YAZILARRaiyyetten İnsaniyete

Avrupa siyaseti kendini Atina demokrasisine dayandırsa da eşitlikçi İyonya izonomisinin eksiltilmiş, seçkinci bir türevidir. Sadece soylu mülk sahiplerinin katıldığı bu seçimli sistem, Roma Cumhuriyeti tarafından da sürdürülecektir. Machiavelli’nin etat (devlet)’sı ise bu sınıfsal egemenliğin merkeziyetçi bir sabitlenmesi (state) anlamına gelir. Yani akışkan ve değişken olan toplumsal hayatın belli bir zümrenin tahakkümüne sabitlenmesi… Bu sabitlenme başlangıçta bir avantaj gibi gözükse de giderek bir demir kafes hâline gelir. Bu ise özgürlüğü baskılanan kesimlerle egemenler arasındaki sonu gelmeyen çatışmalara yol açar.
YAZILARRaiyyetten İnsaniyete
Ümit AKTAS
Ümit AKTAS
Eklenme Tarihi : 25.06.2026
Okunma Sayısı : 0

YAZILAR

Raiyyetten İnsaniyete

 

 

 

 

Avrupa siyaseti kendini Atina demokrasisine dayandırsa da eşitlikçi İyonya izonomisinin eksiltilmiş, seçkinci bir türevidir. Sadece soylu mülk sahiplerinin katıldığı bu seçimli sistem, Roma Cumhuriyeti tarafından da sürdürülecektir. Machiavelli’nin etat (devlet)’sı ise bu sınıfsal egemenliğin merkeziyetçi bir sabitlenmesi (state) anlamına gelir. Yani akışkan ve değişken olan toplumsal hayatın belli bir zümrenin tahakkümüne sabitlenmesi… Bu sabitlenme başlangıçta bir avantaj gibi gözükse de giderek bir demir kafes hâline gelir. Bu ise özgürlüğü baskılanan kesimlerle egemenler arasındaki sonu gelmeyen çatışmalara yol açar.

Machiavelli’ye göre amaca götüren her yol mubahtır. Siyasetin ilkeleri güç/şiddet ve kurnazlık/’aldatma’dır. Batı toplumu ahlâkîliğin dışlandığı bu tutumun akıl ve merhamet dışı sonuçlarını sömürgeci süreçlerde yaşadıysa da giderek kendi içeresine de sirayet eden vahşi sonuçlarıyla özellikle yirminci yüzyılda yüzleşir.

Bu tür ırksal, sınıfsal, dinsel ya da siyasal bir sabitlenmenin sonuçlarına karşı uyarı, Haşr Sûresi 7. ayetinde yapılmaktadır. Burada, toplumsal imkânların yalnızca belli bir kesim arasında dönüp dolaşan (dûvle) bir güç hâline gelmemesi için bunların dezavantajlı kesimlerle paylaşılması gereği vurgulanır. Ne var ki bu dönüp dolaşmaifadesi zamanla tam da bu sakındırılan duruma sabitlenmeyi ifade eden ve özenilen bir kavram ve kurum (devlet) hâline gelir.  Sakındırılan bu durum, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı bir oluş ve devinim hâlinde olmasının ketlenmesine karşı giderek dikkatten kaçırılan bir uyarıdır.

Avrupa siyasetinin serencamını inceleyen Michel Foucault ise süreci Atina-Roma geleneği üzerinden anlamaya çalışsa da giderek eksik kalan bir taraf olduğunun farkına vararak araştırmasını genişletir ve bakışını cumhuriyetçi laisizmin sarfı nazar ettiği bir yöne yöneltir: pastoralliğe. Pastoral yönetim, nübüvvet havzasına dayanan bir toplumculuk iken, Atina-Roma geleneği seçkinci bir cumhuriyetçiliğe dayanır. Öyle ki Atina ve Roma’nın da dâhil olduğu Avrupa pagan dinlerinde tapınaklar bile şapel tipindedir ve oralarda toplu ibadet yapılmaz, ibadet bireyseldir. Birlikte yani cemaat olarak ibadet yapma geleneği Hıristiyanlık tarafından Avrupa’ya taşınmıştır ki toplumculuğun kökleri de buraya dayanır. Ekklesia (kilise) zaten toplum/toplanma anlamına gelmektedir.

Atina demokrasisi ve aynı izleğe dayanan Roma cumhuriyeti sadece mülk sahibi olan erkeklerin seçimlere katıldığı ve egemen olduğu bir anlayışa sahipken, pastoral siyasete (topluma) herkes dahildir. İbrahim peygambere dayanan bu anlayış, özünde bir cemaatçiliktir ama o da bir çoban-sürü ilişkisi içerisinde olmakla maluldür. Orada yönetici/yol gösterici (peygamber) toplumun tüm bireylerine aynı ihtimamı gösterir ama bu ilişki biçimi de cemaatsel bir kapalılığın kısıtlılığı içerisindedir. Atina demokrasisini eleştiren Sokrates ise aslında dostluğa dayanan bir eşitlikçiliğin (İyonya’da uygulanmakta olan izonominin) peşindedir ve onun dostları arasında köleler, kadınlar ve işçiler de vardır. Atina demokrasisi Sokrates’i işte bu tutumundan (gençleri baştan çıkardığından, ataların dininden/örfünden uzaklaştırdığından) ötürü idam eder.

Batı siyasallığının bu ırkçı ve sınıfsal tutumunun zamanla, o da belli bir kertenin akabinde ve bazı ayrıksı düşünürler tarafından, bu aksamaları dile getirilmeye çalışılır. Bunları dillendirdiği bir süreçte yalnızlaşan F. Nietzsche de devlet’in yani state’in bireyi bastırıp yerine sürekli şiddet üreten ve ancak bu yolla varlığını sürdürebilen mekanik bir bireyciliği ikame ettiğini söyler. Ona göre devlet ne kadar güçlüyse birey o kadar ölgündür. Benzeri eleştirileri Marx da -ama toplumcu ve eşitlikçi bir yordamla- dile getirir. O ise kapitalist devlete karşı sınıfsız bir toplumculuğu savunur. Frankfurt Okulu düşünürleri Adorno ve Horkheimer’a göre de mevcut devlet yapısı, Atina’dan beri süregelen kapitalist bir tahakkümün küreselleştirilmesidir. Simgesel bir isim olan Odysseus ise ilk kapitalist fetihçidir.

Batı siyaseti kendi geleneği içerisinde cezalandırma (krallık), disiplin ve denetim (panoptikon), biyopolitika (nüfusu dikkate alma ve arzuları yönetme), neoliberalizm (tahakkümün içselleştirilmesi) gibi aşamalardan geçerken, bu ayrıksı uyarılar çok da etkili olmaz. Neoliberal siyasetler bir yandan arzuların önünü açarak insanı serbestleştirirken öte yandan hayatı sıradanlaştırır. Biyopolitika yaşamı politik kurumlarca örgütlerken baskıyı rafineleştirir ve piyasa ekonomisinin ilkelerini yönetime yansıtır. Serbestlikle denetim, iktidarla toplum arasında karşılıklı bir oyun, bir strateji rejimidir. Savaşın oyunlaştırılarak içselleştirildiği bu durumun araçları ideoloji veya ekonomi olabileceği gibi şiddet de olabilir. Toplumun da bir ölçüde katıldığı siyasetin tavrı, doğrudan hükmetmekten giderek yönetime ve hatta yönetişime evrilir. Demokrasi eşitlikçiliği bozulmuş bir yönetimse pastorallik, bireylere ihtimam gösterilen bir cemaattir. Bir siyasal maneviyat arayışı…

Michel Foucault, hayatının ancak son yıllarında pastoralliği incelemeye yöneldiğinden bakışını Avrupa’nın Yahudi-Hıristiyan geleneğinden ileri götüremez. Kaldı ki İran İslam Devrimine ilgisi bile sert bir tepkiyle karşılanır. Ömrü vefa etse ve İslam kaynaklarına da eğilse Muhammed (as)’in pastoral gelenekteki bu çoban-sürü ilişkisini aşma çabasının da farkına varabilirdi. Gerçi bu çabanın üstü daha Resul’ün ölümünün hemen ardından itibaren örtülmeye ve yerine ataların örfü ikame edilmeye başlanmıştı. Henüz bir kuşak sonrasında şûraya dayanan yönetim ve eşitlikçi bir toplum anlayışı yerini Emevici bir imparatorluğa yani bir tahakküm rejimine bırakır ki yönetsel merkezin örneği Peygamberin çizgisi değil, Bizans ve Sasani saraylarıdır.

Öyle ki Kuran’ın özgün kavramları da güncel çekişmelere araçsallaştırılarak asli anlamlarından uzaklaştırılır. Sözgelimi iki ayrı sûrede zikredilen raina ve unzurnakavramlarının asli anlamları da bu tür çekişmelere araçsallaştırılarak mesele Yahudilerle sürdürülmekte olan güncel polemiklere, cemaatsel çekişmelere indirgenir. Oysa asıl amaç Yahudileri içerisine kapandıkları cemaatsellikten çıkararak diyaloğa açmaktır. Nitekim raina kavramı raiyyet yani çobanlığa, çoban-sürü ilişkisine atıfta bulunurken toplumun bu durumdan çıkış içinse unzurna kavramı, yani nazariyat (düşünümsellik) önerilir. Bütünsel bir okumada amaçlanan anlama ise sadece Hamdi Yazır işaret eder: raiyyetten insaniyete geçiş.

Yani siyasal ve toplumsal ilişkilerde cemaatsel duyarlılık korunulsa da orada kalınmamalı, raiyyetten insaniyete geçilmeli, toplumla birey arasındaki o hassas denge korunmalı, her iki olgu da birbirini hiçe saymadan ve ezmeden oluşumunu sürdürmeli, farklılıklar diyaloğa geçmeli, birlikte düşünülmeli ve birlikte eylemelidir. Zira asıl olan devlet değil, bireylerin teşkil ettiği toplumdur ve gerek toplum gerekse birey baskılanarak karar verme özgürlüğü/özerkliği askıya alınmamalıdır. Karar alma süreçlerinin ise devletsel buyruklarla önü kesilmemeli, uzlaşı tabandan itibaren başlayan istişarelerle sağlanmalıdır.

Hilafet ise özünde siyasi değil insani bir haslet, erdem ve ödevdir. Kendi öncesinden gelen iyiliklerin devralındığı, tüm toplumun katılması gereken temel bir ödevdir: iyiliğin savunulması ve kötülüğün önlenmesi! Ama kutsalcı bir maske altında meşrulaştırılan zorbalık/iktidar, zamanla kendi ilahiyatını da oluşturur. Emevî zorbalığına karşı direnen Hasan b. Sabit, Ömer b. Abdülaziz gibi isimler etkisizleştirilirken hem Emevî hem de Abbasî zorbalığına karşı direnen Ebu Hanife ise zindanda öl(dürül)ür.

Abbasî bürokratı İbnü’l Mukaffa’nın Sasani siyasal genetiğinden taşıdığı dinin ve ulemanın devlete bağlanması çabasına karşı mücadele eden Ebu Hanife, toplumsal özerkliklerin devletleştirilmesine karşı itirazını ölümüne dek sürdürür. Bunlar ise zekât gelirlerinin topluma aitliği ve vergileştirilemeyeceği, eğitim faaliyetlerinin (ilmin) ve fıkhın/hukukun özerkliği ve yargının bağımsızlığıdır. Ulemanın özerkliğini yani içtihat ve düşünce özgürlüğünü savunan Ebu Hanife, ibadetin kişinin kendi ana diliyle, yani bildiği ve düşündüğü dille yapılabileceğini söyler. Dolayısıyla da İslam’a dahil olanlar doğal kültürünü koruyabilecek, verili uygulamada olduğu gibi mevali olarak ikincil bir soy ve sınıf hâline getirilemeyecektir.

Ebu Hanife’nin bireysel özgürlüğü ve toplumsal özerkliği savunan ve baskıcı/mezhepçi/ırkçı devlete karşı koyan bu simgesel tavrı, karşılığını başka bir simgesel isimde bulur: Gazalî. Şii/Fatımî Ezher’e karşı Abbasî devletinin ideolojisinin (Eş’ârîliğin) okutulduğu Nizamiye medreseleri, ulema-devlet ittifakının sağlanmaya çalışıldığı ideolojik bir aygıttır. Şiiliğe karşı Eş’ârî Sünniliğinin savunusu… Dolayısıyla nasıl ki Ebu Hanife özerk âlimliğin sonunu simgeliyorsa Gazalî de bağımlı devlet âlimliğinin başlangıcını simgeler.

Gazalî’nin bu tip bir araçsallaştırılmadan pişmanlık duyduğu ve bir bunalım geçirerek medreseyi terk ettiği söylenir ki sadece biyografisine bir göz atmak bile gerçek sebebin bundan ibaret olmadığını ortaya koyar. Evet, 1096 yılı başında bir bunalım geçirerek Bağdat’ı terk eder ve bir sene sonra “el-Halil’deki Hz. İbrahim’in kabri başında bir daha asla ‘hiçbir yöneticiye gitmemeye, hiçbir yöneticiden para almamaya ve hiçbir yöneticinin devletle ilgili tartışmalarına katılmamaya’ yemin eder.”[1] Ne var ki kırk yaşındaki bu Bağdat’ı terk edişi manevi bir bunalıma mı, Bağdat’ta süregiden bir tedhişten, Melikşah ve Nizamülmülk’ün de katledildiği İsmailî saldırılardan kaçışa mı yoksa iktidar çatışmalarının gerilimine mi dayanır, belli değildir. Nitekim arasının iyi olmadığı Berk Yaruk’un vefatı ve Sencer’in iktidara gelmesiyle 1106 yılında (on yıl sonra) Nişabur’da yeniden ders vermeye başlar.

[1] Frank Griffel, Gazali’nin Felsefi Kelamı, Klasik Y. s. 24, 25.

 

Yazının orjinali için bakınız:https://yenipencere.com/yazilar/raiyyetten-insaniyete-umit-aktas/

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
1 YAZILARRaiyyetten İnsaniyete2 Faşizm mi, İnsaniyet mi?3 Kötülüğün Sıradanlığı4 JEOPOLİTİK BOŞLUK VE SÖMÜRGECİ TASALLUT5 COĞRAFYAYI ÖRGÜTLEMEK: BARBARLAR VE AKİLLER6 İMKANSIZ DEVLET7 KÜRESEL SİYASET VE SÖMÜRGECİLİK8 ORTADOĞU’DA BARIŞI ARAMAK9 İMRALI’YA GİTMEK10 Küresel Statükonun Sarsılması ve Zohran Mamdani11 İki Direniş Biçimi ve Barış12 Gazze, Rojava ve Zeytin Ağacı13 Türkiye ve İsrail14 Gazze ve Dost Bildiklerin Sessizliği15 NEOFAŞİZM16 Başka Türlü Yapmak17 Yozlaşma ve Çöküş18 Silahları Yakmak19 İsyan Bile Değil20 Küresel Savaş ve Stratejik Akıl21 Meal/Çeviri Çabaları ve Anlamanın Askıya Alınması22 İLK MÜSLÜMANLAR23 İSLAMCILIK ÜZERİNE24 Barış ve Şükran25 Düşündürücü Bir Veda26 Hakikat Nerede27 Savaş Siyasete Dahil(mi)dir28 Demokratik Konfederalizmden Demokratik Siyasete29 Öcalan’ın Çağrısı30 SÖZÜ SAVAŞA BENZER31 GAZZE VE SURİYE: BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK32 Egemen bakışın açmazı33 Ezilenlerin çelişkisi34 Sömürgecilik35 Eleştirel özgürlük ve ahlak36 Gösteri Toplumu37 Göçmenler, köylüler ve madenler38 Trajik bir mesele olarak Filistin ve soytarılar39 Taha Abdurrahman40 Sörfçü ve göçebe41 Dayanışma ve kapitalistleşme42 Doğru soruları soramamak43 Göçmenler, kitleler ve linç kültürü44 Filistin direnişi ve sivil itaatsizlik45 Siyasal ahlak46 Fırtına öncesi sessizlik47 Her Dem Yeni Doğarız48 Nükleer silahlanma ve güç zehirlenmesi49 Adalet ve Hakkaniyete Dair50 Yollar ve tarihsicilik51 İhtişam ve sefalet52 İbrahim ve Odysseus53 Yoksullaşma tepkisi, Gazze öfkesi54 VİCDAN MAHKEMESİ55 Yaşama Sevinci56 Heterotopik bir mücadele alanı olarak başörtüsü57 Adaletin dağıtımı, dağıtımın adaleti58 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (2)59 Humeyni, devrim ve velayet-i fakihlik meselesi (1)60 Dilde yurtlanmak (1)61 Fair Play62 Neden63 Siyasal ihtiras64 FİLİSTİN VE HAC65 Sömürgecilik ve maduniyet66 Osmanlı ve cumhuriyet67 KURU OTLAR VE TAŞRA68 Sınırlarda dolaşmak69 İSRAİL70 Gazze'de dile gelen71 Filistin direnişi ve Hamas72 Yeni sömürgecilik73 Savaş ve barış74 Aykırı bir muhafazakâr: Heidegger75 Gandi ve şiddet dışı direniş76 Politikacı, göçmen ve şair77 Nietzsche, Tolstoy ve iyilik78 Trajedinin felsefesi: Dostoyevski ve Nietzsche79 Dini Anarşizim80 Jean Paul Sartre ve özgürlük81 Madunun dili, öfkesidir82 Göçebe tutum83 İttihatçılık ve demokrasi84 Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka85 Yollara çıkma vakti86 Müslümanlar, ahlak ve Avrupa87 Islam ve çagdaslik gerilimi88 Islamciligin sagcilasmasi ve ayrilan yollar89 ORUÇLA GELEN90 Pastorallik Fikri ve Raiyetten Insaniyete Dogru Siyaset91 Sessizlik ve Bagis92 Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoglu (1)93 Paylasma ve Körlük94 Sedat Yenigün Üzerine95 Bayram96 Sorunsallikta Yasamak97 Cahillik98 Bulgur ve Adalet99 Din, Politika ve Felsefe100 20. Yüzyilin Paradigmasi ve Aliya
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!