KURU OTLAR VE TAŞRA

Kuru Otlar Üstüne "taşra"ya, taşralaşmaya dair bir uç mekânda, karmaşık çatışmaların yaşandığı bir köy okulunda yoğunlaşsa da bu mekân şehre, oradan Türkiye'ye ve hatta Doğu-Batı çatışmasına dek yayılabilir.
KURU OTLAR VE TAŞRA
Ümit AKTAS
Ümit AKTAS
Eklenme Tarihi : 28.11.2023
Okunma Sayısı : 1033

Kuru otlar ve taşra

Kuru Otlar Üstüne "taşra"ya, taşralaşmaya dair bir uç mekânda, karmaşık çatışmaların yaşandığı bir köy okulunda yoğunlaşsa da bu mekân şehre, oradan Türkiye'ye ve hatta Doğu-Batı çatışmasına dek yayılabilir.

Küresel sistemin baskıladığı bir halkın içerisine düştüğü ve sorunlarını çözemez bir hale gelerek cari dünyanın kıyılarına doğru itildiği bir bocalama hali, insanları da kapandıkları nişlerde bir boğuntuya doğru sürükler.

Tutunacak umudu üretemeyen bir bunalım, geride tepkisel ve sinik bir ayakta kalma güdüsünden başka bir şey bırakmaz.

Kıstırıldıkları bu köşe, artık kaçamadıkları, kimi hayallerle beslense de bunun da bir çare olamadığının bilinciyle olağan dünyaları çığırından çıkaran bir mahkûmiyet gibidir ve orada ancak birbirlerinin hayatlarını kemirerek, hayallerini çalarak ayakta kalmaya çalışırlar. 

Ardı ardınca uğradığı saldırılarla ve baskılarla giderek daha da madunlaştırılan, dünyanın kıyısına doğru itilen, insan olma şartlarından uzaklaştırılarak pes etmeye zorlanan Filistin halkının durumu da bir tür taşralaş(tır)ma mevzusu değil midir?

Sömürgeciliğin sürmekte olduğunu alenileştiren bu kriz noktaları, baskılanan İslam dünyası kadar, araçsallaştırılan Yahudileri de İsrail aracılığıyla madunlaştırmakta ve her iki toplum da giderek bu taşralaşma girdabında boğulmaktadır.

Sömürgecilik tarafından ihdas edilen bu yeni strateji, yerel halkların direncini püskürtmeyi imal edilmiş yerli güçlere bırakarak, emperyal müdahaleleri bir kriz yönetiminin bahanesi haline getirmektedir.   

Hatta başladığı noktadan tam aksi bir yöne evrilen, geride olumlu hiçbir tortulanış bırakmayan Arap Baharı ya da çözüm süreci de bir tür taşralılığın, eline geçen her türlü fırsatı ve değeri harcayan nobran bir kıymet bilmezlik tarafından heba edilmiş hayallerin hüzünlü birer öyküsü değil midir?

Sorunların çözümünü silahlı çatışmalara havale eden bu insanca bir konuşmayı, paylaşmayı, müzakereyi, anlaşmayı ve krizleri aşmayı bilememe halleri tipik taşralılık zaafları değil midir? 

Cumhuriyet de bir açıdan köylere kapatılmış bir halkı buradan medeniliğe doğru taşımaya çalışsa da bu konuda belli bir açıklığa ve uzlaşmaya varamadığı için geride yarım yamalak hikâyeler bıraktı.

Taşranın mukimleri olan köylüler, şehirlerde sadece ucuz işgücü haline geldiler ve ardından fatihler gibi döndükleri köylerine götürdükleri de yine o üzerine bir cila çekilmiş ve daha da yozlaştırılmış taşralılıktan başka bir şey değildi.

Esasında ise taşra(lılık), doğrudan köyle ve şehirle ilgisi olmayan bir ruh hali, bir tür ruhsal daralmışlıktır.

Öyle ki bu daralmışlıktaki durağanlık, bir türlü kendisini ifade edememe ve açığa vuramama, her şeye sinmiş bir sakınganlık ve sıkıntı, bu daralmışlıktan çıkamama hali, söylemler kadar yüzlere de yansır ve davranışları sakınımlı kılar. İnsani ilişkiler klişe sözcükler ve tavırlarla sınırlanır.

Bunu aşabilmenin yolu içki sofraları olsa da, orada da muhabbet ancak öfke patlamaları ve kavgalarla sürdürülür.

Öyle ki bu artık "umut etmenin yorgunluğu"nun bile hissedilmediği bir lakaydinin çürüttüğü hayatlardır.

Kışın şiddeti, hayatın gözeneklerine dek sinmiş ve yegâne olağan bir ilişki biçimi haline gelmiş olan gündelik şiddet gibi her şeyi bürür, susturur ve tanınmaz kılar.

Sinik ve sakınımlıdır insanlar bu olağan şiddet karşısında ve ancak tepkilerle kendilerini gösterirler.

Bireysel duygular ve tutkular bastırılır ve gizlenir. Belki zayıf bir gerçekleşme umudu vardır gizli saklı hayallerin ve o da talihin kapıyı çalmasını bekler.

İstisnai bir biçimde kamusal alana dahil olan kadınların ötesindeki toplum eril bir yüze (öfke ve sertlik) ve dile (argo ve otoriterlik) sahiptir.

Dolayısıyla da duygular ve tutkular kadar kamusallık da bu erillik tarafından belirlenmekte ve bu zımni benimseyişin dışındaki söylemler, tâbi olunan bir kıstırılmışlıkla müraileşen bir denge tarafından içeride tutulmaktadır.

Tıpkı kar gibi her şeyi örten bu sessizliğin arasında parıldayan o kısacık güneşler ve patlayan çiçekler gibi beliren bastırılmış duyguların nasıl ifade edileceği ise bir türlü bilinemez.

Susmaktır belki en iyi çare veya yüzünü, bakışlarını ötelere, kar tipilerinin gizlediği ötelerdeki bir kurtuluşa çevirmektir ki bu Şehir (İstanbul) olabileceği gibi Dağ (gerilla) da olabilir. 

Her ne kadar askerler gözükse, gerillaya dair söylemler ortalıkta dolaşsa ve hatta çatışma sesleri gelse de bunlar dış sınırları değil, iç sınırları, parçalanmışlıkları ve çatışmanın adeta bir oyun haline geldiği bir içli dışlılığı da imler.

Kayıplar ortalıkta bir gölge gibi dolaşmakta ve muhabbet meclislerinin görünmeyen müdavimleri olmaktadırlar.

Devletle örgüt arasındaki geçişkenlikler bir çelişki ya da geçicilik olmayıp adeta olağan hayatın bir parçasıdır; bilinç ile bilinçdışı ya da benlik kurgusu ile ötekilik gibi.

Filmin mekânı bir Kürt köyü olsa da orada filmde bolca geçen Türkçe küfürler gibi kazara da olsa ağızdan kaçırılmış hiçbir Kürtçe lafız duyulmaz.

Kürtlüğe ve Aleviliğe dair imalar oldukça dolaylıdır ve bu içselleştirilmiş bir madunluğun işaretidir. Tıpkı bunun gibi dine dair de bir bahis yoktur.

Sözgelimi bir Alevi dedesi, bir imam veya karakterlere dağıtılmış olan kültürel çeşitliliğe saçılmış bir dindarlık.

Bunlar arkalarında soluk izler bıraksalar da adeta hayattan uzaklaşmıştır. Görünürlükleri yapay ve yok mesabesindedir.

Ücra bir köy okulunda, kıstırıldıkları bu bungunluğun ve bir türlü bitmek bilmeyen kışın sonrasında baharın yüzünü gösterdiği o kısacık ama şiddetli güzellik gibi beliren öğrencisi Sevim'in yüzünde, Samet'i bu taşradan/taşralılaşmaktan çekip çıkaran bir hayal belirse de o da sıçranılamayan bir aşkınlık olarak heba edilir.

Geride kalan kösnül bir günü kurtarma ve sinik zaferlerle oyalanma çabasıdır. Tam da o sırada karşısına çıkan, devrimci mücadelesinde ayağını kaybederek taşraya dönen Nuray da kendine özgü bilgeliğine rağmen yine o sıçramayı sağlayamaz.

Alınan dersler hoyratça harcanır ve adsız köylüler gibi hayata eklenen birer fotoğraf karesi olarak unutulur gider.

Ne var ki bu taşralı fırsatçılıklar, karın örttüğü izler gibi geride gün olup hatırlanacak yaralar bırakarak unutulmuşluğa bırakılan çiğnenmiş umutlardır. 

Taşralılığı aşmaya çalışan yegâne sıçrama biçimi dostluk ya da aşktır belki ama o da taşraya sıkışmış bir ruhun haraplığında sadece bir kurtuluş ideolojisinin naifliğindedir.

Bitmek bilmeyen o dördüncü yılın kışındaki yegâne bahar Sevim'in o çocuk yüreğindeki masumiyetin yansıdığı simasındaki beklenmedik olgunluk ve safiyettir.

Bunun anlamını ve değerini bilemeyen öğretmeni Samet açısından mesele ise ne yapıp edip taşranın kuru otlarına karışıp, yitip gitmemektir.

Ama kendisini bu kıstırılmışlıktan kurtarmaya çalışırken o denli hoyrat, zaman zaman çevresine yansıttığı entelektüelliğine karşı o denli zalimdir ki, devrimci geçmişini diri tutmaya çalışan Nuray'ın jestini bile heba eder ve adeta her şeyden bihaber cahil bir simaya dönüşür.

Nuray'a safiyane bir ilgi duyan arkadaşı Kenan'ın yüreğindeki arılık kadar Nuray'ın ideolojik kavgaların çemberinden geçmiş ama artık içine çekilmiş bilgeliği karşısında Samet, buraya, "taşra"ya ait olmasa da, burada yaşamayı seçmiş ve aslında da oralı olan karakterler karşısında taşralılığın, dahası kendisini kurtarmak için dünyayı yaksa umursamayan hasetçiliğin en bariz misalidir.  

Nihilizm belki de daha en başından taşralılıkla ideolojik yorgunluğu birleştiren bir resim gibi yerleşir sahneye. Samet'in fırsatçılığı, güvenilemezliği, iyilikle boş vermişlik arasındaki gelgitleri, sıradanlaşmışlığa karşı direnişindeki kinik tavırları, o hantal duruşunun ardında gizlediği düşünsel gerilimleri, farklı uğraklardan geçmiş bir maceranın gelip de tıkandığı, kendisi kadar aşinası olduğu toplumu bir türlü aşamayışı işgal eder bu sahneyi.

Kaldı ki, aşsa ne olacaktır? Nasıl bir umut, bir hayal kalacaktır geriye? Her şey anlık ve bir kullanımlıktır. Bir zamanlar uğraştığı resimler sadece bakılmak, ideolojilerse takılmak içindir.

Üstüne üstlük tüm hayatı şiddeti altında donduran kış, bir karabasan gibi basar insanların üstüne ve tüm sair sorunları fantezileştirir. İnsanlar orada, baharın kısacık güneşinin gülümseyişindeki gibi bir göz açıp kapayıncaya dek yeşerip solan, umursuzca ezilip geçilecek, geride bırakılacak, onun geleceğinde hiçbir tortusu kalmayacak kuru otlardan ibarettir. 

Orayla, oradaki hayatın gerçekliğiyle hiçbir bağı olmayan, yaşadığı hayatın, ânın ötesine inanmayan, geleceğe dair bir umudu da bulunmayan bakışları, fotoğrafları karıştırır gibi yorgunlukla dolaşır ortalıkta.

Derinliksiz, yüzeysel bir hayattır yaşadığı ve sadece fanteziler, gelgeç ve anlık ilişkiler vardır ve bunlar kendisini taşranın cehenneminden kurtaran esintilerdir.

Tüm ihtişamıyla ufukta görünüp kaybolan bir manzara olarak dağ, uzak bir siluetten ibarettir. Tıpkı baharın ansızın gelip geçen ve geride sadece kurumuş otlar bırakan o elde tutulamazlığı, hayatın içine sokulamazlığı; tıpkı insanların başlarının üzerinde dalgalanan imkânsız bir aşk ya da hayaller gibi.

Umursuzca çiğnediği o otlarla birlikte kendisinin de kuruduğunun ise farkına varmamakta, varsa da aldırmamaktadır.

O saldırgan ve çürütücü nihilizmi ancak başkalarının hayallerini, umutlarını çaldıkça hayat bulur; kendisinde kuruyan yaşam pınarını onlardan soğurur. 

Bu ise kelimenin tam anlamıyla bir birey(ci)lik de değil, sadece kendisini ısrarla dışarıda tutma çabasıdır; nasılsa içine düştüğü hayatın dokusunun üstüne bulaş(tırıl)mamasına dair bencilce bir korkaklıktır.

Esasında ise korunmaya değer bir şey de kalmış değildir. Karşısında bir duvar gibi yükselen de etrafındaki o kamusal yüzlerden ziyade atama kararını kendisine lütfedecek ve onu taşradan çekip çıkaracak olan ve bir türlü karşılaşmak, hesaplaşmak istemediği devlet'tir.

Yazının orijinali için bakınız:https://www.indyturk.com/node/676991/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/kuru-otlar-ve-ta%C5%9Fra

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
1 İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık2 Zalimlerden Berî Olmak3 NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık4 Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi5 Göller Bölgesinde Bir Ada6 YAZILARRaiyyetten İnsaniyete7 Faşizm mi, İnsaniyet mi?8 Kötülüğün Sıradanlığı9 JEOPOLİTİK BOŞLUK VE SÖMÜRGECİ TASALLUT10 COĞRAFYAYI ÖRGÜTLEMEK: BARBARLAR VE AKİLLER11 İMKANSIZ DEVLET12 KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK13 ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK14 İMRALI’YA GİTMEK15 Küresel Statükonun Sarsılması ve Zohran Mamdani16 İki Direniş Biçimi ve Barış17 Gazze, Rojava ve Zeytin Ağacı18 Türkiye ve İsrail19 Gazze ve Dost Bildiklerin Sessizliği20 NEOFAŞİZM21 Başka Türlü Yapmak22 Yozlaşma ve Çöküş23 Silahları Yakmak24 İsyan Bile Değil25 Küresel Savaş ve Stratejik Akıl26 Meal/Çeviri Çabaları ve Anlamanın Askıya Alınması27 İLK MÜSLÜMANLAR28 İSLAMCILIK ÜZERİNE29 Barış ve Şükran30 Düşündürücü Bir Veda31 Hakikat Nerede32 Savaş Siyasete Dahil(mi)dir33 Demokratik Konfederalizmden Demokratik Siyasete34 Öcalan’ın Çağrısı35 SÖZÜ SAVAŞA BENZER36 GAZZE VE SURİYE: BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK37 Egemen bakışın açmazı38 Ezilenlerin çelişkisi39 Sömürgecilik40 Eleştirel özgürlük ve ahlak41 Gösteri Toplumu42 Göçmenler, köylüler ve madenler43 Trajik bir mesele olarak Filistin ve soytarılar44 Taha Abdurrahman45 Sörfçü ve göçebe46 Dayanışma ve kapitalistleşme47 Doğru soruları soramamak48 Göçmenler, kitleler ve linç kültürü49 Filistin direnişi ve sivil itaatsizlik50 Siyasal ahlak51 Fırtına öncesi sessizlik52 Her Dem Yeni Doğarız53 Nükleer silahlanma ve güç zehirlenmesi54 Adalet ve Hakkaniyete Dair55 Yollar ve tarihsicilik56 İhtişam ve sefalet57 İbrahim ve Odysseus58 Yoksullaşma tepkisi, Gazze öfkesi59 VİCDAN MAHKEMESİ60 Yaşama Sevinci61 Heterotopik bir mücadele alanı olarak başörtüsü62 Adaletin dağıtımı, dağıtımın adaleti63 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (2)64 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (1)65 Dilde yurtlanmak (1)66 Fair Play67 Neden68 Siyasal ihtiras69 FİLİSTİN VE HAC70 Sömürgecilik ve maduniyet71 Osmanlı ve cumhuriyet72 KURU OTLAR VE TAŞRA73 Sınırlarda dolaşmak74 İSRAİL75 Gazze'de dile gelen76 Filistin direnişi ve Hamas77 Yeni sömürgecilik78 Savaş ve barış79 Aykırı bir muhafazakâr: Heidegger80 Gandi ve şiddet dışı direniş81 Politikacı, göçmen ve şair82 Nietzsche, Tolstoy ve iyilik83 Trajedinin felsefesi: Dostoyevski ve Nietzsche84 Dini Anarşizim85 Jean Paul Sartre ve özgürlük86 Madunun dili, öfkesidir87 Göçebe tutum88 İttihatçılık ve demokrasi89 Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka90 Yollara çıkma vakti91 Müslümanlar, ahlak ve Avrupa92 Islam ve çagdaslik gerilimi93 Islamciligin sagcilasmasi ve ayrilan yollar94 ORUÇLA GELEN95 Pastorallik Fikri ve Raiyetten Insaniyete Dogru Siyaset96 Sessizlik ve Bagis97 Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoglu (1)98 Paylasma ve Körlük99 Sedat Yenigün Üzerine100 Bayram
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!