Hira Aydınlığının Topluma Yansıtılması: Yeryüzünde Bir Mağara Hira…

Bir insan kişisel çıkarlarından başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorsa, toplumsal bir güzellik için hayatında hiçbir özveride bulunmamışa...
Hira Aydınlığının Topluma Yansıtılması: Yeryüzünde Bir Mağara Hira…
Sıddık KARADUMAN
Sıddık KARADUMAN
Eklenme Tarihi : 26.02.2021
Okunma Sayısı : 937

Bir insan kişisel çıkarlarından başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorsa, toplumsal bir güzellik için hayatında hiçbir özveride bulunmamışsa, cebinde katlı duran bir şiiri iki insana okumamışsa, üşüyen birinin üzerini örtmemişse ve hep "zararsız" ve hep "yararsız" yaşamışsa nasıl iyi olabilir ki!

İyi olmanın da bir şerefi vardır ve herkes duyarlılığı, ahlakı, ve bu güzel duyarlılığı, güzel ahlakı karşısındakilere yansıttığı sürece, yaşattığı sürece değer kazanacaktır ve bu bilinci kadar iyi olacaktır.

Kendi yangınını söndüremeyenin başkalarının yangınını söndürmeye seğirtmesini kim ciddiye alır.

Kus bin Sâide’nin okuduğu, o çok mânalı, veciz hutbenin metni şu idi:

“Ey İnsanlar!..geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen çeker gider. Olacak olur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, anaların babaların yerini tutar, sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı kesilmez, hemen hepsi birbirini tâkip eder. Kulaklarınızı açınız, dikkat ediniz. Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü geniş bir döşeme, gökyüzü ise bir yüksek tavandır. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez, acaba gittikleri yerlerden memnun kaldıkları için mi gelmiyorlar, yoksa orada bırakıldıkları için uykuya mı dalıyorlar. Yemin ederim; Allâh’ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha doğrudur ve daha sevimlidir. Allâh’ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakın oldu, gölgesi başımızın üstündedir. O’na îman eden kimseye ne mutludur, O’na isyan ve muhâlefet eden kimseye de yazıklar olsun… Yazıklar olsun ömürleri gaflet içinde geçen kimselere.

Ey cemaat-i iyad!.. Hani ecdadımız ve babalarımız?, Hani taştan saraylar yapan A’d ve Semud kavimleri?, Hani dünyâ malına güvenerek kavmine; “Ben sizin rabbinizim” diyen Firavun ve Nemrud? Onlar size nisbetle daha zengin ve kuvvet bakımından da sizden daha kuvvetli değiller mi idi? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti dağıttı, kemikleri ile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin, onların yolunda gitmeyin. Her şey fânidir, bâkî ancak Allah’dır ki birdir, şerîki ve nazîri yoktur. İbâdet edilecek ancak O’dur. Doğmamış ve doğurulmamıştır. Evvel gelip geçenlerde ibret alınacak çok şeyler vardır. Ölüm ırmağının girecek yerleri vardır ama çıkacak yerleri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Anladım ki herkese olan şey bana da olacaktır.”

Mekke, büyük hüsranların, acıların beldesiydi. Bir tarafta, korku, endişe ve yokluk, öteki tarafta şatafat, lüks ve gösteriş... Kodamanlar; sermayeyi putlaştırıp fakirleri köleleştiren zihniyette.

Mekke’nin bozguncu düzeni, insanları düşünmeye sevk ediyor, karamsarlık sokakları kuşatıyordu. Gece olduğunda, kocasının borcu yüzünden genelev kadını olmak zorunda bırakılanlar evlerinin önüne büyük bayraklar dikerdi. Mekke sokakları, def sesleri, dansözler, eğlenceler ile yankılanır, arka sokaklarda yani varoşlarda ise, açlık ve yoksulluk kol gezerdi.

Çok fazla şansınız yoktu. Ya risk alacak; borçlanacak, ya da köleliğe mahkum olacaktınız. Borçlu ödeme yapamadığı taktirde kendisi köle olurdu. Ömrü boyunca bu faizleri ödeme şansı hemen hemen hiç olmayacaktı.

Aynı zamanda kızı ve eşi geneleve satılır, (tabi satılmadan önce; alacaklının cariyesi olarak bir müddet evinde tutulurlardı) Borçlarını ödediğinizde kurtulur, tekrar evlerine dönerlerdi. Ya rabb ne kadar büyük bir zillet.

Zulüm çağında Mekke, kodamanların ve refah sahiplerinin ihtirasları altında inliyordu. Orada, birileri tefecilik yaptığında (ki ekserisi yapardı), borçlu borcunu ödemediğinde Polis ve Asker evine zorla girerdi!

Aman Allah’ım! Bu nasıl bir zulüm ? Evine zorla girilen adam, karısının ve kızının alacaklıya götürülüşüne şahit olur ve sesini çıkaramazdı. Bu yüzden alttakiler; kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi ki, alınlarına kara leke çalınmasın...diri diri toprağa gömülen kızların suçu ne olabilirdi ki?

Bugün de durum değişmiş midir yoksa  aynen zikredilen gibimi dir? Bugün  Refah sahiplerinin şakşakçısı, yardakçı medya zihinleri körleştirmiştir. Servet ve iktidar sahiplerinin menfaatleri, bizzat devlet tarafından korunmaktadır. Zulüm, “şirinleştirilmiş” alttakiler isyan edemez hale getirilmiştir.

İşte o gün durum buydu. Bu duruma en büyük tepki, büyük binayı yıkacak ve yeniden inşa eden bir eylem üreterek olabilecekti...

Hira’dan Mekke ye,çöle iniş, devrimin ayak sesi olacaktı. Statükonun ve gaddarlığın ensesine inmiş o tokat, şahsiyetin bayrağı altında gölgelenmiş bir kişiliğin isyanı olacaktı.

O bağırıyordu! Artık isyan bayrağı yükselmişti!

O bağırıyor, pis eşrafın ve işbirlikçi takımın şişirdiği yoksullar O’nu taşlıyordu! Ne büyük hüzün...

Kölelik ve boyunduruk zincirlerine savaş açmış O adamın sözleri, kölelerce taşlanıyordu. Bu ve benzeri zulümlere boyun eğmemenin, sabrın ve iradenin adıdır hiradan haykırış...

Ezilenler, horlananlar; ahlaksızlığın rutinleştiği o beldede, hakikat karşısında put gibi kesildiler. Spekülasyonlar, yafta ve iftiralar karşısında, hepsi; gücün ve iktidarın yanında konumlandılar...

Ne acı! Ezilenlerin, kendilerini ezenlere bu kadar bağlı oluşundaki hikmet ve sır ne ola ki ?

Hayat yol, insan yolcu. Yolu da yolcuyu da yaratan ALLAH. Yol haritasını belirlemek, yolu ve yolcuyu yaratanın hakkıydı. Tüm ilahi vahiyler, kâinat ağacının bu soylu meyvesi var ediliş amacını gerçekleştirsin diye gönderilmişti. Ve insanlığın son çevriminde ebedi rehberlik Kur’an suretinde tecelli etmişti.

Son Vahiy, bütün bunların hepsini dört cümlede özetledi:

Er-Rahmân… Alleme’l-Kur’an, halaka’l-insan, ‘allemehu’l-beyân… ( O sonsuz merhametin menbaı… Kur’an’ı O öğretti. İnsan türünü O var etti, ona kendini ifade etme yeteneğini O bahşetti.)

Kur’an vahyi, el-Hay olandan, hayatı inşa için, hayatın ta yüreğine inmiş tarifsiz bir hayattı. Amacı insanı zulümattan nura, karanlıklardan aydınlığa, bencillikten ben idrakine, içgüdülerin esaretinden ruhun özgürlüğüne, bilinçaltının gayyasından bilincin doruğuna, nefsin köleliğinden ruhun özgürlüğüne çıkarmaktı.

Varlık ağacının bu soylu tohumunun kendini ve elinin değdiğini çürütmesine engel olmaktı. Dahası, kendi kendini aşılayarak saflaşmasını, tekamül etmesini, yücelmesini ve potansiyelinin ufuklarına doğru yol almasını sağlamaktı.

Vahyin ve insanın sahibi, bu amacın gerçekleşmesini yasalara bağlamıştı. Eğer insan bu yasalara uygun olarak hareket ederse vahiy inşa amacını gerçekleştirecek, değilse insan bu inşadan mahrum kalacaktı. Bunun da ilk şartı vahye bir özne olarak yaklaşmaktı. Zira vahiy gerçekten özneydi.

Vahiy inşa edicilik fonksiyonunu bihakkın icra edebilme yeteneğine sahip olduğunu muhatabı olan ilk nesil üzerinden isbat etti. İnşa ettiği neslin elleriyle hayatı ve dünyayı inşa etti. İnşa ettiği neslin eliyle insanlığın ender gördüğü bir iman hamlesine imza attı.

Vahiy bir şeyi daha isbat etti: Eğer bir nesil kendini Kur’an’ın inşasına teslim ederse, Allah da tarihin inşasını o neslin eline teslim edecektir.

Yani Kur’an’a nesne olan, tarihe özne olacak. Vahyin çırağı olan hayatın ustası olur. Ve ustanın sanatı işlediği gibi hayatı ilmek ilmek kirlerden arındırarak dokuyacak ve yeniden hayatı razı olunan bir hayat kılacaktır.

Vahye teslim olan hayatı teslim alır. Hayatının yatağını vahyin belirlemesine izin veren, zamanın yatağını elleriyle belirleme liyakati kazanır. Çorak ve kaskatı kesilen hayatları rahmanın rahmeti ile sularsanız semeresi bol tadı hoş ve kokusu mis kokan kılarsınız.

Ve o altın nesil bunu yaptı çünkü kendilerini vahye teslim ettiler teslim olunca dünya onlara teslim oldu. Resulullah sav rehberliğini benimsediler ve dünya onların ayaklarının altında ezildi, eridi, biçare kaldı.

Peki ya şimdi ki nesil ne yaptı? Vahyi kabul ettiler. Bağırlarına bastılar, baş tacı ettiler, öptüler, kokladılar, yanlarında tütsüler yaktılar, bülbüller yetiştirdiler ve her tarafta bülbülleri ile iftihar ettiler. Elbet iftihar edilesi bir durum du amma gözden kaçırdıkları, gözden kaçırdığımız bir durum oluştu.

Her şeyi baş tacı etmiştik ama mana ve mefhumu hayatta uygulamaz olduk sadece lafızla kaldık maalesef lafızlar da hayatımızı inşaa etmedi.

Bundan sonra isbat sırası vahyin kendilerine emanet edildiği mümin muhatapları olarak bize geldi. Fakat mümin muhataplar vahiyle inşa olma konusunda her zaman aynı başarıyı sergileyemedi. Vahiyle inşa olacaklarına vahyi inşa etmeye kalktılar. Vahyin nesnesi olacaklarına vahyi nesneleştirmeye yeltendiler. Bunun sonucu çok vahim oldu. Kendileri de tarihin nesnesi oldular. Bu, vahyi nesneleştirmenin cezasından başka bir şey değildi.

Vahyi nesneleştirme süreci şu aşamalardan geçerek gerçekleşti:

Kelimelerin Rabbi kelimelerin kalbine manaları indirmişti ki akleden kalp sahipleri indirilen o manaları anlasınlar, hayatlarına koyarak üretsinler. Vahiyle inşa olanlar anlam üretmeyi sürdürdüler. Fakat bu gün geldi anlam üretilmez oldu. Anlam üretilmeyince tükenir oldu. Biri diğerinin doğal sonucuydu. Üretilemeyen anlamdan oluşan açığı kapatmak için bu kez Form yüceltilmeye başlandı. Bu sürecin sonucunda vahyin lafzı manasının, manası maksadının üzerine kapatılmış, vahiyle ilişki “yüreğinden okumak” yerine “yüzünden okumaya” indirgendi. Vahyin sahibi bizden vahyi tertil ile okumamızı emretmişti. Tertil ile okuma emri önce tecvid ile okumaya, daha sonra “kaf çatlatmaya” indirgendi.

Vahiy elbette tecvit ile okunmalıydı. En güzel seslerle süslenmeliydi. En güzel hatlarla yazılmalıydı. En güzel hurufatla dizilmeliydi. En güzel sayfalara basılmalıydı.

En güzel ciltlerle sıvanmalıydı. Bütün bunlar vahiy için azdı bile. Fakat vahiy bunların hiçbiri için gelmemişti.

Asıl anlamak, yaşamak ve yaşatmak için gelmişti. Bu sürecin sonunda geldiğimiz nokta tam da Şair Mehmet Akif’in dediği nokta oldu:

Ya açar Nazm-ı Celilin bakarız yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir kur’an hele şunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okumak ne de fal bakmak için

İnmiştir kur’an hayatta tatbik için.

 

Bu vahim noktayı vahiy kendi ifadesiyle “mehcur bırakma” olarak adlandırmıştı. Bunun açılımı şudur:

Elde taşındığı halde bilinçte taşımama,

en yüksek yerlere konulduğu halde hayata koymama,

dilde olduğu halde kalbe taşınmama,

kendisi göz önünde olduğu halde talimatını göz ardı etme,

sesi dinlendiği halde sözünü dinlememe,

özetle vahye bir “ölü metin” muamelesi yapma…

Bir Mahkeme Tasavvur edin. O mahkemede Hakim olan ALLAH, Şahid olan O’nun aziz peygamberi, hesaba çekilen de; ben ve sen!. Hesaba konu olan mevzu ise,

Mahcur bırakılan kitap!

Yani terk edilen kitap, kendisine hicret edilecekken,

kendisinden hicret edilen kitap…

”Öyleyse (Hesap Günü), her topluluk içinden şahitler getireceğimiz ve seni (ey Peygamber) onlar aleyhinde şahit tutacağımız zaman, ne olacak onların hali?”(Nisa suresi:41)

Ve o gün Peygamber müntesipleri hakkında şöyle bir sitemde bulunup, şikâyetçi olarak şunu diyecek: “Ve Peygamber, yâ Rabbi dedi, bu kavmim, şu Kur'ân'ı ihmal etti, terk edilmiş bir hale getirdi.” (Furkan suresi.30)

Mahcur bırakmak, peygamberle beraber, peygamberî bir yol tutmamaktır.

Hayatı kitaba göre yaşamamaktır.

Hükümleri var, ama yok gibi davranmak, dikkate almamaktır.

Böyle davrananların son durumlarını ayetler bize şöyle haber veriyor: “O gün, zalim kimse ellerini ısırıp: ‘Keşke Peygamberle bir yol tutsaydım, vay başıma gelene; keşke falancayı dost edinmeseydim. And olsun ki beni, bana gelen Kur'an'dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor’ der.”(Furkan 27-29)

Buradaki zalim ifadesi, birçoğumuzun yanılgısı olabiliyor olmasın. Oysaki hakkı hangi anlamda olursa olsun, tutup kaldırmayan insan zalimdir.

Kur’anî bir yaşantı yaşamayanlar zalim olarak nitelendirilmiştir… Böyle bir gün var ve herkes bu günü yaşayacak. İşte böyle bir günde ve bugünün mahkemesinde Peygamberimizin bizim lehimizde şahitlik etmesinin tek bir yolu var o da, nasıl ki hira dan allah resulü sav Mekke nin sokaklarında insanları ilahi buyruklara hicret etmeye çağırdı ise bugün bizlerde kur’ana hicret etmek icap eder. Kitabı mahcur bırakmamak icap eder…

Kur’an-ı Kerim’in iniş gayesini özetleyen şu ayet:

“İşte bu (Kur'an), kendisiyle uyarılsınlar, ALLAH'ın ancak bir tek Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir.”(İbrahim suresi, 52)

Anlamanın konusu olmayan, hayatı nasıl belirlesin?

Anlaşılmayan bir hakikat nasıl hayatları yaşanır kılsın?

Vahyin hayatsız bırakılması…

Ve kıyamet hayat vahiysiz kalınca koptu.

İnsanlık içine düştüğü şu değersizleştirme ve anlamsızlaştırma girdabından nasıl kurtulacaktır?

Soruların sorusu, sorunların sorunu budur.

Değerlerin yerini fiyatlar aldıkça insan biraz daha yok oluyor.

İnsanın insanlığının kan kaybını ruhtan yoksun güvenlik tedbirleri ve giderek tek tipleşen eğitim politikaları durdurmaya yetmiyor.

Entellektüel bir katliama dönüşmenin arefesinde olan modern eğitim sisteminin derde deva olamayacağı fena halde anlaşılmış durumda.

Rahman’ın rahmetinden nasibini almayan bir eğitim ve öğretimin, diplomalı vahşiler yetiştiren bir canavara dönüşmemesi için hiçbir sebep de yok.

Küresel güç merkezlerinin gücü ve güçlüyü yücelten tavırları, ezilenlerin bile güce taptığı hastalıklı bir sonuç üretiyor.

Rezzak-ı âlemle rızık arasındaki bağı görmezden gelen vahşi dünyevileşme, sebep olduğu krizler zincirine “gıda krizini” de ekleyerek tüy dikmeye hazırlanıyor.

Allah’ın mahlukat ağacının soylu meyvesi için donatıp döşettiği şu dünya misafirhanesi,

tarihinin hiçbir döneminde bu kadar hor ve hovardaca kullanılmadı.

Kerameti kendinden menkul bütün gelişme ve ilerleme iddialarına rağmen insanlık bugün dünden daha mutlu değil. İnsan soyunun mutluluk ortalaması bugün dünden daha yüksek değil.

Bugünkü açlık dünkünden daha az değil. İnsanlığın şefkat ve merhamet debisi, dünkünden daha fazla değil. Aksine insanlığın şefkat ve merhamet damarları günden güne kuruyor, kurutuluyor. Ve adalet açığı çığ gibi büyüyor.

Bunlar ve daha sayamadığım unsurlarıyla kötü gidişatı durdurmanın “vahye dönüş”ten başkaca bir yolu bulunmuyor.

Eğer insanlık insanlığını yeniden kazanacaksa, bu, fiyatlardan değerlere dönmeden asla gerçekleşmeyecektir.

Değerlere dönmenin Allah’tan bağımsız bir yolu yok.

Çünkü Allah demek anlam demektir.

Allah’sız bir hayat anlamsız bir hayattır. Bayattır.

İşte vahiy, Allah’ın hayatla olan anlam bağıdır.

“Neden hayatın vahiyle inşaası?” sorusunun cevabı da budur. İnsanlık akleden kalbe dönecekse tekrar Kutsal kitaplara dönmek zorundadır.

İnsanlık kutsal kitaplara dönecekse, Kur’an’a dönmeye mecburdur. Kur’an’a dönüş kaçınılmazdır. Kur’an’a dönüş salt entelektüel bir faaliyete dönüş değildir. Kur’an’a dönüş hayatın kalbine dönüştür. Kur’an hayata hayat vermek için inmiştir.

“Allah’ın ipi” Kur’an’dır. Kur’an’a yapışan Allah’ın ipine yapışmış olur.

Mekke nin ayaz ve üşüten ikliminde Muhammed as kıştan ilkbahara bir çıkış bulabilmek için zaman zaman inzivaya çekilir ve hayatı, dünyayı düşünür dururdu. Öyle ki Mekkeliler “Muhammed Rabbine aşık oldu!” demekten kendilerini alı koyamadılar. Azığı tükendikçe evine inip azığını alır tekrar döner türlü türlü düşüncelere dalarak ilk baharın nasıl geleceğini bir kardelenin baharı nasıl müjdelemesi gerektiğini.

Bekliyordu sabırla arıyordu zihnindeki soruların cevabını.

Evet benim odam dediği hira. Hirayı anlamak vahy’i anlamaktır, kuranla yeniden buluşmaktır.

Hira hakikatı arayan için inzivaya ve tefekküre olan ihtiyacı hatırlamaktır. Hira, aradığını bulmaktır, bulduğunu almaktır, aldığını uygulamaktır. Hira, hakikattır; hira hayattır.

Hira düşünmektir, hira sınav ile mücadele etmektir, hira başlangıçtır, hira doğuştur, bir ümmetin doğuşudur.

Hıra, bir gönül hicretidir. Bir iç göçtür. İçinin uçsuz bucaksız bozkırlarında insanın kendisini aramaya çıkmasıdır. Kendisini anlamlandırmasıdır. Aradığını bulduğu an, varlık yumağının kaybolan ucunu eline geçirmiş olmasıdır.

Tefekkür ya da hira, adını sadece kitaplarda gördüğümüz bir Zümrüd-ü Anka.

Hira, kayıp taraflarımızı aramanın, içimizin yaralı bölgelerini sarmanın, insanlar tarafından Karacaahmed'e çevrilmiş gönüllerimizin enkazını temizlemenin en güzel yöntemidir. Yüreği yeni acılar çekecek, yeni kahırlar yüklenecek hale getirmek için bakım ve onarıma almaktır hira.

"Mûsâ’ya ve kardeşine: “Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi namazgâh yapın, namazı hakkıyla ifa edin ve ey Mûsâ müminleri müjdele!” diye vahy ettik." (Yunus, 10/87)

Bugün, yapraklarını henüz dökmeden ağaçlar, ilk ve son kez bir cinayet işleyelim. Kapatalım gözlerimizi, elimize evdeki en keskin bıçağı alalım, en büyük düşmanımız olan NEFSİMİZ’i acımasızca bıçaklayalım, yavaşça; soluğu usul usul tükenip buz kesinceye dek. Nefsimizi öldürebilmeyi başarabilirsek eğer, Dünya’nın en güçlü insanı biz olacağız. Sonra, sonsuza dek cinayet işlemeyeceğiz. Çünkü başka bir düşmanımız kalmayacak. Yaşamın boynunu bükmesine asla izin vermeceğiz!

Ve bu güzel hira da sen sen ol, kendin ol yürü yüreklere, şehre in oradan. Şehir hayat bulsun, insanlık huzur bulsun, tabiat merhamet görsün. Ve tüm bencilliklerden, merhametsizliklerden, vurdumduymazlıklardan, her türlü egolardan kurtularak biz olma sevdasına tutularak. Hira’dan tüm aleme… evlerimiz mescid olsun, hira olsun ve rahmet yağmuru gibi yağsın aleme. Yağsın ki ilk baharlar umut olsun. Yağsın ki rengarenk çiçekler açsın, insanlık yüklerinden kurtulsun. Kamburlar olmasın diye.

Ben dünya’nın en mutlu insanıyım diyebilmek için.

Ben yaşamı yaşıyorum, onlar ise hep yaşamayı bekliyorlar. Bekledikleri yaşam sonuna dek hiç gelmeyecek ve onların -yaşamı- yaşamayı beklerken geçirdikleri süre olacak.

Hiç yaşayamadan sadece beklerken, yitip gidecekler.

Şimdi sende dünya’nın en güçlü insanısın işte.

Bıkmadan, yorulmadan…

Güneş pencereme eriştiğinde, sen de dünya’nın en güçlü insanı oldun işte…

Bırak – onları – ne hali varsa görsün. Deme, Sen elinden tut insanların, çünkü bu, güven verecektir onlara ve sen daha da güçleneceksin. Senin adına dualar göğe fısıldandıkça sen var olacaksın, yaşayacaksın, ölümsüz olacaksın. Bedenin çürüyüp gidecek. Ama sen ölümsüz kalacaksın. Etrafına bir bak şimdi ne kadar çok ölümsüz odanın içinde dolaştığını izle. Ya farkında ol, ya da çekil kenara! Ama ne olur çekilme?

Hayır binlerce kez hayır çünkü sen hiradan şehre inen kişinin ümmetisin.

Mekke'de bozulmamış, özünü korumaya çalışan nadir yerlerden birisi olan hira.

O tazeliğini günümüze kadar sürdüren hira bugün evimiz olsun, misafir odamız olsun, çalışma salonumuz olsun.

Olsun ki etrafı tekrar okuyabilelim, olsun ki kendi ayaklarıyla ateşe gidenleri ateşten kurtarma cüretimiz olsun.

Hiralar oluşturalım ki arınıp tertemiz kalplerimizle kalpler fethedelim. ve sonra siz ve biz evlerimizde hiralarımızı oluşturup "ikra" ile müjdelenen bir ümmetin doğuşunu seyredip güz yaprakları yerine kardelenleri birlikte demet demet insanlığa sunalım.

Ve hira da Oku, oku ki yeryüzünün en güçlü insanı olasın.

Yavaşça oku yazılanları, iliklerine kadar işlesin tüm hatları.

Tüm kelimeleri lime lime sök al içinden, tüm küfürleri topla ve soğuk bir gecede yanan kamp ateşi içine at.

Okudukça, her noktadan sonra güçleneceksin, sen güçlendikçe dünya küçülecek. İnancın büyüdükçe acıların mum alevi gibi usulca eriyip akacak Mezopotamya’ya giden bir nehre. Üstüne sandallar inşa edeceğiz sonra, acılarının yıllardır omuzlarına binmesinin intikamı alarak.

Boş bir otel sessizliğinde, çiğ taneleri henüz yitirmemişken yaprakların üzerinde ki benliğini, koyul yola. Gece karanlığını terk etmedi diye korkma, Küçük Sokak Lambası aydınlatacak yolunu ve sen güneşe uzanacaksın.

İçinde fırtınalar kopuyor ZAMAN’sız gecelerde, biliyorum. İçin içine sığmıyor. Duyguların taşıyor yeryüzünden. Ama sen olduğun yerde, yatağının içinde, bir sağa bir sola dönmekten başka bir yol kat edemiyorsun. Tavsiyem, yüreğinin fırtınalı olduğu rapor edildiğinde haber bültenlerinde, bin yelkenliye. Göreceksin kürek bile çekmene gerek kalmadan, rüzgar seni olmak istediğin saraylara götürecek.

İnsanlık tıkanma noktasına geldiğinde Rabbim beni sana gönderdi de. Benden büyük mucizeler bekleme, küçük cümlelerimle yüzüne bir tebessüm indirebilirim sadece. Fazlasına gücüm yetmez. Dünya’yı daha güzel bir hale getirebilir miyim, bilmiyorum. Ama bunun için sonuna kadar mücadele edeceğimi biliyorum.

Erişebildiğim kadar ışık saçacağım yeryüzüne, ben küçük bir sokak lambasıyım. Şimdi sende yanımdasın ablamsın kirli musluklardan içirmezsin, kardeşim Harun’sun yardımcımsın. Beraberce, inandığımızın peşine düşeceğiz ve dünya saçma sapan şeyler yüzünden bizi üzemeyecek.

Büyük işler beklemiyorum senden. Küçük mutluluklar saç etrafa, beyninde olumsuz düşünceye yer bırakma, saygını yitirme, dünya mavalları içine dalıp da unutma sakın ne için yeryüzüne gönderildin ve neden sana bir beden bahşedildi?

Peri masallarında ki kahramanlar gibi yaşa hayatı. Yaşa ki insan yaşasın yaşat ki hayatlar kurtulsun.

Öğrendim ki;

yaşamak, acının ölçüsünden geçerken, rahmet yağmurlarıyla ıslanmaktır.

Allah’ım; imtihan yollarında yürürken ruhunun üstünde şemsiyelerle gezinenlerden ve rahmetinden ümit kesenlerden olmaktan muhafaza eyle.

SIDDIK KARADUMAN

 

Görsel:  https://www.trthaber.com/haber/yasam/haci-adaylarinin-zorlu-hira-yolculugu-270363.html

Sitesinden alıntıdır.

 

YORUMLAR
Turan Alidost
13.3.2021 07:08
*Hira aydınlığının topluma yansıtılması Yeryüzünde bir mağara hira…*adlı yazıya birkaç hususta katkı sunmak istiyorum.. 1-Hocam yazınızı üzerine bina ettiği HİRA DAĞI *(hira mağarası )* Mekkeli müşriklerin genelde tercih ettikleri ve tahanüs yapıp Şevvalin hilalini gördüklerinde inip Kabe’yi tavaf ettikleri bir adetleriydi ..Hatta aileler ortada gözükmeyen aile fertlerini orada arar ve bulurlardı.. Allahın bir lütfu tam dağın tepesinde su var idi..Mekke’den oraya yemek ve yiyecek getirmek kolay olduğu için genelde o dağ tercih edilirdi ...dönem itibari ile peygamberin geleceği beklendiğinden ,hatta efendimizin kullandığı Mağarayı Zeyt bin Ammar ‘ın kullandığı Rivayet edilir.. Bu tür bilgileri bütün Siyar kitaplarında görebilir okuyabilirsiniz.. 2_* Hira’dan Mekke ye,çöle iniş, devrimin ayak sesi olacaktı. Statükonun ve gaddarlığın ensesine inmiş o tokat, şahsiyetin bayrağı altında gölgelenmiş bir kişiliğin isyanı olacaktı. O bağırıyordu! Artık isyan bayrağı yükselmişti! O bağırıyor, pis eşrafın ve işbirlikçi takımın şişirdiği yoksullar O’nu taşlıyordu! Ne büyük hüzün..._* Ayeti kerime HİRA ‘dan değil de vahiyden olduğunu ifade ediyor.. Şura﴾52﴿ İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun; ama şimdi onu, dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin. 3-_* Kapatalım gözlerimizi, elimize evdeki en keskin bıçağı alalım, en büyük düşmanımız olan NEFSİMİZ’i acımasızca bıçaklayalım, yavaşça; soluğu usul usul tükenip buz kesinceye dek. Nefsimizi öldürebilmeyi başarabilirsek eğer, Dünya’nın en güçlü insanı biz olacağız. Sonra, sonsuza dek cinayet işlemeyeceğiz. Çünkü başka bir düşmanımız kalmayacak. Yaşamın boynunu bükmesine asla izin vermeceğiz!_* Nefsi öldürmek cinayet işlemek değildir o Kur’an’ın yönlendirmesi tövbedir bıçak almak değil Bakara 54: O vakit Mûsâ kavmine: “Ey kavmim! Buzağıya tapmakla kendinize zulmettiniz. _*Hemen yaratanınıza yönelip tevbe edin ve nefislerinizi öldürün. _* Böyle yapmanız, Yaratanınız yanında sizin için daha hayırlıdır” demişti. Bunun üzerine siz tevbe etmiş, Allah da tevbenizi kabul buyurmuştu. Çünkü O, tevbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olandır. ...Yemin ederim nefse ve onu düzgün bir biçimde yaratıp düzenleyene. Ona kötü ve iyi olma kâbiliyetini ilham edene” (Şems 91/7-8) _*Emmare_* Diyanet Meali : 12.yusuf 53 - “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. *Lewwame* Yemin ederim pişmanlık duyup dâima kendini kınayan nefse…” (Kı­yâ­met 75/2) *mulhime* Diyanet Meali : 91şems.8 - (7-9) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. *Mutmainne* Diyanet Meali : 89.fecr 27 - (Allah, şöyle der:) “Ey huzur içinde olan nefis!” _* Zekiye ,raziye ,merziye ,Kamile _* Nefis terbiye edildikçe ulaşılan mertebelerdir.. Selam ve dualarla

Fatma ocaklı
28.2.2021 13:21
Çok güzel bir tesbit yüreğinize kaleminize kuvvet

YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
ALINTI YAZARLAR TÜMÜ
 Abdülaziz KIRANŞAL

Abdülaziz KIRANŞAL

Dinden Soğutan Dindarlık

Ali BULAÇ
Ali BULAÇ

Taliban Üzerine

Vahdettin İNCE

Vahdettin İNCE

Taliban’dan Beklentim

Salih TUNA

Salih TUNA

Tehlike ve Müjde!

Taha ÖZHAN

Taha ÖZHAN

Tunus’a Darbe

Byung- CHUL HAN

Byung- CHUL HAN

Yorgunluk Virüsü…

Ramazan BEYHAN

Ramazan BEYHAN

Darbe İnsanlık Suçudur

Tanıl BORA

Tanıl BORA

Üç Terzi

Cemile BAYRAKTAR

Cemile BAYRAKTAR

Yüzyılın İşgali

Mehmet ALAGAŞ

Mehmet ALAGAŞ

Biyografi

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

İnsanı Kendi Olmaktan Çıkartan Bir Çağın İçindeyiz

Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!