KİMLİK, DİL, HAK, TAKVA VE EMANET ÜZERİNE BİR RİSALE
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için nice deliller vardır.” (Rûm, 30/22)
Bu mübarek âyet, Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu büyük hakikatlerden birine temel teşkil eder: Dillerin ve renklerin farklılığı ne tesadüfün sonucudur ne de ortadan kaldırılması gereken bir sorundur. Bilakis bunlar, Allah Teâlâ’nın hikmetinin, kudretinin ve yaratmasının delillerindendir. Günümüzde halkların dili ve kimliği, üzerinde çokça konuşulan ve yazılan meselelerden biri hâline gelmiştir. Bu konu bazen duyguların etkisi altında tartışılmakta, bazen de siyasî menfaatlere göre değerlendirilmektedir. Bu sebeple hakikat, çoğu zaman karşıt söylemler arasında kaybolmakta ve en önemli sorular cevapsız kalmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm bu konuda ne söylemektedir?
Bu risale, söz konusu soruya cevap vermek amacıyla hazırlanmıştır. Gayesi herhangi bir siyasî düşünceyi savunmak veya milliyetçilik çağrısı yapmak değildir. Gayesi; dil, kimlik ve halkların farklılığı meselesini Kur’ân-ı Kerîm ve Allah Resûlü’nün sünnetinin ölçüleriyle değerlendirmektir.Kur’ân-ı Kerîm’de halklar, diller ve insanlar arasındaki farklılıklar birer sorun olarak sunulmaz. Aksine bunlar, Allah Teâlâ’nın yaratmasının delilleri olarak tanıtılır. Bu sebeple söz konusu meseleyi zamanın değişken şartlarına göre değil, Kur’ân-ı Kerîm’in koyduğu evrensel ölçülere göre değerlendirmemiz gerekir. Bu risalede, bazı temel soruların cevaplarını bulmaya çalışacağız: Halkların ve dillerin farklılığı ilâhî nizamda nasıl bir yere sahiptir? İnsanın kendi diline karşı hakkı ve sorumluluğu nedir? Dil ve kimlik; zulme, kine ve başkalarının haklarını ortadan kaldırmaya başvurmadan nasıl korunabilir? Her neslin bu emanete karşı sorumluluğu nedir?
Ümidimiz, bu risalenin okuyucuyu Kur’ân-ı Kerîm’in ölçülerine yaklaştırması; yalnızca bilgisini artırmakla kalmayıp gönlündeki sorumluluk duygusunu da canlı tutmasıdır. Çünkü hak; bilgi, ahlâk ve adaletle korunduğunda bütün insanlar için barışın, kardeşliğin ve huzurun vesilesi olur.
DİLİ VE KİMLİĞİ KORUMAK İLÂHÎ BİR HAKTIR
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da Allah Teâlâ’nın kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda bilen insanlar için nice deliller vardır.” (Rûm, 30/22)
Birçok toplumda dil ve kimlikten söz edildiğinde bu mesele yalnızca insan hakları veya hukukî haklar çerçevesinde değerlendirilir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm’in bakışı bundan çok daha şümulludur. Kur’ân’da“hak” kelimesi yalnızca bir kimseye tanınan yetki ve pay anlamında kullanılmaz; aynı zamanda hakikati, adaleti ve Allah Teâlâ’nın ilim ve hikmetle kurduğu nizamı da içine alır. Bu sebeple dil ve kimliğin korunmasının bir hak olduğunu söylerken yalnızca toplumsal veya hukukî bir haktan söz etmiyoruz. Bunun ilâhî nizam içinde bir yeri bulunduğunu ifade ediyoruz. Temeli Allah Teâlâ’nın hüküm ve hikmetine dayanan hakları ne bir kişi geçersiz kılabilir ne de bir yönetim insanların elinden alabilir.
Mübarek âyet de bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ, dillerin ve renklerin farklılığını bir eksiklik veya sorun olarak sunmaz; aksine onları kendi delillerinden sayar. Yani diller ve renkler, insanın kendileri vasıtasıyla Allah Teâlâ’nın hikmetini, kudretini ve yaratıcılığını tanıdığı delillerdir.Öyleyse dil, Allah Teâlâ’nın delillerinden biriyse ona yaklaşımımız da bu değere uygun olmalıdır. Dili korumak, Allah Teâlâ’nın delillerine saygı göstermektir; onu önemsememek veya ortadan kaldırmaya çalışmak ise Allah Teâlâ’nın delillerine, hikmetine ve bu hikmete dayalı kurduğu nizama aykırı davranmaktır.
Dil yalnızca bir konuşma aracı değildir. Halkların hafızasını, bilgisini, tarihini, kültürünü ve mirasını taşıyan bir hazinedir. Bir dilin içinde sadece kelimeler değil; düşünme biçimi, hayat anlayışı, tarihî hatıralar ve nesillerin gelenekleri de korunur. Dolayısıyla bir dil zayıfladığında veya hayattan çekildiğinde sadece birtakım kelimeler kaybolmaz; o dili konuşan halkın ortak hafızasının ve kimliğinin bir bölümü de tehlikeye girer. Ancak burada dikkatli olmalıyız. Bu sözler, dilin insan hayatının en büyük gayesi olduğu anlamına gelmez. Kur’ân-ı Kerîm’e göre en yüce gayeler iman, takvâ ve adalettir. Bununla beraber Kur’ân, bu gayelere ulaşma yolunda Allah Teâlâ’nın yarattığı nimetleri ortadan kaldırmaz; aksine onları korur ve kendi yerinde değerlendirir.
Bu sebeple İslâm’ın gayesi, halklar ve diller arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmak değildir. Onun gayesi, Allah Teâlâ’nın yarattığı bu çeşitlilik içinde hakkı, adaleti ve kardeşliği tesis etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’in çağırdığı birlik; iman, hak ve adalet birliğidir; halkları, dilleri ve kültürleri modern ulus devletlerin koydğu gibi tek biçime sokmak değildir.
KUR’ÂN-I KERÎM’E GÖRE İNSANIN ÜSTÜNLÜK ÖLÇÜSÜ
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَىٰ وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا ۚ
إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّـهِ أَتْقَاكُمْ ۚ إِنَّ اللَّـهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
“Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; birbirinizi tanımanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, takvâ bakımından en ileri olanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 49/13)
İnsanlık tarihi boyunca dil, kavim, halk, renk ve soy, insanların değerini belirleyen ölçüler olarak kullanılmıştır. Bazı toplumlar kendilerini başkalarından üstün görmüş, bazıları da yalnızca dilleri, renkleri veya soyları sebebiyle başkaları üzerinde egemenlik kurmak istemiştir. Kur’ân-ı Kerîm ise bütün bu ölçüleri temelden değiştirir.
Mübarek âyet, “Ey insanlar!” hitabıyla başlar. Bu, hitabın yalnızca belirli bir millete, halka veya topluluğa yönelik olmadığını gösterir. Kur’ân’ın mesajı bütün insanları kuşatan evrensel bir mesajdır.Ardından Allah Teâlâ, insanların bir erkekle bir dişiden yaratıldığını ve daha sonra halklara ve kabilelere ayrıldığını bildirir. Bu sıralama son derece anlamlıdır. Kur’ân, farklılıktan söz etmeden önce insanlığın kökteki birliğini hatırlatır. Bütün insanlar aynı kökten gelir. Buna bir tür Bir’likten Kesrete yol alış diyebiliriz. Sonra da halklar arasındaki farklılığı yaratılış hikmetinin bir parçası olarak ortaya koyar. Buna da Kesretten Bir’lik denilebilir. Kökteki birlik, kesret, farklılık, vahdet, çokluk gibi kavramlara bu bakış; hem metafizik ve dini hem de sosyolojik anlamlılığı içerir.
Bu farklılığın gayesi de açıkça belirtilmiştir:
“…birbirinizi tanımanız için.”
Kur’ân-ı Kerîm, “Birbirinize egemen olasınız.” demez. “Birbirinizi ortadan kaldırasınız.” demez. “Tek bir dil ve tek bir renk kalsın.” demez. Aksine farklılığın gayesini insanların birbirini tanıması, anlaması ve karşılıklı ilişki kurması olarak belirler. Yani ma’ruf kavramışla bunu ifadelendirebiliriz. Çünkü tanışma ve maruflukta, karşılıklılık ya da birbirini tanıma, ilişki kurma sözkonusudur.
Daha sonra âyet gerçek ölçüyü bildirir:
“Allah katında en değerli olanınız, takvâ bakımından en ileri olanınızdır.”
Bu ifade, İslâm’ın insana bakışının en temel esaslarından biridir. Kur’ân’a göre ne dil, ne millet, ne renk ne de soy üstünlük sebebidir. Bunların hepsi birer nimettir; fakat insanın değer ölçüsü takvâdır.Ancak takvâyı doğru anlamamız gerekir. Takvâ, yalnızca “Allah’tan korkmak” şeklinde açıklanamaz. Takvâ; insanın Allah Teâlâ’ya karşı görevlerinin bilincinde olması, O’nun emirlerine riayet etmesi, kendisini isyandan koruması ve bütün davranışlarında hak ile adaleti gözetmesidir.
Böylece bu âyet iki önemli esası birbirine bağlamaktadır: Birincisi, halklar ve diller yaratılış hikmetinin bir parçasıdır; ikincisi ise bunlar insanın üstünlük ölçüsü değildir. Dolayısıyla hiç kimse kendi dilinden dolayı egemenlik iddiasında bulunma hakkına sahip olmadığı gibi, başkalarının dilini küçümseme veya ortadan kaldırma hakkına da sahip değildir.
Bu âyetten önemli bir sonuç çıkarıyoruz: Dil ve kimliği korumak, asla milliyetçilikle karıştırılmamalıdır. İnsan kendi dilini korurken üstünlüğün ölçüsünü yalnızca takvâda görebilir. Kur’ân-ı Kerîm’in koyduğu gerçek denge budur.
DİNDE ZORLAMA YOKTUR
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ ۖ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ ۚ
“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.” (Bakara, 2/256)
Bu âyet, Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu en büyük esaslardan biridir. Allah Teâlâ, inanmanın ve imanın zorla meydana getirilemeyeceğini bildirir. Çünkü iman kalbin ve aklın işidir; kalp ise zorla yönetilemez. Bir insan, bir başkasını güç kullanarak belirli bir sözü söylemeye mecbur bırakabilir; fakat onun kalbini zorla imana getiremez.
Peki bu âyet yalnızca iman meselesiyle mi sınırlıdır? Kur’ân’ın ortaya koyduğu anlayışa göre cevap hayırdır. Âyet aynı zamanda genel bir yöntem göstermektedir: Hak zorla yayılamaz ve güç kullanmak hakikati ortaya çıkarmaz. Bilakis hakikate zarar verir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm birçok yerde Allah Resûlü’ne, insanları hikmetle, güzel öğütle ve en güzel şekilde mücadele ederek davet etmesini emreder. Bu yöntem, esas olanın anlatmak ve ikna olduğunu, zorlama olmadığını gösterir.
Bu çerçevede temel sorumuzu bir kez daha soralım: Kur’ân, iman konusunda zorlamayı kabul etmiyorsa halkların dilini, kültürünü veya kimliğini ortadan kaldırmak için zor kullanılmasını kabul edebilir mi?
Bu sorunun cevabı Kur’ân’ın ruhunda açıktır. Zor, kalpleri değiştiremediği gibi Allah Teâlâ’nın verdiği hakları da hükümsüz kılamaz. Bu sebeple insanların dilini, kültürünü veya kimliğini zorla değiştirmeyi amaçlayan her girişim, Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu yöntemle bağdaşmaz. Ancak bu ifadenin doğru anlaşılması gerekir. Bu, İslâm’ın kanun veya düzen kabul etmediği anlamına gelmez. Aksine Kur’ân-ı Kerîm adaleti, düzeni ve sorumluluğu emreder. Ne var ki düzen; zorbalık ve Allah Teâlâ’nın verdiği hakları ortadan kaldırmak üzerine değil, hak ve adalet üzerine kurulmalıdır.
Bu sebeple dil ve kimliğin korunmasından söz ederken yalnızca toplumsal bir talepten söz etmiyoruz; Kur’ânî bir temelden söz ediyoruz. Dil, Allah Teâlâ’nın delillerindendir; hak da zor kullanılarak ortadan kaldırılamaz ya da ihdas edilemez. Bu iki ilke birlikte okunduğunda doğru yol kendiliğinden ortaya çıkar. Tarih de bu hakikati doğrulamıştır. Birçok yönetim, bazı halkların dilini, kültürünü veya kimliğini zorla değiştirmeye çalışmıştır. Bunlardan bazıları bir süre kendisini başarılı sanmıştır. Fakat şartlar değiştiğinde bu dillerin ve kimliklerin birçoğu yeniden canlanmıştır. Bu durum, Allah Teâlâ’nın yarattığı fıtrata aykırı olarak kurulan bir yapının kalıcı olamayacağını göstermektedir.
Bu sebeple risalemiz belirli bir devleti veya milleti eleştirmeyi amaçlamamaktadır. Gayesi, Kur’ân-ı Kerîm’in ölçüsünü okuyucuya sunmaktır, anlatmaktır yoksa zorla kabul ettirmek değildir. Ki bu Kur’an’ın yukarda zikrettiğimiz zorlama ile ilgili ayetiyle uygunluk arzeder. Bir kişi veya yönetim, Allah Teâlâ’nın verdiği bir hakkı zorla insanların elinden alıyorsa, engelliyorsa, baskılıyorsa yapılanişin adı ne olursa olsun bu ölçüyle bağdaşmaz.
DİL, ALLAH TEÂLÂ’NIN EMANETLERİNDENDİR
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا
وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ ۖ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72)
Kur’ân-ı Kerîm’de “emanet” en geniş anlamlı kelimelerden biridir. Emanet yalnızca mal, para veya mülk değildir. Allah Teâlâ’nın insana teslim ettiği ve korunmasını onun sorumluluğuna verdiği her şey emanettir. Hayat emanettir. Akıl emanettir. Bilgi emanettir. Çocuklar emanettir. Dil de bu emanetler arasında yer alır. Bir nesil dilini atalarından devraldığında gerçekte yalnızca bir kelimeler bütünü devralmış olmaz. Aynı zamanda yüzlerce yıl boyunca korunmuş bir mirası da teslim alır. Bu mirasın içinde hafıza, bilgi, tarih, kültür, edebiyat, büyüklerin sözleri, dualar, şiirler ve daha pek çok değer vardır. Bunların tamamı birer emanettir.
Emaneti diğer şeylerden ayıran bir özellik vardır: Emaneti yüklenen kimse onun sahibi olmaz; yalnızca onu korumakla sorumlu olur. Bu sebeple hiç kimsenin emaneti ortadan kaldırmaya, küçümsemeye veya kendisinden sonra gelenlere ulaştırmamaya hakkı yoktur. Bu kural dil için de geçerlidir. Bizim neslimiz, kendi dili üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilecek mutlak bir malik değildir. Bizler bu emanetin yalnızca belirli bir süre için koruyucularıyız. Bizden öncekiler onu korudu; bizden sonraki nesiller de onu bizden teslim alacaktır.
Bu sebeple bir dil ilgisizlik yüzünden zayıfladığında yalnızca kelime hazinesi azalmaz; emaneti aktarma zinciri de kopar. Bu, sadece kültürel bir mirasın kaybı değil, Allah Teâlâ’nın bize bıraktığı emanete karşı bir ihmaldir. Ancak burada başka bir yanlıştan da sakınmalıyız. Emaneti korumak, hiçbir zaman başkalarının dilini küçümsemek veya haklarını ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Emaneti gerçekten koruyan kişi, Allah Teâlâ’nın verdiği bütün emanetlere saygıyla yaklaşır. Bu sebeple kendi dilinin hakkını koruyan kimse, başkalarının dil hakkını da aynı adaletle korumalıdır.Aslında bu, imanın doğal bir sonucudur. Çünkü adalet bölünemez. İnsan kendisi için istediği hakkı başkaları için meşru görmemezlik edemez. Kur’ân-ı Kerîm’in ölçüsü daima birdir; bütün insanlar aynı teraziyle değerlendirilir.
Dolayısıyla sorumluluğumuz sadece kendi dilimizi konuşmak değildir. Sorumluluğumuz, bu emaneti önceki nesillerden aldığımız gibi gelecek nesillere de ulaştırmaktır. Bunu yaptığımızda yalnızca bir halkın mirasını korumakla kalmaz, Allah Teâlâ’nın verdiği bir emaneti de sadakatle teslim etmiş oluruz.
SONUÇ
Bu risalede, çoğu zaman duygularla, siyasetle veya kısa vadeli menfaatlerle değerlendirilen bir meseleyi gerçek temeline, yani Kur’ân-ı Kerîm’e döndürmeye çalıştık. Halkların ve dillerin farklılığının Allah Teâlâ’nın delillerinden olduğunu, insanların üstünlük ölçüsünün takvâ olduğunu, Kur’ân-ı Kerîm’e göre zor ve zorbalığın sorunları çözmenin yolu olmadığını gördük. Fıtratın ve emanetin ilâhî nizamda yer tuttuğunu gördük. Nihayet bu emaneti koruma sorumluluğunun öncelikle her insanın kendi omuzlarında olduğunu da gördük.
Bu sebeple dil ve kimliği korumak ne ayrılık çağrısıdır ne de bir milletin başka bir millet üzerinde egemenlik kurmasını istemektir. Diller, kimlikler ve farklılıklar ne aşağılanma ne de üstünlük mekanizmalarıdır. Bilakis üstünlüğün ölçüsü olan takva, Allah’ın ayetlerini ve hikmetlerine gönüllü bir şekilde itaat etme, yaşama, kendini münkerden koruma ve Allah’ın emanetini sorumlulukla yerine getirmedir. Bu aynı zamanda, Allah Teâlâ’nın yarattığı ve hikmetiyle insanlar arasında yaydığı bir nimeti koruma çağrısıdır. Kendi dilini koruyan kimse, başkalarının dillerine de saygıyla yaklaşmalıdır. Kendi hakkını isteyen kişi, başkalarının hakkını da aynı ölçüyle kabul etmelidir. Çünkü hak bölünemez; ayrıcalık ve ayrımcılığı kabul etmez.
Bununla birlikte her hakkın bir sorumluluk doğurduğunu da unutmamalıyız. Dilimizin yaşamasını istiyorsak önce onu biz yaşatmalıyız. Bu emaneti yerine getirmenin bir başka yönüdür. Dilimiz evlerimizde konuşulmalı, okullarda öğretilmeli, kitaplarda yazılmalı, medyada kullanılmalı ve gündelik hayatta saygıyla kullanılmalıdır. Bu sadece kurumların işi değil; her feyrdin ve her ailenin görevidir.
Son olarak bu kısa risalede okuyucuyu, başkalarına sormadan önce kendisine yöneltmesi gereken şu sorularla baş başa bırakmak istiyoruz:
Bu sorulara amellerimizle cevap verebilirsek yalnızca bir dili korumuş olmayız; Allah Teâlâ’nın verdiği bir emaneti de sadakatle teslim etmiş oluruz. Ayette geçtiği gibi Allah’ın delillerinden biri olan dil ayetini yaşatarak, Allah’ın yaratıcı ve hikmetli olduğunu da ıspatlamış oluruz.
Allah Teâlâ’dan hepimizi; hakkı tanıyan, hak üzere duran, O’nun emanetlerini koruyan ve insanlar arasında adaleti yayan kullarından eylemesini diliyoruz.