Küçüklerin Büyük Dünyası
Erzurum ve kış; iki ayrılmaz sevgili. Kış o kadar bağlanmış ki ‘Doğunun Paris’i’ diye adlandırdığım bu şehrin; bukağı gibi bağladığı tüm bedenini, bir türlü bırakmak nedir bilmiyor. Burada ilkbahar, sonbahar ve kış sadece bir mevsimin adı değil, coğrafyanın yaşayan bir başrol aktörü. Dadaş diye adlandırılan, nefes alıp veren iki ayağı üzerinde kaymadan, düşmeden durabilene de insan deniyor. Kaldı ki düşmeyen de yok gibi. Beş yıl görev yaptığım süre içinde kaç defa kayarak düştüğümü mümkün değil hatırlayamam. Sonbaharın ilk günlerinde kışa hazırlıklı değilsin, ilk don kaplayınca sokak ve caddeleri, düşersin. İlk yağan karla beraber buz pistine dönen cadde ve sokaklarda kayarsın. Başka coğrafyalara göre geç kalan ilkbaharın ilk aylarında görünmez buzlu sokak ve caddelerinde kayarsın. Ama bu kadar mecburi kaymalar sizi hiçbir yarışmaya hazırlamaz. Sadece eliniz de bilinmez bir istatistik gerçeği olarak kalır.
Eğer Anadolu’dan hele de Akdeniz ve Ege bölgelerinden gelmişseniz eğer bu patensiz yarışmalara alışmanız en az iki yılınızı alır. İkinci yılın sonunda artık ayaklarınıza estetik görünümlü ayakkabı almak oldukça lüks bir isteğe dönüşür. Siz de dadaşlar gibi kar lastiği işlevinde botlara sokarsınız iki ayağınızı. Üst kısmınıza yine görsellikten uzak koyu renkli montlar ararsınız didik didik. Hatta bulabilseniz koyu yeşil asker parkasını çekerseniz boynunuzdan kafanıza kadar…
Afyon, Sivas gibi illerin, Göksun ve Erkenek gibi ilçelerin de kışlık bölgeler olduğu söylenir ama zannetmiyorum hiçbiri bu konuda Erzurum’un eline bir kıdım su dökemez. Oralar olsa olsa Erzurum’un meşhur ‘Su Böreğine’ tuz biber olur ancak…
Erzurumluların tatlı şivesiyle ifade ettikleri ‘Mehle başında’ kurulan bit pazarından, uzun aramalardan sonra aldığım koyu yeşil asker parkasıyla soğukları, bedenime dokunmadan kırmaya, üç santim kalınlığında tabanıyla neredeyse dizlerime kadar çekip bağladığım kışlık botlarımla, düşmemeye çalıştığım bu soğuk şehirde soğuk soğu nefes aldığım bir pazar sabahının on, on buçuk sularıydı. Hafta içinde hem okul hem de ev işleriyle cebelleşen eşime jest olsun diye, akşamdan doldurduğum kömür sobasını yakmış, çayı demlemiş, yer sofrasına kahvaltılıkları dizmiş, fırından iki ekmek alarak kahvaltı mizansenini tamamlamıştım.
Elimde Emile Zola’nın ‘Toprak’ kitabı; kırsal hayatın acziyetini anlatan paragraflarını okurken bir yandan da içimden gülüyordum: 'Keşke Emile Zola üç beş yıl Erzurum’da yaşasaydı...' Orada sıcaktan sarı buğday başağı kararıyordu, burada kardan dolayı insanın teni birkaç ton daha esmerleşiyordu. Yaşadığım kıyamet soğuğunda, Fransa’nın çöl sıcaklarında sararan buğdayları okumak hangi derdimin dermanı olacaktı bilemedim.
Ama yine de Zola’nın orak ya da tırpan işçilerinin biçtiği buğdayı ve arpayı şelek hâline getirip sırtımda taşıdığım, alnımda biriken terleri boşta kalan elimle sildiğim o çocukluk günlerim canlandı gözümde. Derken dış kapımızın soğuk soğuk çalmasıyla, o kepir tarlaya kurulan harman yerinden bir anda kurtuldum.
Şimdikilerin ayraç dediği, kartpostaldan kestiğim belleği kitabın arasına yerleştirerek kapıya yöneldim. Kapıyla dış dünya arasındaki bağlantıyı sağlayan ve Nuh Nebi’den kalan soruyu kapı gerisinden dışarıya patlattım.
“Kim o?”
Cılız bir çocuk sesi duyuldu, kabaca dışa doğru yayılan sesimin karşılığı olarak.
“Benim!”
Hiç tanıdık gelmedi diyemem. Evet bir çocuk sesiydi. Her gün onlarcasından hatta yüzlercesinden duyduğum seslerden biriydi. Ama bugün pazardı ve çocuklarda okulda ya da okul bahçesinde olurdu. Hızla açmalıydım. Çünkü merak etmiştim bu ürkek sesi. Erzurum’da üç beş ailece görüştüğümüz arkadaşlarımız vardı, çocukları olan. Ama bugün kimseyi beklemiyorduk. Sürpriz yapmak isteyen bir dostumuz olabilir miydi? Tekrar sormak istemedim o kadim soruyu. Doğrudan kapı arkasındaki sürgüye uzanarak açtım kapıyı. Yüzünden önce kılık kıyafeti çekti beni kendine. Ayağında lastik bir çizme, üzerinde rengi solgun bir pantolon, en üstte kendisine en az iki ya da üç beden büyük eski bir ceket. Başında kulaklarına kadar indirdiği yün külah. Sol elinde bezden bir torba, sağ elinde sıkıca tuttuğu bulaşık süngeri, bulaşık telleri ve avuç içinde tutulacak kadar küçük el gırgırı.
Elindekileri bana doğru uzatırken gelebildik göz göze. Aniden sol elinde tuttuğu torbaya koymaya çalışırken diğer elinde tuttuklarını, kapı açılmadan önceki ‘benim!’ sesinden daha cılız, korkak ve titrek bir tonda;
“Öğretmenim!” diyebildi.
Ellerini, ayaklarını, gözlerini, kısacası tüm bedenini saklayabileceği bir yar arıyordu. O kendince bir telaş içindeyken ben de şaşkınlıkla seyrediyordum karşımda duran, hatta duramayan Özkan’ı.
“Özkan sen ne arıyorsun buralarda? Nereden buldun evimi? Senin yaşadığın yer nere, burası nere? Daha sekiz yaşındasın. Kaybolursun buralarda.” Peş peşe ve bir çırpıda çıkmıştı sorular dudaklarımın arasından. Ben sorularımı sıralarken Özkan gerisin geriye dönerek merdivenlere doğru yönelmişti. Yalın ayak yetiştim peşinden. Omuzlarından tutarak kendime döndürdüm. Kolundan tutarak evimin içine doğru adeta sürükledim. Önce titremeye, sonra da sessizce ağlamaya başlamıştı. Benim yardımımla çizmelerini çıkardı. İçeri girince elindeki torbayı alıp koridorda bir yere indirdim. Lavaboda elini yüzünü yıkamasını sağladım. Asılı duran havluyla elini yüzünü kuruladı. Heyecanını bir türlü atamıyordu üzerinden.
Yaşananların ve konuşmaların gürültüsüyle uyanan eşimle beraber üçümüz oturduğumuz sofrada bir süre sessizce kahvaltımızı yaparken onun sakinleşmesini bekledim. Utancından elini sofrada bulunan hiçbir şeye sunamıyordu. Ekmeğin birini bıçakla küçülterek arasını yardım. İçine önce tereyağı sürdüm sonra da bir parça peynir doğrayarak yemesi için eline verdim. Bu sefer yemeye başladı ara da bir önüne koyduğum bardaktan da çay içmeye başladı.
Ellerinin üstü soğuktan yarılmış ve kemre kemre olmuştu. Kendiliğinden konuşmasını bekledim uzun bir süre. Özkan benim sınıf başkanımdı. Sadece başkanım değil sınıftaki en büyük yardımcımdı. Çok da konuşkan biriydi ama birdenbire karşı karşıya gelmemiz onu korkutup utandırmış beni de şaşırmıştı. Nihayet kendine gelmiş o cıvıl cıvıl olan kişiliğine kavuşmuştu.
“Anlat bakayım Özkan nasılsın iyi misin?”
“İyiyim öğretmenim. Ama sizi görünce önce utandım sonra da korktum.”
“Tamam artık korkacak bir şey yok. Utanacak hiçbir şey yok. Buralara kadar nasıl geldin anlat bakalım.”
“Öğretmenim babam hasta. Amelelik yapıyor. Her gün mal pazarına gidiyor. Kazma kürek işleri yapıyor. İnşaatlarda çalışıyor. Ama her gün iş bulamıyor. Biz altı kardeşiz. İki ablam evli. İki küçük abim var. Biri on öbürü on iki yaşında. Onlar da bizim okulda okuyorlar. Benim yaptığım gibi pazarlarda bulaşık teli, bulaşık süngeri, el gırgırı, alüminyum parlatıcı teller var, onlardan satıyoruz. Bazen de mahalle aralarında evlerin kapılarını çalıp isteyen olursa satıyoruz onlara.”
“Peki para kazanabiliyor musunuz bunlardan?”
O küçük siyah gözleri ışıldama başlamıştı.
“Tabi kazanıyoruz öğretmenim. Her hafta sonunda benim yolumu gözleyen ablalar var. Gitmediğimde beni merak eden bile var. Ben de onları bekletmemek için ya cumartesi ya da pazar günü giderim onlara. Çok kar koymam. Onlar da beni seviyorlar. Ben ne dersem onu veriyorlar. Bazan fazla veren de var. Ama ben almıyorum. Bir de öğretmenim ben büyüdüm artık. Babam da öyle söylüyor, ‘sen büyüdün artık’ diyor. Ben buraları çok iyi biliyorum. Sen kaygısız ol ben kaybolmam.”
Karşımda ilkokul ikinci sınıf öğrencisi duruyordu. Ama hayat onu çok erken yaşta yakalayıp çekmişti içine. İhtiyacımız olmadığı halde elinde ne varsa her şeyden birer tane alıp ücretini ödemek istedim.
“Olmaz öğretmenim olmaz! Ben senden para alamam!” demesine rağmen tahmini bir para koydum cebine. Kemrelenerek yarılmış ellerine krem sürdü eşim. Tekrardan gelme sözünü aldıktan sonra yolcu ettim bu küçük adamı. İlk halinden eser kalmamıştı. O gittikten sonra içtiğim çaylar daha farklı bir tat bırakmıştı damağıma.
‘Bir iki ay öncesinde okuduğum Charles Dickens’in kaleme aldığı; küçük Oliver’in hayatını yazmadan öce Özkan’ı ve kardeşlerini tanısaydı keşke!’ diye düşünemeden edemedim.
Önümüzdeki hafta Ramazan Bayramı’ydı ve her zaman olduğu gibi bir haftalık tatil izni haberi yayılmıştı. Öğleden sonra başlayan dersime girdiğimde kapıda beni Özkan karşılamıştı, güler yüzüyle.
“Öğretmenim. Yoklamayı yaptım. Sınıfın ve sıraların içini temizledik. Sabahçı çocuklar sınıfı çok kirli bırakıyorlar. Her taraf çöp içindeydi. Ödevleri kontrol ettim. İki kişi ödevlerini yapmamış. Başkan yardımcısı İlhami’yle beraber ödevler baktık. Tahtada seni bekliyor. El yüz temizliğine temizlik kolu başkanı Yaseminle beraber baktık. Üç kişi elini yüzünü yıkamamış. Onlar da tahtanın ortasında duruyor, aha bunlar. Tahtanın bu yanında da duran iki çocuk da Cuma günü söylemiştin, tırnaklarını yine kesmemişler.”
“Tamam Özkan. Teşekkür ederim. Dersimiz Hayat Bilgisi. Konumuz ailelerimize neden yardımcı olmalıyız? Sayfa yetmiş ikiyi herkes açsın. Önce hızlıca sen oku. Sonra üç kişiye okut. Bildiğin kadarıyla konuyu sen anlat. Ben tahtada bulunan çocuklarla konuşacağım son olarak da ben yeniden anlatırım. Olur mu?”
“Olur” diyerek benim gözetimimde benim söylediğim her şeyi yerine getirmişti fazlasıyla. Özellikle matematik dersinde daha büyük yardımcımdı küçük Özkan. Benim anlatamadığım toplama ve çıkarma işlemlerini her çocuğu tahtaya çıkararak kendi çocuksu haliyle o kadar güzel anlatıyordu ki hayran olmamak elde değildi.
Akşama doğru son derste yanıma çağırdım.
“Bu bayramda ne yapacaksın Özkan?” diye sordum. Gözlerimin içine baktı. Bir talebi varmış gibi duraksadı.
“Sermayem olursa çok para kazanırım öğretmenim.”
“Ne yaparsın?”
“Bu hafta pazarlar çok kalabalık olur. Çok iyi de satış olur. Ama o kadar param yok.”
“Kaç paraya ihtiyacın var?”
“On bin lira olsa iyi olur.” Gözlerini gözlerimden kaçırıp yere baktı bir süre. O zamanlar aldığım maaşın onda biri kadardı istediği para. Hiç düşünmeden,
“Tamam Özkan. Yarın gel bu parayı sana vereceğim. İzin de vereceğim. Peki sen gidersen sınıfı kim idare edecek. Ödev, temizlik ve tırnak kontrolünü kim yapacak?” o sevimli haliyle yardımcısı olan İlhami’yi çağırarak durumunu anlattı. Kendi aralarında anlaşmışlardı.
Bayramdan sonraki ilk derste üstüne düşen her şeyi yapmış beni bekliyordu sınıfın kapısında. Yerime oturdum o da başıma dikilmişti. Gözlerimin içine baktı muzipçe gülümsedi. Cebinden on bin lira çıkarıp masanın üzerinde duran sınıf defterinin üstüne bıraktı. O an karşımda kocaman bir adam görmüştüm.
“Anlat bakalım Özkan. Neler yaptın? Ama sesli olarak anlat. Sınıf arkadaşların da dinlesin seni.”
Olgun bir hatip gibi başladı anlatmaya tek tek. Özkan anlatmıyor adeta o küçücük boyu ve yaşıyla ticaret dersi veriyordu.
“Şimdi bana bakın çocuklar. Öğretmenim bayramdan önce bana on bin lira verdi. Beşinci sınıfta okuyan ağabeyimle berber gidip bir sürü, el gırgırı, bulaşık süngeri, bulaşık teli ve parlatma teli aldık. İki günde bitirdik. On bin liramız on üç bin lira olmuştu. Bu sefer daha çok eşya aldık. İki günde onları da sattık. On yedi bin liramız oldu. Daha çok eşya aldık. Büyük bir sandık bulduk. Cumartesi ve pazar günü ağabeyim sandığın üzerinde ben bir kolinin içine koyduğum eşyaları yürüyerek sattık. Çok yorulduk çok. Pazar günü eve saat on olmuştu eve geldik. Gece paramızı saydık. Yirmi dört bin beş yüz lira paramız olmuştu. On bin lirasını babama verdim, saklaması için. Çünkü o parayı öğretmenim vermişti bana. Geri getirip vermem lazımdı. Pazartesi çok yorulduğumuz için çalışmadık ama gidip abime bana ve küçük kız kardeşime yeni kazaklar, pantolonlar, elbiseler ve ayakkabılar aldık. Aha bu da öğretmenimin verdiği para. Tam olarak on bin lira.” Sınıftakiler neşe içinde dinlemişlerdi Özkan’ın yaptığı ticareti. Ben ise hayretler içinde kalmıştım. Başta ben olmak üzere uzun uzun alkışlamıştık Özkan’ı. Gurur duymuştu Özkan kendisiyle. Beni de gururlandırmıştı. Özkan yerine oturunca İlhami masamın önüne kadar gelip;
“Öğretmenim bir şey söyleyeceğim.”
“Tabi İlhami seni dinliyorum” dedim. Kulağıma doğru iyice yanaşarak ve sadece benim duyacağım kadarıyla;
“Özkan bayramdan önce dört gün gitti para kazandı. Kendisine ve kardeşlerine giyecekler aldı. Ben de onun yerine sınıfı idare ettim değil mi?” şaşkınlık içinde söylediklerini onayladım.
“Evet! Aynen öyle oldu.”
“Peki! Benim kârım ne olacak?”
Kimselere göstermeden cebine, Özkan’ın verdiği paradan yüz lira koydum. Hiç kimse görmemişti bunu, Özkan bile…
İlhami yerine doğru giderken ağzı kulaklarındaydı.
“Patriyarka”dan “Kavvâm”a: Erkek Güç Sahibi midir Yoksa Otorite Sahibi midir?