Bir Türk Öldür, Soluklan!

İsrail’in ‘soluklanarak’ katliamlarına devam edebilmesini sağlamaya çalışan Batılı başkentler, karşısında ‘soluksuz’ bir şekilde itirazını ortaya koyan sokakları bulduğu sürece Gazze; Filistin’i, İsrail’i ve Batı’yı aşan küresel vicdana dönüşmeye devam edecektir.
Bir Türk Öldür, Soluklan!
Taha ÖZHAN
Taha ÖZHAN
Eklenme Tarihi : 3.12.2023
Okunma Sayısı : 314

Bir Türk Öldür, Soluklan!

Dünya Gazzelileri kurtarmadı, kurtaramadı. Ama Gazzeliler dünyanın vicdanını kurtarıyorlar. Sadece bugün değil, muhtemelen yakın dönemde, bir siyasal başlık üzerinden sokaklarının böylesine dolduğu görülmedi. Küresel düzeyde II. Dünya Savaşı’ndan bu yana, ulus devlet sınırlarını bu denli yaygın bir şekilde aşan başka bir olay yaşanmadı. Üstelik katliamlar ikinci ayını doldururken bu vicdan hâlâ meydanlardan çekilmiş değil. Dünyada elbette Gazze’deki katliamlardan çok daha büyük katliamlar yaşandı. Dünya Savaşlarını hariç tutsak bile insanoğlu katliamlar yapmakta hiçbir zaman büyük sorun yaşamadı. Hele modern aklın inşa ettiği düzlemde katliamlar konusunda zirveleri test etti. Mesele insan kanı dökmekse, sadece son 20 yılda Amerika’nın önce Afganistan ve Irak işgalleriyle, ardından da DAİŞ’le mücadele adına yerle bir ettiği bölgelerde çok daha büyük kan aktı. Esed rejiminin, İran milisleri ve Ruslarla Suriye’de oluk oluk akıttığı kan da çok daha büyüktü. Yemen’de Tahran ve Riyad eliyle umursamazca dökülen kan da Gazze’dekiyle mukayese edilemezdi. Benzer şekilde, Ruanda’dan Afrika iç ve vekalet savaşlarına, Kolombiya’dan Endonezya’ya yüzbinlere ulaşan kayıplar da daha büyüktü. Hepsi vahşetti. 

 

Ancak hiçbirisi Gazze kadar küresel vicdanı bu kadar uzunca süre ayağa kaldırmadı. Kaldıramadı. Suriye’de tam bir soykırım yaşandı. 100 bine yakın kişi sadece hapishanelerde işkencelerle hem de kayıt altına alınarak infaz edildi. Sadece bir kısmı “Sezar dosyası” olarak kayıtlara geçti. Muhtemelen bu satırları okuyanların çoğu da “Sezar kim ya da nedir?” diyeceklerdir. Kimyasal silahlar kullanıldı, toplu katliamlar yapıldı. “Guta”yı da “Hule”yi de hatırlayan fazla çıkmayacaktır. Dünya bu katliamları son dakika haberi olarak duydu ve büyük ölçüde unuttu. Dünyanın katliamlar ve hatta soykırımlar karşısındaki bu hafızasızlığına rağmen konu Filistin olunca, özellikle de Gazze gündeme oturunca ortaya çıkan küresel ilginin ve vicdanın varlığı dikkate şayandır. Belki de Gazze, insanlığın vicdanına dair elinde, dilinde ve zihninde kalan son birkaç başlıktan birisi olduğu için görmezden gelinemiyor. Gazze’yi de görmemek için Batı’da tam anlamıyla bir epidemiye dönüşen Saramago’nun “Beyaz Körlüğüne” müptela olmak gerekiyor. Gerçekten de Gazze’ye ve İsrail’e dair hem Batı’da hem de Ortadoğu’da maruz kalınan “Beyaz Körlük” insan haysiyetine dair hayasız bir taarruz anlamına geliyor. 

 

Milenyumla birlikte küresel liberal dalganın eşliğinde siyasal dilini kaybeden Batı, uzun sürmeden bütün dünyayı da “ideolojilerin ölümü” eşliğinde peşinden sürüklemekte gecikmedi. İyi ve kötünün buharlaştığı bu dünyada geniş kitleleri heyecanlandıracak ve misyon yükleyecek ciddi başlıklar tam anlamıyla asimilasyona uğradı ya da hadım edildi. Büyük bir kısmı da gönüllü hayata geçti. Batı’da jeopolitik diskurunu kaybetmiş halde iklim değişimi ve cinsel kimlik parantezine sıkışan, dünyanın geri kalanında ise yeni bir siyasal dil üretemeden asgari demokrasiyi arzulayan ama bu amaç için mücadele yöntemi ve yol haritası geliştirmekte zorlanan toplumsal ve siyasal yapılar oluştu. Bu durumun en belirgin yansımaları ise sokaklarda görüldü. Batı’da sokaklar sahici ve ciddi siyasal dili kaybedince dünyanın geri kalanından her anlamda koptular, Doğu’da ise sokağa çıkmanın ağır faturası demokrasi ve adalet arzusunu asgari insan ihtiyaçlarını sağlayacak istikrar beklentisine indirgedi. Sokakların dolması için hem kitlesel bir vicdana ihtiyaç vardır hem de entelektüel düzeyde sokakları dolduracak, motivasyonu sağlayacak ve istikamet gösterecek tüten düşünce ve ahlak ocaklarına. 90’lardan hatta 80’lerden bu yana, geçen iki yüzyılın hazır entelektüel ve siyasal sermayesinden beslenmenin oluşturduğu kısır döngünün milenyumdan bu yana bunalıma dönüştüğüne şahitlik ediyoruz. 

 

Küresel Siyasal Bunalım Krizi

 

Küresel jeopolitik, demokratik ve ekonomik bunalımın farklı düzeylerde yaşandığı bir dönemde, her anlamda artan yönsüzlüğün içerisinde sokakların dolmasını beklemek gerçekçi olmayabilir. İşte Gazze, küresel düzeyde vicdanı takdir edilecek şekilde ayağa kaldırmış olmasından dolayı gerçekten müstesna bir duruma ve belki de bir başlangıca işaret ediyor. Neredeyse dünyanın bütün büyük şehirlerinde insanların devasa veya mütevazı bir şekilde meydanlara çıkmasının siyasal ve toplumsal sonuçları olacaktır. Gazze, bir yönüyle, dünyanın farklı yerlerinde kanayan ne kadar yara varsa, hâlâ peşine düşülen ne kadar dert varsa onların sözcüsüne ve bayrağına dönüştü. Sosyal medya kolaj videolarında iki dakikaya sığan dünyanın farklı şehirlerindeki protestolarda onlarca farklı dildeki sloganların ortak diline dönüştü. Sekizinci haftasına girerken, kesintisiz bir şekilde, küresel düzeyde jeopolitik vurgusu olan, emperyalizmi güncelleyerek hatırlayan, güç matrisine referans veren, ekonomik dinamiklere vurgu yapan, Amerikan Siyonizm’ini ifşa eden, Avrupa’nın Siyonizm’ini ve insan hakları boyasını döken, ırkçılığı gündemine alan, en son Mandela ile telaffuz edilen Apartheid’i kulaklara yeniden değdiren, uluslararası hukuka işaret eden, Siyonizm’i genç nesillere teşhir eden, Holokost’tan 75 yıl sonra toplama kampının ne olduğunu insanlığa hatırlatan, Yahudilerin üzerine ipotek koyduğu soykırımı herkese gösteren ve İsrail’in bütün medya gücüne rağmen sansürsüz tanıtımını gerçekleştiren yeni bir dalga oluştu. Gerek haftalardır devam etmesinden gerekse de kozmopolit şehirlerin tamamında onlarca farklı etnik, dini ve ideolojik kimlikten insanın görünür bir şekilde yer almasından dolayı sahici ve şümullü bir itiraz ortaya çıktı. Özellikle Amerika ayağında, bizzat Yahudilerin de öncülük ettiği bu dalganın orta vadede siyasal ve toplumsal neticeleri görülecektir. 

 

Kısa vadede İngiltere’de kabine değişikliğine yol açan, Amerika’da Biden’ın seçimi kaybetmesi durumunda en önemli etkenlerden birisi olarak şimdiden yüksek sesle dillendirilen, Avrupa’da siyasal, medya ve entelektüel elitlerin tam anlamıyla kaybettikleri bir ahlak ve daha vahimi bir ciddiyet sınavına sokan beklenmedik bir hareketlenmeye yol açtı Gazze. Dünyaya duyarsızlığına ve ilgisizliğine herkesi ikna etmiş olan Çin’in bile ilk kez mütevazı da olsa farklı ve ilgili pozisyon aldığı, BRICS’e bugüne kadarki ilk siyasal açıklamasını yaptıran ve İslam ülkelerinin tam bir felç haliyle jeopolitik iflas ilan ettikleri bir fenomene dönüştü. Gerek çifte standartları ortaya dökmesiyle gerek büyük güçler jeopolitik rekabetinde bir araç haline gelmesiyle gerekse de hükümetleri ifşa etmesiyle artık bir Gazze testi var herkesin önünde. Bütün bu gelişmelerin İsrail katliamlarını durdurmadığı muhakkak. Ancak İsrail’in Gazze üzerinden yükselen küresel vicdana yönelik her türlü doğrudan ve dolaylı girişiminin başarısız olduğu da muhakkak.  

 

İsrail’in Gazze katliamından, on binlerce can kaybına ve yıkıma rağmen, bir her türlü saygıyı hak eden Gazzeliler canlı çıktılar bir de bütün dünyada sokakları dolduran milyonlar. Bunlar dışındaki herkes ve her şey İsrail’in enkazı altında kaldı. Gazzeliler canlarıyla Ortadoğu’da Tel Aviv’le normalleşme sürecinin, sanki yeterince işgal ve diktatörlük yokmuş gibi bölgenin tam bir İsrail düzenine geçmesini engellediler. Sönmüş, tükenmiş ve üzerine ölü toprağı serpilmiş Batı’da siyasal canlanmanın ilk işaretlerinin görülmesine yol açtılar. İsrail desteği artık ancak kolluk kuvvetlerinin, yargının, devletin, medyanın ve sermayenin koruması altında sürdürülebilir bir suça dönüşmeye başladı. İsrail’i savunmak ve desteklemek, ancak İsrail’deki gibi bir Apatheid halini hayata geçirmekle mümkün olabilecek duruma dönüştü. Batı’nın iki yıldır en önemli gündem maddesi olan Ukrayna işgaline karşı geliştirdikleri bütün argümanlar çöktü. İsrail’in Gazze’yi “Nazilerden temizleme operasyonunu” dillendirenler, Putin’in eksantrik “denazifikasyon” tezleri karşısında sefil bir hale bürünmek durumunda kaldılar. Birbiriyle yarışan Amerikan ve Avrupa Siyonizm’i sadece ahlaki ve entelektüel bir iflasın içine girmedi, asgari akla ve ahlaka tecavüz anlamına gelen ebleh argümanların sözcüsü konumuna düştüler. Biden’ın, gerek yaşından dolayı melekelerini kaybetmiş olmasından gerekse de Edward Said’in deyimiyle “Son Amerikan tabusu İsrail”in Evanjelik seçmenle nikâhından mütevellit Amerikan tepkileri şaşırtıcı olmayabilir. Bir taraftan 2024 için Michigan ve genç seçmen kâbusları görürken diğer yandan “tabusuyla” yüzleşmesi kolay olmayacaktır. Amerikan tabularını bir kenara bırakacak olursak, Avrupa Siyonizm’inin dikkat çekici iki mekânı İngiltere ve Almanya’nın tam bir siyasal trajedi ve entelektüel tefessüh içerisine düştükleri görünüyor. İngiltere’de, toplumun ezici çoğunluğunun İsrail karşıtı pozisyonuyla kavgaya tutuşan sağ ve sol partilerin garabet durumunun ne gibi siyasal sonuçlar doğuracağını da göreceğiz. 

 

Alman İdealizminden Alman Fanatizmine

 

Ancak İsrail’in Gazze katliamına destek konusunda ne Amerika ne İngiltere ne de İsrail, Almanya ile yarışabilir konumda. Mesela İsrail’in en eski gazetesi Haaretz’i Almanca ve Almanya’da yayınlamak pek sorunsuz bir şekilde hayata geçemeyebilir. Rahmetli Edward Said, Almanya’nın halini görseydi Amerika için “son tabu” dediği İsrail’i, “Son Alman Fobisi” olarak isimlendirir miydi? Bunu bilmiyoruz ama Said’in 1999’da Daniel Barenboim’le beraber “İsrail-Filistin barışı” için kurulan müzik okulu Barenboim-Said Akademie’nin 30 metre karşısındaki Deutschse Telekom’da konuşan, demokrasi ve insan hakları gündemleriyle nam salmış Yeşiller Partisi’nden Alman Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un “Alman vatandaşlığı için ‘İsrail’e sadakat’ anlamına gelecek şartlar getirme arzusunu” duysaydı, fobiden başka bir tarif bulmakta zorlanabilirdi. Benzer şekilde Alman Şansölyesi Sholz’un “İsrail bir demokrasidir. İnsan haklarına ve uluslararası hukuka bağlı ve buna göre hareket eden bir ülkedir. Bu nedenle, İsrail aleyhindeki suçlamalar saçmadır” sözlerindeki muhteşem akıl yürütmesi ve ahlaki düzey Almanya’yı ayrı bir seviyeye taşımış durumda. Adorno, “Alman, kendisi inanmadan yalan söyleyemeyen kişidir” derken bugünleri düşünmüş müdür bilemeyiz. Bildiğimiz; Alman siyasal, medya, iş dünyası ve üniversite elitlerinin, bir aydır, İsrail’e desteğini ilan ederek 94 yaşında ahlaki ötenaziyi tercih eden Habermas’ın “iletişimsel eylem” teorisinde dillendirdiği meşrulaştırma krizinde bocaladıklarıdır.

 

Batılı elitlerin yaşadığı krizi basitçe bir tefessüh olarak görüp geçmek mümkün değildir. Zira yaşanan ahlak ve hukuk iflası sadece Batı’nın meselesi değildir. Çünkü Batı bu krizi yaşarken yeryüzünün başka bir yerinde Batı’da çürütülen ve insanlığın birikimine ait değerlere sahip çıkacak bir damar görülmemektedir. Dolayısıyla insanlık birikimine Batılı elitler tarafından ihanet edilmesinin, küresel düzeyde yaşanan “insanlık halinin bunalımını” artırması muhtemeldir. Ancak Batı’nın içine düştüğü bu derin çelişkiyi irdelemek gerekmektedir. Zira ne popülist demokrasi dünyasında ne de ulusal çıkarları açısından takındıkları tavrın ikna edici bir açıklaması bulunmaktadır. Bu yönüyle bakınca İsrail’in sadece Filistin’i işgal etmediği, Batı elitlerinin aklını ve ahlakını da işgal ettiği söylenebilir. Batılı siyasal elitlerin aklı açık bir şekilde İsrail Apartheid yönetimi altına girmiş durumda. Bu yönüyle, Tel Aviv’in sadece Filistinlilerin topraklarında inşa ettikleri kolonileri bulunmuyor aynı zamanda Batı başkentlerinde de oluşturdukları illegal yerleşim bölgeleri bulunuyor. Bu koloniler bazen Amerika’nın hiçbir sorununda (mesela Irak’ın işgaline bile hem Senato’da hem de Kongre’de çıkan kadar bile hayır oyu çıkmadan) görülmemiş bir sıfır itirazla İsrail’i koruma altına alıyor. Kendi ülkesinin hiçbir sorunuyla ilgili yapmadığı kadar ateşli konuşmalar yapan Amerikan Kongre üyeleri, İngiliz ve Alman bakanların gerçeklikten tamamen kopmuş fanatik sözlerine şahitlik ediyoruz. Uluslararası kurumlarda bütün dünyanın vicdanı karşısında rezil olmayı göze alarak asgari düzeyde insani yardımları bile veto eden ellerin kalktığını görüyoruz. Bütün bunlar ancak İsrail’in Amerika’da ve Avrupa sürdürdüğü siyasal Apartheid muhasarasıyla açıklanabilir.

 

İsrail’in Küresel Apartheid’i

 

Dünyanın dört bir yanında bir aydır İsrail’in soykırıma dönüşen Gazze katliamını protesto edenler, sadece İsrail’deki Apertheid rejimine karşı çıkmıyor, aynı zamanda Batılı başkentleri de ablukası altına almış olan siyasal Apartheid düzenini ifşa ediyorlar. Biden’ın açıklamaları Putin’in Ukrayna’yı işgal gerekçeleriyle, Avrupalı bakanların vurdumduymazlığı Şi’nin insansız bir düzen hayalleriyle buluşuyor. Batı, İsrail siyasal Apartheid ablukası altında, küresel jeopolitik bunalımın yükseldiği ve ittifak haritalarının güncellendiği bir dönemde, dünyaya İsrail, Rusya ve Çin’den daha farklı bir şey sunamayacağını bir aydır her gün itiraf ediyor. Bu itirafın önümüzdeki yıllarda oldukça ciddi sonuçları olacağını şimdiden söylemek mümkündür. 

 

Demokrasilerin erozyona uğradığı, popülizmin yükseldiği, insan hakları ile refah arasındaki ilişkinin zayıfladığı, vizyoner demokratik liderliğin kaybolduğu ve jeopolitik ciddiyetin ciddi bir kriz yaşadığı dönemde Batı’nın kendi demokrasi kredisini İsrail için bu kadar kolayca harcamasının maliyeti oldukça ağır olacaktır. Bu durum, ikiyüzlülüğün ve çifte standardın ötesinde bir krize işaret etmektedir. Batı, kendi başkentlerindeki İsrail Apartheid ablukasından çıkıp gerek kendi ülkelerinin jeopolitik çıkarlarına gerekse de asgari düzeyde uluslararası kural bazlı düzene yönelmediği sürece krizi büyümeye devam edecektir. Ancak bu durum sadece Batı’nın sorunu değildir. Batı yaptığı tercihlerle bir taraftan hem insanlığın bütün demokrasi birikimini hem de II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan ve zar zor yürüyen küresel istikrarı açık bir şekilde tehdit etmektedir. 

 

İsrail’den kimse etnokratik bir Apartheid rejimi olarak herhangi bir ciddi devletin sergileyebileceği asgari olgunluğu sergilemesini beklemiyor. Devlet ile proje, rasyonalite ile mitoloji, sekülerizm ile teokrasi arasına sıkışmış, sınırlarından demografisine, başkentinden anayasasına her şeyi tartışmalı ve meşkuk, komşusu olmayan İsrail’in içine düştüğü krizden çıkmasını da kimse beklemiyor. Binlerce yıl sürgün teolojisi içerisinde var olup, tarihinde ilk kez Yahudi olmayan bir topluluğun üzerinde hâkimiyet kurma ve hükümdarlık etme girişiminin Yahudi aklının taşıyabileceği bir olgu olmadığı artık açık bir şekilde görülüyor. İsrail, Filistinlilerin var olma hakkını kabul etmediği sürece ne Gazze’de ne Ramallah’ta ne de bölgede sürdürülebilir bir barış fikrine ve düzenine ulaşılabilecektir. İsrail’in beklediği tek şey -bölgedekilerle beraber- kendi nüfusunun iki katı kadar olan Filistinlilerin buharlaşmasıdır. Bu saplantılı bakış açısıyla içine düştükleri “Beyaz Körlük’ten” çıkmadıkları sürece Washington ve Avrupa’nın da İsrail maliyetini taşımaları artık eskisinden çok daha ağır olacaktır.

 

Siyonist Tahayyül: Biz Ne Yaptık ki Size?

 

İsrail liderliğinin, geldiği noktada, kendi dünyasında meşrulaştıramayacağı bir suç ve savunamayacağı bir ihlal bulunmuyor. Sömürgecilik üzerine çalışmaların duayeni Aimé Césaire’ın zihinlerde yer eden “Avrupa savunulamaz” tezine dair kayda geçen her bir cümlenin daha fazlası İsrail için geçerli hale gelmiş durumdadır. Césaire’ın önemli tespitlerinden olan “sömürgeciler vahşeti ve insanlıktan çıkarmayı (dehümanizasyon) meşrulaştırarak kendileri de dehümanizasyona tabi olmuş ve barbarlaşmışlardır” tespiti, fiilen İsrail ve destekçileri için hayata geçiyor. Netanyahu’dan bakanlarına, dini liderlerinden gazetecilerine varıncaya kadar ezici bir çoğunluk insanlıkla ortak zeminden istifa etmelerini özel bir gurur imkânı olarak da görüyorlar. Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” tespiti tam da İsrail’i özetleyen bir hale dönüşmüş durumda. Dünya genelinde ve İsrail’de bu çılgınlığa ortak olmayan Yahudileri de akla ziyan yaftalarla anmaktan ve her fırsatta ezmekten geri durmuyorlar. Bu ilkel fanatizmi anlamaya çalışan dünya vicdanı ise genellikle çaresiz kalıyor. Bu hali anlamak üzere, İsrail’de ünlü olan “Bir Türk öldür, soluklan” deyimi ve hikâyesi İsrail zihin dünyasına dair bir fikir verebilir. Rus Çarı, Osmanlı’ya yine savaş ilan etmiştir. Çocuğunu savaşa gönderen bir Yahudi anne ise oğluna şöyle seslenmektedir:

 

“Sakın kendini fazla yorma. Bir Türk öldür, soluklan. Bir Türk daha öldür, tekrar dinlen…”

 

Oğlu araya girip, “Peki ya Türk beni öldürürse?” der.

 

‘Seni mi?” diye şaşkınlıkla cevap verir annesi. 

 

“Niye ki, sen ne yaptın ki ona?”

 

İsrail, 1948’ten beri soluklanıp işgalini derinleştirmeye devam etti. Hayatın, tarihsel bir revizyonizmin saplantılı dünyasında, birkaç binyıl geriden gelip birkaç binyıllık planlarla şekillenebileceğine ve kurgulanabileceğine kendisini fazlasıyla kaptırdı. Soluklanıp, durup, antlaşmalar imzalayıp ve ateşkesler ilan edip zaman dışı bir dünyada bir gün ütopyasına ulaşacağına inandı. Bütün geleceğini küresel jeopolitik dengelere, Batı’nın ve bölgesel totaliter düzenin desteğine teslim ederek işgalini sürdürdü. Modern dönemde, küresel güç matrisinin ve hizalanmaların ne denli hızlı hareket edeceği gerçeği de İsrail’i içine düştüğü körlükten kurtaramadı. Sadece son çeyrek yüzyılda küresel güç matrisinde yaşanan değişimler ve gelecek yıllara yönelik jeopolitik ve ekonomik yeni hizalanma projeksiyonlara rağmen İsrail, Siyonist dogmalarından güvenlik stratejisi çıkarabileceği fikrinden zerre kadar vazgeçmediği gibi ona daha da sıkı sarıldı. Filistinlilere karşı güçlü olmasının gerçekten bir anlam ifade etmediğini, askeri ve ekonomik gücü hangi sofistike ve teknolojik devrimler yaşarsa yaşasın, İsrail’in kendisine düşman bildiği, yan yana, iç içe ve “bir taş mesafesindeki” Filistinliler için fazlaca bir anlamı olmayacağını idrak etmekte direndi. İnşa ettiği her duvarın aynı zamanda kendisi için de mahpushane duvarlarına dönüştüğünü göremedi. 

 

Bölge ülkelerindekiler hariç, kendisi kadar nüfusu olan Filistinliler, yüzlerce milyonluk Araplar ve Müslümanlar karşısında güç asimetrisinin son tahlilde anlamsız olduğunu anlamamakta direndi. Kelimenin tam anlamıyla sapkın ve zalim bir işgal düzeninin kendisi için de distopik bir hayat ve 24 saat tedirginlik dünyası anlamına geldiğini anlayamadı. Bölge ülkeleriyle giriştiği “normalleşme” süreciyle Ortadoğu’da “İsrail düzeni” kurabileceğine kendisini ikna etti. Bu ikna sürecinde, İsrail ve Filistin realitesine yabancı, başta Amerika olmak üzere Avrupa’daki Siyonist damarların sağladığı lojistiğin faydadan çok daha fazla zarar verdiğini görmek istemedi. Dinci Siyonizm’in seküler Siyonizm’e bilendiği, her ikisinin de demokrat Yahudi damara düşman olduğu bir garabetten devlet yerine distopik bir proje çıktığını kabul etmedi. 

 

Bu cenderede Washington ve Avrupa hâlâ “Sen ne yaptın ki ona!” sorusuyla İsrail yükünü taşıyabileceklerini düşünüyorlarsa sadece vahim bir hata içerisinde değil, aynı zamanda akıl almaz bir ciddiyetsizlik içerisindedirler. Hatırlatılması gereken şey, bu kadar ciddiyetsizliği ve sorumsuzluğu sirke dönüşen Batılı siyasal elit sahnesinin bile taşıyamayacağıdır. Gazze veya Filistin meselesi artık bir coğrafi noktada yaşanan işgal, etnik temizlik, soykırım veya Apartheid sorunu olmayı aşmış bir mesele haline geldi. Küresel düzeyde yıllardır birikmiş ama ifade kabiliyetini kaybetmiş sahici adalet ve siyaset sorunlarının ifade şekline dönüştü. İsrail sorunu, küresel düzeydeki her türlü adaletsizliğin ve çarpıklığın; Filistin Meselesi’nin çözümü ise adalet, insan hakları ve demokrasi arayışının ifadesine dönüşmüş durumdadır. Demokrasinin olmadığı ya da büyük demokrasi açığı olan ülkelerde kitlelerin henüz bu adalet arayışını ifade edecek imkânları olmayabilir. Ancak Batılı elitlerin tefessühüyle mücadele edecek bir azim ve güçte sosyal hareketliliğin varlığı ümit vermektedir. Zira bu yeni dalga insanlık adına elde edilen kazanımları Gazze vesilesiyle muhafaza edecek bir azmi haftalardır herkese gösterdi. 

 

Gelinen noktada, Gazze ne kadar enkaza dönerse Batılı elitlerin demokrasi, insan hakları ve hukuk söylemi de o kadar darbe almaktadır. Bir taraftan tam bir akıl tutulması yaşayan, kendi jeopolitik ve ulusal çıkarlarını bile göz ardı eden İsrail ablukası altındaki Batılı siyaset, üniversiteler, sermaye ve medya elitleri kredisini tüketirken, sokaklardan yükselen Gazze vicdanı yeni bir demokrasi, insan hakları ve hukuk diliyle zuhur etmektedir. İsrail’i korumak adına açık bir şekilde ifade hürriyetini baskılamayı ve yasaklamayı göze alan yaklaşımlar, farkında olmadan yeni bir hareketlenmenin başlamasına yol açtılar bile. İsrail’i küresel bir tabu olarak kabul ettirme girişiminin ters tepeceğine şüphe yok. İsrail’in “soluklanarak” katliamlarına devam edebilmesini sağlamaya çalışan Batılı başkentler, karşısında “soluksuz” bir şekilde itirazını ortaya koyan sokakları bulduğu sürece Gazze; Filistin’i, İsrail’i ve Batı’yı aşan küresel vicdana dönüşmeye devam edecektir.

Yazının orijinali için bakınız:https://www.perspektif.online/bir-turk-oldur-soluklan/ 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!