Müslümanlar ve NATO

Sadece protestolar değil, protesto kabiliyeti adeta sıfırlanmaya çalışılıyor. Trump’ı ABD’de protesto etmek mümkün ama Türkiye’de imkânsız kılınmaya çalışılıyor. Bunun işgüzarlıktan öte güvenlikçi devlet geleneğinin, anlayışının yansıması.
Müslümanlar ve NATO
Naman BAKAÇ
Naman BAKAÇ
Eklenme Tarihi : 8.08.2026
Okunma Sayısı : 8

Müslümanlar ve NATO

NATO Ankara Zirvesi, NATO’nun 3.0’a evrilmesi gerektiği kadar Türkiye’nin NATO içindeki stratejik özerkliği ile savunma sanayindeki gücünün de konuşulmasını sağladı. Savunma sanayindeki devasa gücü AK Parti iktidarları döneminde yapılan kararlı ve istikrarlı askeri yatırımlar ile gerçekleştiği bir gerçek. Bir başka gerçek ise, bu hamlelerin motor gücü ve kaptanının Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğu.

Erdoğan’ın Batı medyasının ifadesiyle İslamcı kimliği ve ajandası tedirginlikle karşılansa da artık zorunlu ve vazgeçilmez bir partnere dönüştüğü de bir gerçek. Bu dönüşüm, AK Parti’nin sosyolojik tabanında övgülere mazhar olsa da kimi tedirginlik ve itirazları da beraberinde getiriyor. Bu itirazlar NATO’nun Müslüman Coğrafya’da özellikle de Afganistan, Irak, Libya ve Bosna Hersek’te oluşturduğu işgal, katliam, sömürü ve milyonlarca Müslüman kanının dökülmesiyle oluşmakta. 

Bu yüzden Türkiyeli Müslümanların geneli NATO karşıtı olmasa da bir kısmı NATO’nun ve ABD’nin işgalci, soykırımcı ve katil karakterinden dolayı yazılarıyla, konuşmalarıyla ve protestolarıyla bunu göstermeye çalışmakta. Ancak bu protestolar ve yazılardan dolayı hem Müslüman hem de kimi sol gruplara yönelik toplu baskınlar, gözaltılar, hukuksuz protesto yasakları, sosyal medya erişimlerine, kimi akademisyen ve aktivistlerin haksız yere gözaltına alınmasına hatta Ankara Haymana’da DAEŞ şüpheli olduğu söylenen bir eve yapılan operasyonla bir kişinin öldürülmesine de yol açtı. 

NATO’nun hem AK Parti tabanında oluşturduğu kısmi rahatsızlık hem de bir kısım İslamcıların NATO karşıtı duruşlarından ötürü, Müslümanlar ve NATO başlıklı bir soruşturma dosyası hazırlayarak, NATO’ya Soğuk Savaş dönemi ile günümüzde Müslümanların bakışlarını, Erdoğan yönetiminin NATO ile kurduğu ilişkileri nasıl gördüklerini, Ankara zirvesi ile gelen güvenlik pratiklerinin temel hak ve özgürlüklere verdiği tahribatı aşağıda yer alan üç soruyla analiz etmeye çalıştık. Soruşturma dosyasına; ÖZGÜR-DER Genel Başkanı Rıdvan Kaya, şu anda İngiltere Exeter Üniversitesi İslam ve Arap Çalışmaları Enstitüsü’nde araştırmacı Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, sosyolog ve araştırmacı Mücahid Sağman ile Uluslararası İlişkiler Uzmanı İlyas Buzgan görüşleriyle katkıda bulundular. 

1-NATO’nun Müslüman Coğrafya ile Soğuk Savaş döneminden kalma Sosyalist Coğrafyalardaki işgal, savaş, sömürü ve katliamlarına karşı Müslümanlar/İslamcılar olarak NATO’ya nasıl bakılmalı ve nasıl bir duruş sergilenmelidir sizce?

2- NATO elitlerinin Türkiye’yi Atlantik İttifakı’nın içinde “kanat ülke” konumundan NATO’nun “merkez ülke” konumuna geçeceği beklentileri karşısında Erdoğan yönetiminin; NATO içindeki hamlelerini, duruşunu ve söylemlerini Müslüman Coğrafya/Ümmet açısından nasıl değerlendirirsiniz? 

3-Ankara’daki NATO Zirvesi kapsamında Müslüman çevreler ile Sol gruplara yönelik Mazlumder’in son yayınladığı bildiride yer alan; toplu gözaltılar, tutuklamalar, gece yarısı baskınları, ters kelepçeler, işkence ve kötü muamele, toplantı ve gösteri yasakları, sansür nitelikli sosyal medya engelleri gibi hak ihlallerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

NATO, İSLAM COĞRAFYASINI İKİ ASIRDIR İŞGAL ETMİŞ VE SÖMÜRMÜŞ BATILI EMPERYALİST GÜÇLERİN BİR İTTİFAKIDIR

1. NATO son kertede İslam coğrafyasını yaklaşık iki asır boyunca işgal etmiş, sömürmüş, yağmalamış Batılı emperyalist güçlerin bir ittifakıdır. Bu ittifak sömürgecilik çağının bittiği varsayılan dönemde de değişik yöntem ve araçlarla tasallutunu sürdürmüştür. Yakın zamanda Afganistan örneğinde görüldüğü üzere vahşi bir işgal ve katliamla düşmanlığını en açık biçimde göstermiştir.     

Sonuç itibariyle en son Gazze soykırımı vesilesiyle bir kez daha görüldüğü üzere İslam Ümmeti ile Batılı emperyal güçler arasında derin bir düşmanlık ve çatışma olgusu mevcuttur ve bu bağlamda NATO kaçınılmaz olarak saldırgan, sömürgeci tarafın askeri örgütü konumundadır. Bu perspektiften değerlendirildiğinde NATO genelde İslami Ümmeti, özelde İslami hareketler açısından asla dost konumunda olmayıp, değişen süreçlerde değişen yoğunlukta ama hep bir tehdit ve düşman konumundadır. 

TÜRKİYE AK PARTİ DÖNEMİNDE TEDRİCİ OLARAK BATI BLOKUNUN ASKERİ KONUMUNDAN UZAKLAŞMIŞ VE KISMEN BAĞIMSIZ BİR DIŞ POLİTİKA GELİŞTİRMİŞTİR

2. Türkiye 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı İttifakının bir askeri ittifak örgütü olarak ortaya çıkan NATO’yu, gerek sıcak çatışma, gerekse de Soğuk Savaş sürecinde daha ziyade Sovyet yayılmacılığına karşı bir güvenlik aygıtı olarak algılamış ve ısrarla, arzuyla dâhil olmuştur. Bu süreçte yine Türkiye, belki NATO adıyla değil ama Batılı emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya yönelik sömürgeci, müdahaleci politikalarına da katkı sağlamış, işbirlikçi bir pozisyonda yer almıştır. 

Nitekim bu tutum Sovyet Blokunun dağılmasından sonra geniş manada Batılı güçlerin, özelde de NATO’nun İslami hareketleri yeni tehdit olarak tanımlamasıyla da paralel bir tutum içinde olmuştur. Türkiye devletinin 28 Şubat sürecindeki pozisyonu, Afganistan işgaline verdiği destek, İsrail ile her alanda yoğunlaşan işbirliği vb. adımları da bu tutumun somut tezahürleri olarak ortaya çıkmıştır. Sonraki süreçte ise Türkiye AK Parti iktidarı döneminde tedrici olarak Batı Bloğunun gönüllü askeri konumundan uzaklaşmış ve kısmen daha bağımsız bir dış politika geliştirmeyi başarmıştır. 

Son dönemlerde Türkiye bu tavrını somutlaştırma gayreti içindedir. Örneğin Gazze sürecinde NATO ittifakının önde gelen üyelerinin neredeyse istisnasız hepsi soykırımcı Siyonistlerin yanında yer almışken Türkiye soykırıma açık tavır almış, daha önemlisi de NATO’nun öncelikli düşman addettiği HAMAS’ı mücahitler topluluğu olarak ilan etmiş ve desteklemiştir. 

Her ne kadar bazı siyasiler, akademisyenler ve medya mensuplarınca alabildiğine abartılsa da Türkiye’nin gücünün NATO’nun yönünü değiştirmeye yetmeyeceği açıktır. Bununla birlikte kısmi de olsa bir dengeleme siyaseti ortaya çıkarabilir mi, anlaşılan o ki Türkiye bunu deneyecek, bunun için uğraşacaktır. Başarılı olmasını umarım.   

TÜRKİYE’DE SADECE NATO VE TRUMP MERKEZLİ PROTESTOLAR DEĞİL, PROTESTO KABİLİYETİ ADETA SIFIRLANIYOR

3. Maalesef Türkiye’de her şeyi abartma, çığırından çıkarma alışkanlığı yine nüksetmiş halde. NATO ve Trump merkezli sadece protestolar değil, protesto kabiliyeti adeta sıfırlanmaya çalışılıyor. Trump’ı ABD’de protesto etmek mümkün ama Türkiye’de imkânsız kılınmaya çalışılıyor. Bunun işgüzarlıktan öte güvenlikçi devlet geleneğinin, anlayışının yansıması olduğunu düşünüyorum. Maalesef çok sık devreye giren bu anlayış sadece insan haklarını görmezden gelmekle, hukuku çiğnemekle kalmıyor aklı ve mantığı da bertaraf ediyor. 

Şüphesiz her devlet böylesi önemli bir toplantı öncesinde birtakım tedbirler alma hakkına sahiptir. Daha ötesi terör tehdidi söz konusu olduğunda bu ciddi bir yükümlülüktür. Ne var ki somut delil ve belirgin bir şüphe olmaksızın insanların topluca derdest edilmesi hukuk devleti ile bağdaşmaz. Farklı fikirler ileri sürmek gibi, eleştiri ve protesto da bir haktır. Güvenlikçi anlayışla bu hakkın yok sayılmasının geçmişte bu ülkede meydana getirdiği zulümler, arızalar, hastalıklar görmezden gelinemez. 

Tam bu noktada NATO Zirvesi dolayısıyla yaşanan gözaltı ve tutuklamalara itiraz eden bazı çevrelerin de bir zaafına dikkat çekmek isterim. Ne yazık ki çok uzun bir zamandır, IŞİD gerekçesiyle/bahanesiyle Türkiye’nin muhtelif şehirlerinde İslami gruplara, cemaatlere karşı yaygın operasyonlar yapılmakta ve çok sayıda kişi gözaltına alınmaktadır. Bu insanların birçoğu bilahare hiçbir eylem isnat edilmeksizin sadece Selefi eğilimli oldukları için çıkarıldıkları mahkemelerce ‘terör’ bağlantılı denilerek tutuklanmakta ya da adli kontrole tabi tutulmaktadırlar. Açıkçası bu bir düşünce ve inanç yargılamasıdır, devletin buna hakkı yoktur. İnsanlar bu sistemi benimsemek zorunda değildirler. Sistemi benimsemeyenler, onu gayrı İslami bulanların ise illa da şiddete eğilim gösterecekleri sonucunu çıkarmak kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Evet, IŞİD kendisiyle mücadele edilmesi gereken bir beladır ama IŞİD gerekçesiyle ortada hiçbir delil, bağlantı, hatta emare olmaksızın insanların mağdur edilmesi hukuksuzluktur. Ne yazık ki kamuoyunun geniş bir kesiminde, hatta bu konularda duyarlı olduğu düşünülen çevrelerde dahi bu olgu görmezden

NATO’DA ARTIK GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE VE BÖLGEYİ DEĞİŞTİREBİLEN BİR TÜRKİYE VAR

NATO’nun kurulduğu dönem şartlarıyla, bugünkü dönemin şartları değişti. Müslümanların ve Türkiye’nin de şartları değişti. Türkiye daha farklı bir Türkiye. NATO içerisindeki konumu da farklı. Mesela NATO’nun Suriye’deki devrimde Türkiye’ye karşı bir pozisyonu almadığı, aynı şekilde Gazze’de NATO’nun Türkiye’ye karşı pozisyon almaması gibi örnekler söylenebilir. Değişen şartlara ayak uyduran Türkiye’nin güçlenmesiyle birlikte bence Türkiye’nin NATO içerisindeki konumu da değişti. Dolayısıyla artık NATO’da güçlü bir Türkiye, bölgeyi değiştirebilen bir Türkiye var. NATO’nun Müslüman coğrafyada; Doğu Türkistan, Filistin, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde bir adım atma potansiyeli olmakla birlikte son 10-15 yıllık süreçte böyle bir adımı NATO’nun atmadığını gördük. Yani Türkiye’nin Suriye’deki devrimi destekleme sürecinde NATO’nun ket vurmaması, karşı durmaması dikkat çekicidir. Bunları hesaba katarak bir NATO değerlendirmesi yapmak gerekiyor bence.

NATO KARŞITLIĞINI SAF DUYGUSAL BİR ÇERÇEVEDEN YAPMANIN PEK BİR ANLAMI YOK

2. Türkiye’nin artık kanat ülkeden merkez ülkeye kayması. Bu zaten NATO içinde oluşan bir boşluktan kaynaklandı. Aynı zamanda Türkiye’nin siyasi liderliğinin pozisyon almasından da kaynaklandı. Bunun en önemli göstergesi birinci soruya cevabımda değindiğim gibi Suriye Devrimi’nde gördük. Belki bu Filistin örneğinde de olabilecek. Yalnız şu an Filistin’de, Suriye’den farklı bir denklem var. Hamas’ın siyasi ofisi, yönetimi bırakacağını yavaş yavaş açıklayacak. Bir sonraki adım da silahları bırakacaklar ve bu adımdan sonra NATO’nun Gazze’ye ve dolayısıyla Türk askerinin de Gazze’ye girme ihtimali var. İsrail bunu kabul etmese de. Dolayısıyla Türkiye’nin, NATO içerisindeki faaliyetleri Müslümanlara fayda verebileceği zaten konuşuluyor. 

Şu anki iktidarın bundan önceki dönemlerde de NATO’nun içerisinde Türkiye’nin Müslümanlara karşı silah atmadığını da biliyoruz. Yani NATO karşıtlığını saf duygusal bir çerçeveden yapmanın pek bir anlamı yok. Bunu genelde Türkiye’de belli çevreler yapar. Türkiye’nin şu anda bahsettiğim gibi savunma sanayisi gökten inmedi. Bugün bu hamleleri yapmayan Müslüman ülkelerin de ne kadar güçsüz olduğunu İran örneğinde gördük. İran’ın hava savunma sanayisinin ve uçak kapasitesinin olmadığını gördük. Kaynaklarını füzeye ayırıp kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor İran ama güvenliğini sağlaması çok zor. Dolayısıyla, İrancı söyleminin arka planında bu var. 

İkincisi Türkiye’de sol çevreler, Rus çevreler ve NATO karşıtı çevreler var. Eleştiri getiren 2-3 çevre var. Hepsi de Türkiye’yi belli bir noktada tutmaya çalışıyor. Ben NATO’yu tabii ki %100 tasvip etmemekle birlikte, NATO’nun bugünkü misyonu eskisi gibi kendine düşman üretmek üzerinden değil. Prof. Dr. Mehmet Özkan’ın yazısına bakarsanız bunu anlatıyor. Yazıda bir düşman üretmekten ziyade, ortak tehdide karşı olmaktan ziyade NATO artık ortak bir pazar arayışında olduğunu belirtiyor. Burayı bir silah pazarı olarak görmek lazım. Türkiye de burada silah satan bir ülke. 

Burada tek bir soru işareti şu olabilir ancak: Türkiye artık silah üreten bir ülke olarak sattığı silahları alan ülkeler, Müslümanlara zarar verebilir mi vesaire bu tartışma üzerinden gidersek hiçbir yerden silah alamayız ve hiçbir yere silah satamayız.  Bugün Türkiye’nin NATO ilişkilerini eleştiriyorsak o zaman Türkiye’nin Avrupa ilişkilerini ve İran ile ilişkilerini de eleştirmemiz lazım. Bu durumda ülkelerle hiçbir ilişki kuramazsınız. Bu da gerçekçi değil. Hayat böyle ilerlemiyor. Dünya siyaseti duygular üzerine inşa edilebilecek bir şey değil. Üstelik bu duygular da gerçekçi duygular değil.

3. Üçüncü soruyla ilgili bilgim açıkçası yok. Tutuklananlar hangi sebeplerden ötürü tutuklanmış, gözaltına alınmış haberim yok. Takip edemedim. Türkiye’ye yeni geldim. Buna ilişkin hiç haberim yok doğrusu. TV ve sosyal medyaya hiç bakmadım.

TÜRKİYE’DE İSLAMCILARIN BİR KISMI NATO’DAN RAHATSIZ OLSA BİLE GENELDE KÜRESEL GÜÇ OLMANIN MEŞRU YOLUNU TAKİP ETMEKTEN YANA

1. NATO, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yorgun düşmüş Avrupa ülkelerinin Sovyetler karşısında güvenliğini sağlayabilmek amacıyla kurulmuştur. Sovyetlerin yayılmacı politikasıyla yalnız başına mücadele edemeyeceğini öngören Avrupa, güçlenen Amerika’nın desteğini alarak 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması örgütünü kurdu. Ancak Sovyet tehdidine karşı askeri savunma anlaşması olarak gerçekleşen bu ittifak beklendiği üzere Sovyetlerin çöküşüyle varlığını ilga etmedi. Aksine varlık alanını genişleterek Amerika’nın küresel askeri uzantısı haline geldi. 1992 yılında dönemin NATO sekreteri Manfred Wörner’in, miadı dolan NATO’nun hala varolma gerekçesini soran Mehmet Ali Birand’a verdiği yanıt çarpıcıdır. Wörner Körfez Savaşı ve Yugoslavya’daki sivil savaşı örnek vererek hala barışın ve istikrarın sağlanamadığı bir çağda düzen kurucu ve risk alıcı bir unsur olarak NATO’nun önemine dikkat çeker. 

Amerikan çıkar ve değerlerinin evrenselleştiği küresel politik arenada NATO’nun barış ve düzeni sağlama iddiası orijinini Batı merkezci neoliberal hegemonyanın inşa ettiği düzen fikrinden alır. Sovyetlerin sona ermesinden sonra varlık sebebi özellikle üçüncü dünyalılarca sıkça sorgulanan NATO, küresel güvenlik stratejisi, bölgesel istikrarsızlıkların halli, demokrasi güvencesi, küresel istihbarat ve dayanışma ağı olmak gibi bir kısmı bugünlerde önemini yitirmiş değerler üzerine varlığını inşa etti. Muhtemelen tüm bu misyon ve değerler, 2001 yılında gerçekleşen 11 Eylül saldırıları kadar NATO’nun varlığını meşru ve makbul kılmamıştır. 11 Eylül saldırıları akabinde NATO tarihinde ilk kez 5. maddesinde yer alan kolektif savunmayı yürürlüğe soktu. El-Kaide ve Taliban’a karşı Amerika ile NATO ülkeleri Afganistan’da savaşa girdi. Amerika’nın bu savaşta yaşadığı büyük hezimet, NATO’nun hanesine de yazılmış, sonrasında Libya’daki başarısızlığı da NATO’nun etkin gücünü sorgulatır olmuştur. 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’yı işgali gittikçe zayıflayan NATO açısından önemli bir hayatta kalma motivasyonu oldu diyebiliriz. 

Bu kısa tarih karşısında çeşitli parametrelerin devreye girmesiyle Müslümanlar tarih inşa edici bir süreç yürütememiş, esefle söylemek gerekirse tarihin nesnesi ya da seyircisi olmakla yetinmişlerdir. Kant’ın Fransız devrimiyle ilgili söylediği “Asıl seyredenlerdir devrimi yapanlar” veciz ifadesi burada bir eleştiri unsuru olarak Müslümanların kendilerine yönelttikleri bir soru olmalıdır. Dolayısıyla şunu söylememiz gerekir: Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu “Doğu” ve küresel hegemonyaya tekabül eden “Batı” geçirgen olmayan biri diğerini tahrip eden iki farklı yaşama biçimidir. NATO, Müslüman dünyanın ve daha genel ifade edersek Batı dışı dünyanın karşısına yerleştirilmiş bir paradigmanın küresel askeri ve politik silahıdır. Bu silah çoğu kez yerli işbirlikçiler eliyle bütün madun dünyaya doğrultulmuş durumdadır. Türkiye’de İslamcılar “devletin ötekisi” konumunda iken NATO ve benzeri örgütlenmeleri küresel şer merkezleri olarak okur ve mazlumların haklarını sorma anlamında eleştirel pratikler ortaya koyarlardı. Ama devletin sahibi statüsüne yükselince NATO güç devşirmenin bir aşaması olarak görülüp makbul görülenler listesine eklendi. Kısmi bir rahatsızlık olsa dahi genel kabul küresel güç olmanın meşru yolunu takip etmekten yana. Bu durum NATO’nun tüm günahlarını da meşru görmek gibi bir sonuç ortaya çıkarıyor. 

TÜRKİYE UZUN ZAMANDIR OYUN KURUCU OLMA İDDİASININ VERDİĞİ MOTİVASYONLA HAREKET EDİYOR

2. 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesi Türkiye için iç ve dış siyaset açısından kritik bir öneme sahiptir. 2002 yılından itibaren büyük bir teveccühle iktidara sahip olan AKP hükümetinin yaşadığı bürokratik yozlaşma ve buna bağlı olarak siyasi tabanındaki daralma ile iç siyaseti tanzim etme söylem ve araçları gittikçe zayıfladı. Bu bağlamda gerçekleşecek NATO zirvesi geçmişte Tom Barrack’ın ifade ettiği üzere Erdoğan’ın meşruiyetini kazanma noktasında kritik bir işleve sahip. Bu aynı zamanda NATO’nun demokrasinin güvence altına alınması ilkesinin rafa kalktığını otoriteryen idarelerle çıkar birliği oluştuğu müddetçe yol yürüyebileceğini göstermiş oldu. Ayrıca dış siyaset açısından Türkiye’nin zaman zaman gösterdiği Avrasyacı tutumu bütünüyle terk ettiğini ve Amerikan ittifakının bir parçası olduğunu gösterir. DeForme olan Amerika-Avrupa ilişkilerinin geleceğinin konuşulduğu bir zeminde, NATO’nun ikinci en güçlü ordusuna sahip Türkiye mottosu, periferide yer alan kanat ülke olmadığını deklare eden bir argüman olarak karşımıza çıkar. Avrupa kendi güvenliğini sağlayamazken Türkiye’nin güçlü milli savunma mesajları NATO bağlamında yeniden pozisyon almaya dönük hamleler olarak okunabilir. 

Türkiye uzun zamandır oyun kurucu olma iddiasının verdiği motivasyonla hareket ediyor. Hem iç politika hem de dış politika bunun üzerine kurulu. NATO şu ana kadar Türk devlet aklı için önemli bir güvenli alan olarak görüldü. Siyasal iktidarlar için hem iç hem de dış tehditlere karşı inşa edilen bu güvenli bölge elbette sadece konfor getirmedi. NATO’nun birçok kirli görevinde de müttefik olmak gibi bir zorunluluk ortaya çıkardı. Bu daha edilgen bir çerçeve tabi. Fakat sizin de belirttiğiniz ‘kanat ülke’den ‘merkez ülke’ye geçiş karar alma süreçlerine ortaklığı da temsil ediyor diye düşünülüyor. Gerçekten böyle mi bence oldukça şüpheli! Örneğin İran’a ABD saldırısı bunu gösterdi. Şunu görmek gerekiyor ki NATO 2.0 için Türkiye sosyo-psikolojik sınır ülkesi. Eskiden Rusya’ya karşı organize edilen bu sınır hattı şimdi İran, Çin hatta bütün Asya için Türkiye özelinde inşa ediliyor. Örneğin savaş veya yoksulluk bölgelerinden göç dalgalarının burada durdurulması da bu durumun sonucu. Türkiye de sınır hattını belirli kazanımlarla korumak istiyor. Bunlar kazanım mı bence değil. Uzun vadede göreceğiz ama karar mekanizmasına dâhil olmak demek kendi siyasal ve tarihsel iddialarını şekillendirdiğini iddia ettiği hem Türk hem de Müslüman dünyaya sırt dönmek anlamına gelecektir. Bugüne kadar iç kamuoyunu ikna ettiği bütün siyasal söylemlerin ve politik hamlelerin boşa düşeceği anlamına geliyor. 

Müslüman coğrafyada önümüzdeki yıllarda muhtemelen artacak İran etkisine karşı Sünni bir bariyer görevi görme arzusu da “ümmet” üzerine şekillendirdiği politik iddia ile çelişiyor. Zira teolojinin aksine siyasal olarak ümmet kavramı sadece Sünnileri hatta sadece Müslümanları temsil etmez. Kültürel olarak Ortadoğu ülkelerinde yaşayan her birey bu siyasal iddianın muhatabı sayılır. Şu ana kadar Türkiye’nin NATO içindeki özellikle bölgeyi ilgilendiren konulardaki tavrı irade kullanmaktan uzak görülüyor. Değişen dünya koşulları ve normlar karşısında Müslümanların üzerinde uzlaşı halinde oldukları temel noktalardan biri Filistin meselesidir. 7 Ekim’den bu yana devam eden soykırım ve dünyanın bu soykırım karşısındaki umarsızlığı ve yaşanan bölgesel krizler büyük kırılmalara sebebiyet vermiş ve eski normlar güncelliğini yitirdi. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi reelde bir azınlık için işletilen “evrensel değerler” ölçü değiller artık. Dolayısıyla devletleri aşmak suretiyle daha Hobbesçu bir yapılanmaya giden küresel sistemin meşruiyeti artık yok. Doğu- Batı ayrımını aşan bir bölünme ile dünya orta yerinden bölündü. Kolonizatör- madun ya da müstekbir- mustazaf ayrımının apaçık su yüzeyine çıktığı bu denklemde NATO Müslüman ve madun coğrafyaya yönelttiği askeri ve politik saldırılarla sistematik bir ağa dönüşmüş haçlı zihniyetinin bir tecessümüdür. Bu bağlamda Türkiye’nin NATO’ya yönelik hamleleri hem Müslüman dünya hem de üçüncü dünyanın karşısında batı iş birliğinde level yükseltme hedefini gösteriyor. Ancak NATO’nun ömrünün belirsizliği karşısında Türkiye’nin hamleleri yeni iş birliklerin bir başlangıcı olabilir.

ZİRVE KAPSAMINDA ALINAN PROTESTO YASAKLARI, GÖZALTILAR VE BASKINLAR TÜRKİYE’DE RAFA KALKMIŞ HUKUK ELEŞTİRİSİNDEN ÇOK DAHA FAZLASINI BİZE SÖYLÜYOR

3. Bu soruya cevap vermek için 2004 yılı NATO toplantısı ve 2009 yılındaki IMF toplantısına bakmak yeterli sanırım. Protestoyu hak olarak görmeyi bırakın “dışarıdaki sese kulak vermeyi” tavsiye eden iktidarın bugün ki tavrı çokça tartışılmalı. Buradaki siyasal tavır değişikliğinden ziyade kültürel değişimi görmek gerekir. Meşruiyetini demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi evrensel kabul edilen değerlerle elde eden siyaset biçimi 7 Ekim ile ortadan kalktı. Değişen ekonomik, toplumsal ve epistemik koşulların uzantısı olarak hakikatin varlığı, doğruluğu görecelileştirilerek hükümsüz kaldı. Epistemik bir tartışma unsuru olarak ortadan kalkan hakikatin politik arenadaki uzantısı tek bir hakikati mümkün kıldı. Bu da güçlünün hakikati oldu. Dolayısıyla bu yeni hakikat ölçüsü kendini her alanda gösterirken küresel siyasette de 7 Ekim ile belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Değerlerin üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi rafa kalkmış güçlünün iradesi öne çıktı. Bu olgu makro düzlemde küresel siyasette etkin olduğu gibi mikro siyasetin de belirleyicisi oldu. 

Liberal ve özgürlükçü değerler ile meşruiyetini sağlayan Amerikan İmparatorluğu bu değerleri tüm dünyaya ihraç etmiş ve dönemin Türkiye’sinde iktidarın diliyle sokağa kulak vermek şeklinde yankılanmıştır. Ancak değişen dengeler Hobbescu bir küresel siyaset biçimine evrilmiş, halkı ikna edecek meşruiyet üreten kavramlar yerine hakikat üreten güç telakkisi hâkim olmuştur. Bu bağlamda NATO zirvesi kapsamında alınan önlemler, protesto yasakları, toplu gözaltılar ve baskınlar bize Türkiye’de rafa kalkmış bir hukuk eleştirisinden çok daha fazlasını söylüyor. Geçmişte afili kavramlarla maskelenen sömürü ve uluslararası hukuksuzluklar artık çok açık ve nobran bir şekilde cereyan ediyor. Küresel bir norm olarak hukuksuzluğun hukukunun hüküm sürdüğü bir dünyada siyasi elitler payına düşenin faal öznesi olacaktır elbet. Dolayısıyla hak ihlalleri ve hukukun yeni normlarını değerlendirmekten daha önemlisi ontolojik bir mücadele içinde olduğumuzu hatırlamaktır. Muhafazakâr iktidarın güç ile kurduğu pragmatik ilişki Türkiye’nin yeni dindar elitlerinin tahammülsüzlük seviyesini ve batıya karşı kompleksini hukuksuz gözaltılar, engellemeler, muhalif sözün sesini kısma, eleştiriyi terörize etme olarak ortaya çıkarıyor. NATO sonrası bu tavrın daha normalleşerek artacağını düşünüyorum.  

NATO, ABD VE İSRAİL’E KARŞI DİRENİŞ RUHUNDA BULUNAN İSLAMCILRA SAYGI GÖSTERİLMELİ VE BU ÜÇ AKTÖRÜN YENİLMEZLİK MİTİNİ YIKANLARI TAKDİR ETMELİYİZ

1. Müslümanların NATO’ya nasıl bakması gerektiği sorusu, NATO’nun tarihsel dönüşümü anlaşılmadan cevaplanamaz. Bu nedenle NATO’yu üç dönemde ele alacağım. Birinci dönem, (NATO 1.0) NATO’nun kurulduğu tarih olan 4 Nisan 1949 ile SSCB’nin resmen dağıldığı 26 Aralık 1991 tarih aralığıdır ki bu tarih aralığı uluslararası ilişkiler literatüründe soğuk savaş dönemi olarak adlandırılmaktadır. İkinci dönem (NATO 2.0) 1991’de başladı ve Rusya’nın, Ukrayna’ya savaş ilan ettiği 24 Şubat 2022’e kadar devam etti. Üçüncü dönem (NATO 3.0) ise NATO’nun Yeni Stratejik Konseptinin ilan edildiği 29 Haziran 2022’de başladı ve halen devam etmektedir. NATO açısından şu an içinde bulunduğumuz stratejik konsept NATO 3.0 konseptidir.

Amerika ve NATO soğuk savaşın galipleri olsa da aynı tanıyı Türkiye için koyamayız. Türkiye güvenlik kaygıları nedeniyle 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye oldu. NATO üyeliği sonrasında Soğuk Savaş’ın ideolojik rekabeti Türkiye’deki sağ ve sol hareketlerin örgütlenmesini ve kutuplaşmasını hızlandırdı. Soğuk Savaş döneminde, ABD’nin çevreleme (containment) politikası ve NATO’nun Sovyet yayılmacılığına karşı benimsediği güvenlik anlayışının etkisiyle Türkiye’de Komünizmle Mücadele Dernekleri kurulmuş ve bu dernekler antikomünist sivil örgütlenmenin önemli unsurlarından biri hâline gelmişti. Fethi Tevetoğlu, Bekir Berk, Fethullah Gülen, Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti, Galip Erdem ve Nihal Atsız’ın kardeşi Necdet Sancar, komünizm karşıtı düşüncenin ve oluşumların önde gelen isimleri arasında yer almıştı. Aynı dönemde, Sovyetler Birliği’nin ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin resmi doktrin olarak benimsediği komünizmden etkilenen çevreler tarafından da Türkiye’de çeşitli dernekler, siyasi partiler ve örgütler kurulmuştur.

Amerika ve NATO için soğuk savaş 1991’de biterken Türkiye hala soğuk savaşın izlerini temizlemeye devam ediyor. Peki Türkiye, Soğuk Savaş döneminde başka türlü davranabilir miydi? İkinci Dünya Savaşı boyunca Türkiye’yi büyük ölçüde savaş dışında tutmayı başaran siyasal akıl, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında da herhangi bir askerî blok içinde yer almamayı tercih edebilirdi. Ancak Türkiye bu yolu tercih etmedi Bu dönemde Türkiye Müslümanlarının ve İslamcı çevrelerin NATO’ya bakışı, büyük ölçüde devletin ve iktidarların güvenlikçi yaklaşımıyla uyumluydu. Sovyet komünizmi tehdidi, İslamcı ve muhafazakâr çevrelerde NATO’yu çoğu zaman “Batı emperyalizminin aracı” olmaktan ziyade “komünizme karşı güvenlik şemsiyesi” olarak görme eğilimini güçlendirdi.

11 Eylül saldırılarını gerekçe göstererek Afganistan’ı işgal eden Amerika ve NATO 20 yıl boyunca Taliban’a karşı verdiği mücadeleyi kaybetti. Afganistan’ı işgalinin Amerika’ya maliyeti 2.3 trilyon dolar oldu. Stratejik felaket kuşkusuz bu değildi. Taliban’ın 20 yıl sonra tekrar iktidara gelmesiyle Çin ve Rusya ile kurduğu siyasi ekonomik ve stratejik ilişkiler Amerika ve NATO için stratejik felaket oldu. Bu felaketi Amerika ve NATO’ya yaşatan Taliban; Peştun’du, Tacik’ti, Özbek’ti, Müslümandı, İslamcıydı, Sünni’ydi ve Hanefi’ydi.

Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan müdahalesinden iki yıl sonra, 2003 yılında Irak’ı işgal etti. Irak’ta Amerikan işgaline ve NATO’nun savaş politikalarına karşı savaşanlar Müslümanlardı, Araplardı, Sünni ve Şii İslamcılardı. NATO’nun stratejik başarısızlık alanlarından biri de Libya oldu. NATO müdahalesinin kısa vadede rejim değişikliği üretse de uzun vadede istikrar, devlet inşası ve bölgesel güvenlik bakımından ciddi bir stratejik başarısızlığa dönüştüğünü göstermektedir.

NATO 3.0 döneminin başlamasına neden olan olay Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya savaş ilan etmesiydi. Savaşın başlamasının üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen savaşın geleceğine ilişkin belirsizlikler devam etmektedir. 2022’de yayınlanan NATO’nun yeni stratejik konseptinde Rusya uzun vadeli stratejik tehdit olarak kodlanırken İran da stratejik düşman olarak kabul edildi.

11 Eylül 2001 saldırıları uluslararası güvenlik anlayışlarını nasıl derinden dönüştürdüyse 7 Ekim saldırıları da aynı etkiyi yaptı. İsrail 7 Ekim saldırılarına misilleme olarak Gazze’de uzun süreli soykırım mimarisini inşa etti. Bununla birlikte İsrail ve Amerika 7 Ekim saldırılarından sorumlu olduğu gerekçesi İran’a iki kez savaş açtı. Gerek 12 gün savaşında gerekse 40 gün savaşında Amerika ve İsrail stratejik hedeflerinden hiçbirine ulaşamadı. Son savaşın en önemli sonuçlarından biri İran halkının Amerika ve İsrail karşıtı destansı tutumu oldu.

Dolayısıyla bu analizlerden şu çıkarımları yapabiliriz: Her ne kadar bazı İslamcılar modern Faust’a ruhunu satmış olsa da, Amerika’nın NATO’nun ve İsrail’in savaş, işgal, sömürgecilik ve katliam politikalarına karşı mücadele edenler Sünni ve Şii İslamcılardır. Bize düşen Amerika’ya, NATO’ya ve İsrail’e nasıl bakılması gerektiğini gösteren bu direniş ruhuna saygı göstermektir. Amerika’nın ve İsrail’in yenilmezlik mitini yıkanları takdir etmemizdir. Hiçbir şey yapamıyorsak gölge yapmayalım.

ERDOĞAN YÖNETİMİNDEN BEKLENTİMİZ, DÜŞMANLARI KADAR CESUR HAMLELERDE BULUNMASIDIR

2. Amerikan ve NATO elitlerinin Türkiye’yi kanat ülke konumundan merkez ülke konumuna çıkarma yönünde ne bir niyetleri ne de bir gündemleri söz konusu. Bu naif beklentiler ya kuruntudur ya da propagandadır. Kurulduğu tarihten bu yana NATO’nun askeri liderliği Amerika’dır, sivil liderliği ise Avrupa’dadır. Bu değişmez bir kuraldır. Türkiye’nin bir dönemliğine bile olsa NATO’nun sivil liderliğine oynaması için önce AB üyesi olması gerekiyor. AB üyesi olması için NATO üyesi olan Yunanistan’ın ikna edilmesi gerekiyor. Bunu yapabilirler mi ona bakmak lazım.

Ayrıca bakın NATO üyesi olan Yunanistan yine NATO üyesi olan Türkiye’nin Akdeniz ve Afrika’daki stratejik çıkarlarına karşı NATO üyesi olmayan İsrail ve GKRY ile ittifak kurabiliyor. Yunanistan bu ittifakla Kıbrıs’ta ve Mavi Vatan’da üzerinde durduğu zemini oymaya çalışıyor. Peki, Erdoğan Yunanistan ve İsrail’in bu hasmane tutumlarına karşı ne tür hamlelerde bulunuyor? Örneğin misliyle mukabele ilkesi gereği Yunanistan’ın ve İsrail’in düşmanlarıyla stratejik işbirliği yapabiliyor mu?

Erdoğan yönetiminin son yıllarda işlediği en büyük stratejik günahlardan biri, zorlandığında bindiği dalları kesmek oldu. Yani 2016-2022 yılları arasında Rusya ve İran ile kurduğu ilişkileri bitirmek oldu. Erdoğan yönetiminden beklediğimiz hamleler düşmanları kadar cesur hamlelerde bulunmasıdır. Bu hamleleri yaptığı ölçüde Müslümanlar tarafından takdir edilecektir.

HÜKÜMET YERLİ VE MİLLİ DEFOLARIMIZI NATO PANKARTLARIYLA ÖRTERKEN, İTİBARDAN TASARRUF YAPILMAZ ANLAYIŞIYLA VATANDAŞLARINA DA ANKARA KRİTERLERİNİ UYGULUYOR

3. Az önce Erdoğan’ın NATO içindeki hamlelerini, duruşunu ve söylemlerini Müslüman coğrafya ve ümmet açısından nasıl bulduğumu sormuştunuz. İşte tam olarak cevabını yine NATO içinden Sayın Erdoğan veriyor. Hükümet son bir aydır yerli ve milli defolarımızı NATO pankartlarıyla örterken, itibardan tasarruf yapılmaz anlayışıyla vatandaşlarına da Ankara kriterlerini uyguluyor.

Yazının orjinali için bakınız:https://perspektif.online/muslumanlar-ve-nato/?fbclid=PAdGRleATAWW1wZG9mAmV4dG4DYWVtAjExAHNydGMGYXBwX2lkDzEyNDAyNDU3NDI4NzQxNAABpwtnczB8u7yZbICk6I2hvzHDtNLKQ0Zhft2mN6ZVhlvWj-syNqIWyhEzBlvJ_aem_Mb_hn2PzYUxt0_BcT3ROZw

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!