ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK

7 Aralık günleri, İstanbul’da, Ortadoğu’da Barışı Aramak konulu uluslararası bir toplantı düzenlendi. Bu toplantı, yıllar önce bölgedeki toplumları birbirine yakınlaştırmak ve aralarındaki meseleleri müzakereler yoluyla çözerek barışa bir yol açmak için başlatılmış olan Doğu-Batı konferansını yeniden canlandırmak için bir girişimdi
ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK
Ümit AKTAS
Ümit AKTAS
Eklenme Tarihi : 11.12.2025
Okunma Sayısı : 286

ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK

7 Aralık günleri, İstanbul’da, Ortadoğu’da Barışı Aramak konulu uluslararası bir toplantı düzenlendi. Bu toplantı, yıllar önce bölgedeki toplumları birbirine yakınlaştırmak ve aralarındaki meseleleri müzakereler yoluyla çözerek barışa bir yol açmak için başlatılmış olan Doğu-Batı konferansını yeniden canlandırmak için bir girişimdi. Toplantıya Arap ülkeleri, İran ve Avrupa ülkelerinden katılan davetlilerle özellikle Suriye ve Filistin meselesi ve Siyonizm sorunu, İran Devrimi, Barış Süreci gibi bölgesel meseleler yanında toplumsal sorunların çözümünde şiddetin kullanımı ve barışçı yollar, demokratikleşme gibi meseleler tartışıldı. Oldukça ilgi gören bu girişim umulur ki yeni bir toplumsal ve siyasal yönelimin de başlangıcını oluşturur.

Bu toplantının ilk oturumu olan, Ortadoğu’da Yeni Düzen Arayışı: Demokrasisiz barış Mümkün mü? oturumunda yaptığım değerlendirmem şöyle:

Sömürgecilikle anılan 20. yüzyıl tarihi, Theodor Adorno’nun vurguladığı gibi, vahşetten insaniyete değil, sapan taşından atom bombasına giden tarihin en kanlı çağıdır. Bu yüzyıl içerisinde sömürgecilikle tam olarak hesaplaşılamadığı gibi, bundan çıkışın yol haritası da yine büyük ölçüde sömürgeci bakışla belirlenmiştirKemalist ulusalcılıklar ve Marksist sosyalizmlerle. Ki her iki model de kendi kurtuluşlarını silahlı savaşımlarla vererek sair halkları da aynı yola çağırır.  Öyle ki mesela Franz Fanon bile silahlı savaşımı sömürge halklar için sağaltıcı bir yol olarak görür. Beri yandan silahlı mücadeleyi olumlamayan mesela Rosa Luxemburg ya da Cevdet Said gibilerinin bakış açısı ise giderek itibarını yitirir. İnsanlığın o uzun ve kanlı tarihinin mirası olan ama henüz hakkında aklı başında hesaplaşmalar yapılmamış olan bu şartlar altında, silahlı mücadele kurtuluşçu ve özgürleşmeci savaşımların neredeyse mümkün yegâne biçimi olarak görülmeye devam edilmektedir.   

Oysa aynı yüzyıl içerisinde, Hindistan gibi devasa bir ülke, Gandi ve yoldaşı Abdülgaffar Han öncülüğünde verilen uzun bir silahsız mücadele akabinde bağımsızlığına kavuşmuştur. Güney Afrika’da başlayan ve silahlı mücadele ile başarılı olamayan özgürleşme mücadelesi ise silahsız bir yolla başarıya ulaşır.  İran İslam Devrimi de silahsız bir mücadeleyle sürdürülür. Filistin mücadelesinin en etkili olduğu süreç de yaklaşık on yıl süren Birinci İntifada dönemidir. 

Kısacası toplumsal bir mücadelenin etkili olabilmesinin yegâne yolu silahlı mücadele olmadığı gibi, silahlı mücadele bırakın bir halk için sağaltıcı bir çare olmayı, çoğu kez geride, sürdürdüğü şiddet sarmalından çıkamayan toplumlar bırakır. Öte yandan bu yöntem sömürgeci güçlerin silahlarına aynı yoldan cevap vermek gibi bir ezbere ve taklide dayandığından ve ihtiyaç duyulan silahlar da sömürgecilerden tedarik edildiğinden, egemen ve barbar güçlerle bağımlılık ilişkisi çaresiz devam eder.

Silahlara koşullu bir, barış için savaş kavramı, sadece bir oksimorondur. Silahlarla verilen savaşlar gerçekte toplumları sahici bir barıştan uzaklaştırır ve düşmanlıkları daha da çoğaltır. Barış için sürdürülecek yegâne insani yol ve yöntem, silahsız mücadele yollarıdır.  F. Nietzsche kadar Ali Şeriati’ye göre de gerçek bir savaşım, silahsız bir mücadeleye dayanır. Ki aynı yol Tolstoy, Gandi, Nelson Mandela, Martin Luther King ve Malcolm X tarafından da savunulur.

Postkolonyal ulusalcılıklar ise görece bağımsızlıklara kavuşsalar da, çizdikleri o yapay sınırlarla asla sonu gelmeyen bir savaşlar silsilesine ve bağımlılık ilişkisine yol açmışlar ya da sürüklenmişlerdir. Sömürgeciler tarafından Ortadoğu olarak tanımlanan Afro-Avrasya kıstağındaki toplumlar da, bu anlamsız sınırlar yüzünden yüz yıldır yine sömürgecilerden tedarik ettikleri silahlarla birbirleriyle savaşı sürdürmekteler. 

Çağımıza yaraşır olan ise bu değil. Sınırların şeffaflaştırıldığı, sorunların müzakerelerle çözümlendiği, toplumu mülkleştiren otokrasilerin tasfiye edildiği konfederatif birlikteliklerdir. Zira her biri kanlı savaşımlara yol açan bu sınırlar yapay, toplumsal gerçekliklerden uzak, halkları bölen, düşmanlaştıran ve barıştan uzaklaştıran mayın tarlalarıdır. Aklı başındaki insanlar ortak çözümleri bulmak kadar barış içerisinde yaşamayı da becerirler. Ancak bunun için ulusalcı zorbalıkların baskısından kurtulunması gerekir. 

Elbette ki sorun zorbalıklardan kurtulmakla bitmemekte. Asıl olanı birbiriyle boğuşmaksızın bir arada yaşayabilmenin yolunu bulabilmek. Avrupa işte bunun için demokrasiye ve sınırların önemsizleştirildiği bir birliğe yöneldi. Michel Foucault, Batı siyasetinin kökeni üzerine yaptığı araştırmalarında, demokrasinin cumhuriyetçi damarını Atina’ya dayandırırken, toplumcu damarı ise nübüvvet havzasına, pastoral yönetime dayandırır. Atina’daki yönetim biçiminde egemen sadece üretim araçlarından sorumlu iken, nübüvvet havzasındaki peygamberin ihtimamı ise toplum üzerindedir. Toplumcu damarın dayandığı pastoral yönetime nihai biçimini veren ise Hz. Muhammed’dir. Orada da aksayan, ilişkilerin bir çoban-sürü ilişkisini andırmasıdır. Bakara Suresinde bahsedilen raina ve unzurna ifadesi, toplumla peygamber arasındaki ilişkinin bir raiyet yani çoban ve sürü ilişkisine değil, insaniyet ilişkisine dayandırılmasına, yani birlikte düşünüp birlikte eylemeye dair bir uyarıdır. Ne var ki bu uyarının önü Muaviye’nin, ilhamını Sasaniler ve Bizans’tan alan teokratik ve otokratik yönetimi tarafından kesilir.  

Şûra’nın yani birlikte düşünme ve birlikte eylemenin siyasetten ve hayattan silindiği bu süreç, Müslümanları birlikte iş yapma pratiklerinden de uzaklaştırdığı gibi özsel etkinliklerini de engeller. Onların boyun eğdiği teokratik ve otokratik zorbalıkları aşma çabası ise Batı dünyasındaki cumhuriyetçi ve toplumcu siyasal arayışlarda ortaya çıkar. Ne var ki Avrupa birliği öncesinin egemen devletleri büyük ölçüde ulusalcı ve ırkçı tezlerin baskısı altında olup, bu örneklikler Kemalist ve Leninist yordamlarla Batı dışı toplumlara da taşınmıştır. Sömürgeci baskıların zoruyla Hindistan ve Osmanlı bölgeleri parçalanarak buralardaki halklar ulusalcı düşmanlıklara bölünmüştür. 

Bu tür ırkçı ve sınıfçı etkilerin aşılması için yerel birlikteliklere, demokratik özerkliklere ve toplumcu çoğulluklara ihtiyaç bulunmakta. Özellikle de şûra sistemi üzerinde yeniden durulmalı ve bu tarihsel miras, çağdaş birikimlerle birlikte düşünülerek, otokratik ve teokratik temel tarihsel aksamanın telafisi sağlanmalıdır. Toplumsal ve siyasal sorunlar savaşlar ve silahlı çatışmalarla değil, müzakereler ve benzeri barışçı yöntemlerle çözülmelidir. Ki bu herkesin azami fayda sağlayacağı ve asgari zarara uğrayacağı bir yoldur. Düşünsel, toplumsal ve siyasal pratiklerin yenilenmesine dair bu çaba, oldukça geç kalan ama sağaltıcı olabilecek yegâne tutumdur.

Yazının orjinali için bakınız:https://www.haberdurus.com/kose-yazilari/ortadoguda_barisi_aramak-5305.html

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
1 JEOPOLİTİK BOŞLUK VE SÖMÜRGECİ TASALLUT2 COĞRAFYAYI ÖRGÜTLEMEK: BARBARLAR VE AKİLLER3 İMKANSIZ DEVLET4 KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK5 ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK6 İMRALI’YA GİTMEK7 Küresel Statükonun Sarsılması ve Zohran Mamdani8 İki Direniş Biçimi ve Barış9 Gazze, Rojava ve Zeytin Ağacı10 Türkiye ve İsrail11 Gazze ve Dost Bildiklerin Sessizliği12 NEOFAŞİZM13 Başka Türlü Yapmak14 Yozlaşma ve Çöküş15 Silahları Yakmak16 İsyan Bile Değil17 Küresel Savaş ve Stratejik Akıl18 Meal/Çeviri Çabaları ve Anlamanın Askıya Alınması19 İLK MÜSLÜMANLAR20 İSLAMCILIK ÜZERİNE21 Barış ve Şükran22 Düşündürücü Bir Veda23 Hakikat Nerede24 Savaş Siyasete Dahil(mi)dir25 Demokratik Konfederalizmden Demokratik Siyasete26 Öcalan’ın Çağrısı27 SÖZÜ SAVAŞA BENZER28 GAZZE VE SURİYE: BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK29 Egemen bakışın açmazı30 Ezilenlerin çelişkisi31 Sömürgecilik32 Eleştirel özgürlük ve ahlak33 Gösteri Toplumu34 Göçmenler, köylüler ve madenler35 Trajik bir mesele olarak Filistin ve soytarılar36 Taha Abdurrahman37 Sörfçü ve göçebe38 Dayanışma ve kapitalistleşme39 Doğru soruları soramamak40 Göçmenler, kitleler ve linç kültürü41 Filistin direnişi ve sivil itaatsizlik42 Siyasal ahlak43 Fırtına öncesi sessizlik44 Her Dem Yeni Doğarız45 Nükleer silahlanma ve güç zehirlenmesi46 Adalet ve Hakkaniyete Dair47 Yollar ve tarihsicilik48 İhtişam ve sefalet49 İbrahim ve Odysseus50 Yoksullaşma tepkisi, Gazze öfkesi51 VİCDAN MAHKEMESİ52 Yaşama Sevinci53 Heterotopik bir mücadele alanı olarak başörtüsü54 Adaletin dağıtımı, dağıtımın adaleti55 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (2)56 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (1)57 Dilde yurtlanmak (1)58 Fair Play59 Neden60 Siyasal ihtiras61 FİLİSTİN VE HAC62 Sömürgecilik ve maduniyet63 Osmanlı ve cumhuriyet64 KURU OTLAR VE TAŞRA65 Sınırlarda dolaşmak66 İSRAİL67 Gazze'de dile gelen68 Filistin direnişi ve Hamas69 Yeni sömürgecilik70 Savaş ve barış71 Aykırı bir muhafazakâr: Heidegger72 Gandi ve şiddet dışı direniş73 Politikacı, göçmen ve şair74 Nietzsche, Tolstoy ve iyilik75 Trajedinin felsefesi: Dostoyevski ve Nietzsche76 Dini Anarşizim77 Jean Paul Sartre ve özgürlük78 Madunun dili, öfkesidir79 Göçebe tutum80 İttihatçılık ve demokrasi81 Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka82 Yollara çıkma vakti83 Müslümanlar, ahlak ve Avrupa84 Islam ve çagdaslik gerilimi85 Islamciligin sagcilasmasi ve ayrilan yollar86 ORUÇLA GELEN87 Pastorallik Fikri ve Raiyetten Insaniyete Dogru Siyaset88 Sessizlik ve Bagis89 Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoglu (1)90 Paylasma ve Körlük91 Sedat Yenigün Üzerine92 Bayram93 Sorunsallikta Yasamak94 Cahillik95 Bulgur ve Adalet96 Din, Politika ve Felsefe97 20. Yüzyilin Paradigmasi ve Aliya98 Kamusallasma Sikintisi
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!