden daha faal bir bilimsel ve düşünsel iklimi sağlayamadı.

Dinî kurumlar ve cemaatler kadar partiler ve üniversiteler de katı bir otoriterlikle malul.

Okuma oranı artsa da okurların niteliği artmadığı gibi şehirleşme oranı da şehirliliği, şehir kültürünü artırabilmiş değil.

Yazının orijinali için bakınız:https://www.indyturk.com/node/678211

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
1 İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık2 Zalimlerden Berî Olmak3 NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık4 Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi5 Göller Bölgesinde Bir Ada6 YAZILARRaiyyetten İnsaniyete7 Faşizm mi, İnsaniyet mi?8 Kötülüğün Sıradanlığı9 JEOPOLİTİK BOŞLUK VE SÖMÜRGECİ TASALLUT10 COĞRAFYAYI ÖRGÜTLEMEK: BARBARLAR VE AKİLLER11 İMKANSIZ DEVLET12 KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK13 ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK14 İMRALI’YA GİTMEK15 Küresel Statükonun Sarsılması ve Zohran Mamdani16 İki Direniş Biçimi ve Barış17 Gazze, Rojava ve Zeytin Ağacı18 Türkiye ve İsrail19 Gazze ve Dost Bildiklerin Sessizliği20 NEOFAŞİZM21 Başka Türlü Yapmak22 Yozlaşma ve Çöküş23 Silahları Yakmak24 İsyan Bile Değil25 Küresel Savaş ve Stratejik Akıl26 Meal/Çeviri Çabaları ve Anlamanın Askıya Alınması27 İLK MÜSLÜMANLAR28 İSLAMCILIK ÜZERİNE29 Barış ve Şükran30 Düşündürücü Bir Veda31 Hakikat Nerede32 Savaş Siyasete Dahil(mi)dir33 Demokratik Konfederalizmden Demokratik Siyasete34 Öcalan’ın Çağrısı35 SÖZÜ SAVAŞA BENZER36 GAZZE VE SURİYE: BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK37 Egemen bakışın açmazı38 Ezilenlerin çelişkisi39 Sömürgecilik40 Eleştirel özgürlük ve ahlak41 Gösteri Toplumu42 Göçmenler, köylüler ve madenler43 Trajik bir mesele olarak Filistin ve soytarılar44 Taha Abdurrahman45 Sörfçü ve göçebe46 Dayanışma ve kapitalistleşme47 Doğru soruları soramamak48 Göçmenler, kitleler ve linç kültürü49 Filistin direnişi ve sivil itaatsizlik50 Siyasal ahlak51 Fırtına öncesi sessizlik52 Her Dem Yeni Doğarız53 Nükleer silahlanma ve güç zehirlenmesi54 Adalet ve Hakkaniyete Dair55 Yollar ve tarihsicilik56 İhtişam ve sefalet57 İbrahim ve Odysseus58 Yoksullaşma tepkisi, Gazze öfkesi59 VİCDAN MAHKEMESİ60 Yaşama Sevinci61 Heterotopik bir mücadele alanı olarak başörtüsü62 Adaletin dağıtımı, dağıtımın adaleti63 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (2)64 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (1)65 Dilde yurtlanmak (1)66 Fair Play67 Neden68 Siyasal ihtiras69 FİLİSTİN VE HAC70 Sömürgecilik ve maduniyet71 Osmanlı ve cumhuriyet72 KURU OTLAR VE TAŞRA73 Sınırlarda dolaşmak74 İSRAİL75 Gazze'de dile gelen76 Filistin direnişi ve Hamas77 Yeni sömürgecilik78 Savaş ve barış79 Aykırı bir muhafazakâr: Heidegger80 Gandi ve şiddet dışı direniş81 Politikacı, göçmen ve şair82 Nietzsche, Tolstoy ve iyilik83 Trajedinin felsefesi: Dostoyevski ve Nietzsche84 Dini Anarşizim85 Jean Paul Sartre ve özgürlük86 Madunun dili, öfkesidir87 Göçebe tutum88 İttihatçılık ve demokrasi89 Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka90 Yollara çıkma vakti91 Müslümanlar, ahlak ve Avrupa92 Islam ve çagdaslik gerilimi93 Islamciligin sagcilasmasi ve ayrilan yollar94 ORUÇLA GELEN95 Pastorallik Fikri ve Raiyetten Insaniyete Dogru Siyaset96 Sessizlik ve Bagis97 Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoglu (1)98 Paylasma ve Körlük99 Sedat Yenigün Üzerine100 Bayram
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!