KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK

İngiliz Milletler Topluluğu veya resmî adıyla Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations), geçmişte Britanya İmparatorluğu'na bağlı ve günümüzde de Birleşik Krallık'ın parçası olan elli civarında ülkenin oluşturduğu uluslararası bir koalisyondur. Kral III. Charles, bunların on altısında devlet başkanı pozisyonundadır ve bunu atadığı genel valiler aracılığı ile sürdürür. Kral, İngiliz Milletler Topluluğunun da başkanıdır. Topluluğun nüfusu 2. 5 milyardır.” (Kaynak: Vikipedi)
KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK
Ümit AKTAS
Ümit AKTAS
Eklenme Tarihi : 2.01.2026
Okunma Sayısı : 331

KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK

İngiliz Milletler Topluluğu veya resmî adıyla Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations), geçmişte Britanya İmparatorluğu'na bağlı ve günümüzde de Birleşik Krallık'ın parçası olan elli civarında ülkenin oluşturduğu uluslararası bir koalisyondur. Kral III. Charles, bunların on altısında devlet başkanı pozisyonundadır ve bunu atadığı genel valiler aracılığı ile sürdürür. Kral, İngiliz Milletler Topluluğunun da başkanıdır. Topluluğun nüfusu 2. 5 milyardır.” (Kaynak: Vikipedi)

İngiliz sömürgeciliğinin bu mirası, en aleni bir kolonyal topluluktur ve onca olup bitene rağmen tâbilerini hâlâ biçimsel de olsa ortak bir topluluk bünyesinde tutabilmektedir. İşgal ettikleri Kuzey Amerika’daki yerli halkı katlederek topraklarına yerleşen ABD ise günümüz sömürgeciliğinin başat aktörü olsa da, egemenliği tâbilerince bu denli içselleştirilmediğinden -bunu da umursamadığından-, egemenliğini dünyanın birçok ülkesinde konuşlanan askeri üsleri ve birlikleri aracılığıyla sürdürmekte. İngiltere’yi efendi pozisyonunda tutan ise silahlı gücü değil, stratejik aklıdır. ABD ise silahların gücünü bu tür bir akla yeğlediği bir hoyratlık içerisinde, efendilik pozisyonunu askeri üsleri vasıtasıyla sürdürmekte. Her ne kadar bu konuda ABD kadar iddialı olmasalar da, Rusya ve Çin’in de kendilerine bağımlı tuttuğu toplumlar ve ülkeler bulunmakta.

Sömürgeciliğe karşı verilen savaşımlar sömürgecileri işgal ettikleri topraklardan çekilmeye zorlasa da, bu geriye çekiliş, sadece sömürgelerin isyanına dayanmayan, yerleşimci sömürgeciliğin de işgalin maliyetiyle ilgili olarak gerek gördüğü bir stratejik adımdır. Sömürgeleştirilen toprakları işgal etmenin (kolonyalizmin) maliyeti ve de bizzat bu topraklarda bulunmanın gereksizleştiği bir sömürü biçimine, yani sömürgeliğin içselleştirilmesine ve bağımlılığın derinleştirildiği gerek finans kapitalizme gerekse askeri ve endüstriyel bağımlılık aşamasına geçilmesiyle ilgili bir hesaplılık.

Walter Benjamin’e göre, madunların tarihi bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin istisna değil, kaide olduğunu söyler. Yaşadıklarının bir yazgıya dönüşmesine yol açan ise bu yazgıyı değiştirmenin düşünsel ve stratejik yetersizliklerinden ziyade silahlardan yoksunluklarına vermeleridir. İşte bu yüzden sömürgeciler çekilse bile, geride bıraktıkları ama onların üstünlüklerine dair kabulü içselleştiren sömürge halkları, öğrenilmiş bir çaresizlikle bağımlılıklarını sürdürürler. Aslında kendilerine özgü değerleri olsa da bu değerlerin altında bile ezilirler ama sonuçta değerler ezilmez, dünyanın başka iklimlerinde yaşar ve çiçeklenir.

Kendilerine bağımsızlık bahşedilmiş ve bu yeni duruma uyum sağlamaya çalışan tâbiler (madunlar), içselleştirdikleri o bağımlılık halinden bir türlü çıkamadıklarından, efendinin dilini konuşur, kriz anlarında onun aklına başvurur ve silahlar da dahil olmak üzere onun ürettiklerini kullanırlar. Gazze halkı gibi, bilincinde oldukları onurlarıyla direnç odakları oluşturmaya çalışanların tavrı ise tüm doğal dengeleri altüst eden ve âleme de ibret olan silahların şiddetiyle ezilir. Bu durumun görünürlüğü Şarm el Şeyh’teki toplantıda oldukça belirgindi. Orada uslandırılamayan bir yerelliğin (Filistin’in) sorumluluğu, uslandırılmış yerellikler tarafından üstlen(diril)ilirken Türkiye, Mısır ve Katar gibi bazı yerel seçkinlere de göreli bir rol atfedilir: bölgesel denetim ve temsilcilik rolü. Aslında bu, bir tür sürüklenmedir. Küresel kapitalizm kendi ivmesine uyum sağlayamayan yerellikleri bu tür temsilciler yoluyla baskılamakta ve sürüklemekte, denetimin yerel aktörlere verilmesiyle de tâbiliğin içselleştirilmesi kolaylaştırılmaktadır.

Bu durumun paradoksal aktörü ise o toplantıda bulunmayan İsrail’dir. İsrail yerleşimci sömürgecilikten yerelleştirilmiş/taşralaştırılmış sömürgeciliğe geçişteki bu paradoksal rolü nedeniyle çevresinde bir tehdit yaratsa da, tam anlamıyla sorunsallaştırılmış da değildir. Zira o her ne kadar üstesinden gelinemeyen bir silahlı güç olsa da, esasında finans kapitalizmin yaratıcıları olan Yahudilerin ulus devlete razı edilmiş halidir. Nasıl ki finans kapitalizm onların eseri ise onları yerleşimci sömürgeciliğe razı ederek bu topraklarda yerelleştirmek de küresel sömürgeciliğin marifetidir ve bu konuda Batı dünyasının tüm aktörleri mutabıktır. 

Öyle ki bu yolla, sömürgeciliğin en büyük ve kritik alanına (Afro-Avrasya kıstağına) uzaktan nüfuz edilmekte ve bu alandaki bağımlılık ilişkisi, yaratılan bu temsiliyet/vekâlet üzerinden denetlenmektedir. Çünkü denetim artık salt işgalciliğin yereldeki güçleri tarafından yürütülen statik bir ilişki biçimi değil, işlevsel kritik noktalar etrafında yaratılan krizler yoluyla sürdürülen dinamik bir ilişkidir. Ne var ki özellikle son Gazze direnişi akabinde, donatılmış olduğu tüm modern aygıtların şaşaasına karşı İsrail, şiddetin çıplaklaştırıldığı bir acımasızlığın etkisine rağmen, hiç olmadığı kadar taşralaş(tırıl)mıştır. Zira BM toplantı salonunda dinlenmediği gibi Filistin halkına uyguladığı acımasız şiddet nedeniyle de dünyanın her yerinde lanetlenmektedir. 

Buna karşı Rusya-İran-Suriye işbirliği, stratejik bir akıldan yoksun olması nedeniyle, bölgede karşı bir statüko oluşturayım derken, bölgeyi daha da ABD-İngiltere-İsrail cephesine itmiştir. Rusya-İran işbirliğinin eski sömürgeciliğin zora dayanan kabalığıyla malûl stratejik zaaflarını değerlendiren ABD, kendi ittifakının yanına Katar ve Türkiye’yi de monte ederek, uslandırılıp ıslah edilmiş HTŞ üzerinden gerçekleştirilen operasyonu sonucu, Suriye’deki patronajı değiştirerek, orası da ABD-İngiltere eksenli küresel bağımlılık ilişkisine dahil edilmiştir. Bu tür bir değişimin yaşanmasında, Suriye’de üçüncü yol fikrinin reddedilmesinin oldukça yıkıcı etkileri olduğu ise meseleye günümüzden bakıldığında apaçık görülmektedir.

Sömürgeciliğin bu aleni işgali karşısında, bölgesel aktörlerin bu küresel sorunu görmezlikten gelen ve hatta küresel aktörlerle (ABD-İngiltere veya Rusya-Çin) muhalif unsurlara karşı işbirliğini yeğleyen tutumları, küresel güçlerin bölgeye müdahalelerini de meşrulaştırmaktadır. Dünyanın coğrafi ve kültürel merkezi olan bu bölge ülkelerinin birbirlerine karşı sürdürmeye çalıştıkları bu kirli manevraların, rol kapma çabalarının ve işbirliklerinin bedeli tüm bölge halkları tarafından ödenmektedir. Sözümona göreli kazanımların çıktısı, yerel halkların birbirlerine karşı sürdürdükleri ve yüz yılı aşan bir süredir devam etmekte olan yerel savaşımların önlenmesi adına, küresel güçlere ödenen kanlı bir bedeldir. Oysa elimizde bu maliyetleri önleyecek oldukça kolay ve kansız bir bedel bulunmakta: Yerel sorunların müzakerelerle çözümlenmesi ve BARIŞ. Ancak bunun gerçekleşmesi için kirli seçenekleri bir kenara itecek olan yerel inisiyatiflerin belirginleşmesi gerekiyor. Küresel güçlerin bölge üzerindeki tüm yığınakları ise işte bunun önlenmesine matuf bulunmakta.

Yerel toplumlar, göreli de olsa bir bağımsızlığı ve inisiyatifi gerçekleştirmek için öncelikle madunu oldukları küresel sistemin bir çözümlemesini yapmak ve onunla hesaplaşmak mecburiyetindedir. Oysaki Birinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlaşan ülkeler maduniyetlerine dair içsel sorunlarının bu göstermelik bağımsızlaşmalardan daha derin ve önemli olup olmadığını yeterince tartışmış değiller. Bağımlılıklarını saklı tutan bir ulusallaşma süreci İkinci Dünya Savaşı sonrasında da sürmüş ama bu mesele ülke halkları tarafından sorunsallaştırılıp derinleştirilemediği için, bağımsızlıkları da bu biçimselliğinden kurtularak özselleşememiştir. 

Bunun en önemli içsel sebebi ise ulusallaşmalar dalgasının etkenleri olan Kemalist ulusalcılığın ve Sovyet sosyalizminin ikili işlevidir. Etkileyici bir küresel dalga olan ulusal bağımsızlaşma heyecanı Muhammed İkbal’i ve Reşid Rıza’yı bile büyülemişken, meseleye daha temelsel bakan Rosa Lüxemburg’un veya Sultan Galiyev’in eleştirileri umursanmamış, Gandi ve Abdulgaffar Han’ın ulusalcılığa karşı direnen bakış açıları ise verilen mücadeleyi sadece bağımsızlaşmaya ve hatta sömürgecinin taklidine indirgeyerek, bir süre sonra unutulmuştur. Dolayısıyla da Sovyetlerin ve Kemalizm’in asıl işlevi bir tür Truva Atı etkisidir. Sömürgeciliğin stratejisindeki bu araçsalcı etkiyi fark edemeyenler bir süre sonra tâbi tutuldukları durumu içselleştirecek ve bağımlılıklarını farklı yollarla sürdüreceklerdir.

Bu içselleştirme sürecinin son hali, Şarm el Şeyh’teki o mahut fotoğraftır. Sömürgecinin yeni halinin içselleştirildiği bu fotoğrafta doğal olarak günümüzün popüler Truva Atı yani İsrail yoktur. Zira ve hatta tâbileri ürkütmemek için olmamalıdır da. Truva Atının yeni ideolojisi olan Abraham anlaşmaları ise bir kültürel uzlaşmadan daha ötesidir. Zira anlaşmayı öneren İsrail, asli anlamıyla İbrahim’in değil, küresel statükonun temsilcisidir. Küresel statükonun tanrısı ise Mammon’dur. Kuşkusuz bu basit bir fetişizm meselesinin ötesindedir. Sömürge sonrası (postkolonyal) ilişkileri bir müfredata bağlayan bu süreç, küresel oligarkların önündeki dirençleri ortadan kaldırma ve dünyayı basit bir işletmeye çevirme peşindedir. Buna dair bir mantığı içselleştiren Türkiye’de yaşanan manzarayı izlediğimizde, bu işleyişin nasıl da carileştiğini görmek mümkün. Duyarsızlaşan kitlelerin yoksullaşma, çevresel katliam, iş cinayetleri gibi yıkımları sessizce izlerken ve hatta benimserken içselleştirdiği tutum, kendi emeğinden çalınarak yapılan ve hiçbir zaman bir işine yaramayacak olan birtakım silah maketleri karşısındaki büyülenmişliğidir. Oysa bunlara dair maliyetler hem de fazlasıyla cebinden (ç)alınmakta ve karşılığında ona sadece bir emojigönderilmektedir. 

Küreselliğin merkezindeki insanlar ise meselenin bilincinde olduğundan, New York’da Mamdani, bu statükonun tekerine bir çomak sokmayı becerecektir. Çünkü oradaki ezilen kitleler bu tür büyüleyici etkiler karşısında, firavunun büyücüleri gibi hakikati görmeye daha yakın oldukları bir vukufiyettedir. Ama sözgelimi Mısır, İran ya da Türkiye siyaseti, maruz kalınan siyasal oligarşinin koşullarını aşabilmekte değil. Veyahut da içlerindeki en bilgeleri (Mahatma Gandi, FrantzFanon, Muhammed İkbal, Seyyid Kutub, Ali Şeriati, Edward Said, Zohran Mamdani…) Batı’ya giderek muhtemel bir direnişe dair eleştirel imkânları ve düşünsel kaynakları oradandoğru türetmişlerdir. Çünkü tüm mecalini, anlama ve ayağa kalkma yetisini yitirmiş Doğu’da buna dair bir emare göze çarpmamakta; buna yeltenenler ise bizzat kendi kardeşleri tarafından iğdiş edilmektedir (İran, Tunus, Mısır, Pakistan, Türkiye…). O nedenle de bırakın temelde yüzyıllardır içerisine gömülmüş oldukları ve içselleştirdikleri o maduniyet şartlarını aşabilmeyi, sorunun farkına bile varabilmekte değiller. 

Madunların bir oyuncağa çevrildiği bu durum karşısında izleyecekleri en radikal tutum ise başka bir körlüğe yani silahlara sarılmak değil, sömürgecilerin aparatlarına dönüştükleri yerel savaşları bırakarak, özellikle de kendi aralarındaki sorunlarını müzakerelerle çözecekleri bir barışa yönelmeleridir. Sözgelimi Pakistan Hindistan’la, Türkiye Kürtlerle, Azeriler Ermenilerle, Araplar Yahudilerle barışmalı ve sömürgeci güçlerin stratejik araçları olmaktan kurtulmalıdırlar. Barış yoluyla uğrayacakları kayıplar, ortaya çıkacak olan stratejik kazanımlarla telafi edilecektir. En büyük kazanım ise ellerindeki imkânların silahlara değil, halklarının özgürleşmesine, ekmeğine, suyuna, kitabına, ekolojik sorunlarının çözümlenmesine sarf edilebilmesi olacaktır.

Yazının orjinali için bakınız:https://www.haberdurus.com/kose-yazilari/kuresel_siyaset_ve_somurgecilik-5342.html

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
1 NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık2 Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi3 Göller Bölgesinde Bir Ada4 YAZILARRaiyyetten İnsaniyete5 Faşizm mi, İnsaniyet mi?6 Kötülüğün Sıradanlığı7 JEOPOLİTİK BOŞLUK VE SÖMÜRGECİ TASALLUT8 COĞRAFYAYI ÖRGÜTLEMEK: BARBARLAR VE AKİLLER9 İMKANSIZ DEVLET10 KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK11 ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK12 İMRALI’YA GİTMEK13 Küresel Statükonun Sarsılması ve Zohran Mamdani14 İki Direniş Biçimi ve Barış15 Gazze, Rojava ve Zeytin Ağacı16 Türkiye ve İsrail17 Gazze ve Dost Bildiklerin Sessizliği18 NEOFAŞİZM19 Başka Türlü Yapmak20 Yozlaşma ve Çöküş21 Silahları Yakmak22 İsyan Bile Değil23 Küresel Savaş ve Stratejik Akıl24 Meal/Çeviri Çabaları ve Anlamanın Askıya Alınması25 İLK MÜSLÜMANLAR26 İSLAMCILIK ÜZERİNE27 Barış ve Şükran28 Düşündürücü Bir Veda29 Hakikat Nerede30 Savaş Siyasete Dahil(mi)dir31 Demokratik Konfederalizmden Demokratik Siyasete32 Öcalan’ın Çağrısı33 SÖZÜ SAVAŞA BENZER34 GAZZE VE SURİYE: BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK35 Egemen bakışın açmazı36 Ezilenlerin çelişkisi37 Sömürgecilik38 Eleştirel özgürlük ve ahlak39 Gösteri Toplumu40 Göçmenler, köylüler ve madenler41 Trajik bir mesele olarak Filistin ve soytarılar42 Taha Abdurrahman43 Sörfçü ve göçebe44 Dayanışma ve kapitalistleşme45 Doğru soruları soramamak46 Göçmenler, kitleler ve linç kültürü47 Filistin direnişi ve sivil itaatsizlik48 Siyasal ahlak49 Fırtına öncesi sessizlik50 Her Dem Yeni Doğarız51 Nükleer silahlanma ve güç zehirlenmesi52 Adalet ve Hakkaniyete Dair53 Yollar ve tarihsicilik54 İhtişam ve sefalet55 İbrahim ve Odysseus56 Yoksullaşma tepkisi, Gazze öfkesi57 VİCDAN MAHKEMESİ58 Yaşama Sevinci59 Heterotopik bir mücadele alanı olarak başörtüsü60 Adaletin dağıtımı, dağıtımın adaleti61 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (2)62 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (1)63 Dilde yurtlanmak (1)64 Fair Play65 Neden66 Siyasal ihtiras67 FİLİSTİN VE HAC68 Sömürgecilik ve maduniyet69 Osmanlı ve cumhuriyet70 KURU OTLAR VE TAŞRA71 Sınırlarda dolaşmak72 İSRAİL73 Gazze'de dile gelen74 Filistin direnişi ve Hamas75 Yeni sömürgecilik76 Savaş ve barış77 Aykırı bir muhafazakâr: Heidegger78 Gandi ve şiddet dışı direniş79 Politikacı, göçmen ve şair80 Nietzsche, Tolstoy ve iyilik81 Trajedinin felsefesi: Dostoyevski ve Nietzsche82 Dini Anarşizim83 Jean Paul Sartre ve özgürlük84 Madunun dili, öfkesidir85 Göçebe tutum86 İttihatçılık ve demokrasi87 Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka88 Yollara çıkma vakti89 Müslümanlar, ahlak ve Avrupa90 Islam ve çagdaslik gerilimi91 Islamciligin sagcilasmasi ve ayrilan yollar92 ORUÇLA GELEN93 Pastorallik Fikri ve Raiyetten Insaniyete Dogru Siyaset94 Sessizlik ve Bagis95 Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoglu (1)96 Paylasma ve Körlük97 Sedat Yenigün Üzerine98 Bayram99 Sorunsallikta Yasamak100 Cahillik
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!