Aliya’yı Anla(t)mak

20.yüzyılın Müslüman tefekkür havzasında köşe taşı diyebileceğimiz isimlerden biridir Aliya İzzetbegoviç. Onun zamana Müslümanca tanıklığı, 21.yüzyılı müdrik Müslümanlar için yol göstericidir. Hem modern paradigmanın epistemolojik ve ontolojik mahiyetine hem de İslam’ın tevhidi perspektifine olan vukufiyeti sayesinde özgün bir duruşun, haysiyetli bir temsilin, vakur bir liderliğin mümessili olmayı başarmıştır.
Aliya’yı Anla(t)mak
Kamil ERGENÇ
Kamil ERGENÇ
Eklenme Tarihi : 22.12.2023
Okunma Sayısı : 235

Aliya’yı Anla(t)mak

20.yüzyılın Müslüman tefekkür havzasında köşe taşı diyebileceğimiz isimlerden biridir Aliya İzzetbegoviç. Onun zamana Müslümanca tanıklığı, 21.yüzyılı müdrik Müslümanlar için yol göstericidir. Hem modern paradigmanın epistemolojik ve ontolojik mahiyetine hem de İslam’ın tevhidi perspektifine olan vukufiyeti sayesinde özgün bir duruşun, haysiyetli bir temsilin, vakur bir liderliğin mümessili olmayı başarmıştır. Bir yandan bağımsızlık için direniş örgütlerken diğer yandan toplumunun İslami referanslar temelinde biçimlenmesi için gösterdiği gayret takdire şayandır. Avrupalı “beyaz adamın” barbarlığının/vahşiliğinin deşifre edilmesinde oynadığı rol kritiktir. İnsan Hakları, hümanizm klişelerinin Müslüman (daha genelde doğulu) toplumları kapsamadığını bizzat tecrübe ederek öğre(n/t)miştir. 1492’de ve sonrasında Endülüs’ten geriye kalanlara reva görülen zalimlik, yaklaşık beş yüz yıl sonra Bosna’da hortladığında, aydınlanmış Avrupa’nın kapkaranlık yüzüyle karşılaşacağını beklemiyordu buradaki Müslümanlar. Fakat tarih tekerrür etti ve Kıta Avrupa’sı Müslümanların sistematik kıyımına müzaheret etmekte hiçbir sakınca görmedi. Öteden beri farklı inanç gruplarıyla barış için bir arada yaşama kültürüne yabancı olan Batı Hıristiyanlığı, biz kez daha, kodlarındaki “farklı olana nefret” duygusunun esiri oldu. Bu nefretin, bugün de ,yoğunluğundan hiçbir şey kaybetmeden farklı şekillerde tezahürleri olduğunu görmemek için herhalde kör olmak gerek… 

Aliya’yı farklı kılan, Avrupa merkezci bilgi sisteminin mahiyetine ve keyfiyetine dair farkındalığı olduğu kadar, İslam’ın insan-tabiat-devlet-toplum-aile- sanat- Tanrı tasavvuruna/ telakkisine olan aşinalığıdır. Bu aşinalık karşılaştırmalı okuma yapma imkanı sağlamış ve Avrupa merkezci düşüncenin yapısal sorunlarının tespit edilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Bu sayede İslam’ın, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi semitik dinlerle  sentezlenebilir olmadığını, bilakis kendine mahsus özgünlüğü içinde anlaşılması gerektiği gerçeğini idrak etmiştir. Bu idrak onun ufuk açıcı tefekkür ameliyesinin ana dayanağı olacaktır.  Öte yandan İslam dünyası toplumlarının ahvaline dair bilgisi sayesinde, Ali Şeriati’nin “ne yapmalı?” sorusunda belirginleşen çözüm önerilerini de somutlaştırmayı başarmıştır. Aliya’nın tespit ve önerileri, İslami Hareketin fikri tekamülünün 20.yüzyıldaki nişanesi olarak üzerinde dikkatle durulmayı hak ediyor. 

Avrupa’da 19.yüzyıl pozitivist-materyalist dünya görüşü ve hayat tarzının tesirleri 20.yüzyılın ilk yarısına kadar egemenliğini sürdürdü. Aliya bu tesirin en yoğun hissedildiği coğrafyada yaşıyordu. Dolayısıyla onun tefekkür mirasında materyalizm-İslam karşılaştırması mühim bir yer tutar. İnsanı maddi bir varlığa indirgeyerek makineleştiren/ruhsuzlaştıran uygarlığa karşı müteyakkız bir bilincin inşasına odaklanır. Katolik geleneğin ruhu kurtarmak için bedeni ihmal etmesine karşı burjuva Protestan kültür kodlarından esinlenen modern paradigmanın bedeni öne çıkarıp ruhu ihmal ettiğine dikkat çeker. Böylece modern değerler sisteminin aslında Hıristiyanlık içi gerilimin sonucu olarak ortaya çıktığına işaret etmiş olur.  İslam’ın ise madde-mana, ruh-beden, dünya-ahiret, fizik-metafizik ikili karşıtlığına mahkum olmadan, Yani birini diğerinin aleyhine olacak şekilde ihmal etmeden uyum eksenli bir yaklaşımı öne çıkardığını izah eder. Burası mühimdir…

Bilindiği üzere Batı düşüncesi çatışmadan beslenir. Öyle ki çatışmayı “ilerlemenin” muharrik gücü olarak görür. İlk çatışma insan-Tanrı arasındadır. Antik Yunan’dan esinlenen bu yaklaşımın izleri zeus-prometeus kavgasında görülebilir. Tanrı insanın düşmanıdır. Bilgiyi (ışığı) ondan saklamıştır. Özgürleşmenin/aydınlanmanın yolu ise bu bilgiye ulaşmaktır. Mitolojiye göre Prometeus bu bilgiyi çalarak insana ulaştırmış ve onu özgürleştirmiştir. Ancak bu eyleminin bedeli ağır olmuştur. Bir kayaya zincirlenmiş, ciğerlerini yemesi için başına bir akbaba bırakılmıştır. Demek ki insan özgürlüğünü/aydınlanmasını tanrıyla kavgaya-çatışmaya borçludur. Bu yaklaşım modern paradigmanın da serlevhasıdır. Hümanizmin (b)esin kaynağı da burasıdır. Fakat “çatışma” sadece Tanrıyla sınırlı değildir. Aliya’nın Darwin- Michelangelo karşılaştırmasında da dikkat çektiği üzere tabiat da “çatışma” merkezli okumaya tabi tutulur ve o çok bilinen “büyük balık küçük balığı yutar” klişesi modern sosyal bilimlerin temel referansı haline gelir. 

Bundan sonrası çatışmanın ilerlemeyi nasıl beslediği tezinin ispatına yöneliktir. Dolayısıyla çatışma çeşitlendirilir ve hayatın bütününe vaziyet eden yegane unsur olarak öne çıkar. İnsan-insan, insan-tabait, baba-evlat, kadın-erkek,devlet-birey çatışması … Sosyal bilimler bu çatışmacı yaklaşıma göre organize edilir. Kavramsal çerçeveleri buna göre belirlenir. Epistemolojik-ontolojik-metodolojik perspektifleri “çatışmacı” yaklaşıma göre yapılandırılır. Aliya’nın bu gerçeği fark etmiş olması 20.yüzyıl İslamcı tefekkürünün olgunlaşma sürecinde önemli bir basamaktır. Çünkü 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren, aralarında İslamcıların da olduğu Osmanlı münevverleri, Batı Düşüncesinin epistemik referanslarına vakıf değildir. Onlar meseleyi teknik-ahlak ayrımı üzerinden anlamakta, hatta Avrupa aydınlanmasının ürettiği sosyal gerçekliğin kavram ve kurum düzeyinde ithal edilmesinde sakınca görmemektedir.  Örneğin merhum Elmalılı Hamdi Yazır, Ernest Renan’ın “İslam mani-i terakkidir” iddiasına  “İslam mani-i terakki değil zamini terakkidir” diyerek ilerlemeye İslami meşruiyet kazandırmaya çalışmıştır. Hamdi Yazır, terakkinin (ilerlemenin) çatışmacı yaklaşımdan beslendiği gerçeğinden habersiz görünmektedir. Cumhuriyet devrimlerinin fikir babası Ziya Gökalp’in “Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Garb medeniyetindenim” sözü de ciddi bir kafa karışıklığının göstergesidir. Anlaşılan Gökalp de Garb medeniyetinin Antik Yunan-Roma-Hıristiyan kodlardan mücehhez epistemik referanslarından habersizdir. Burada, dönemin berrak zihinlerinden Said Halim Paşa’yı ayrı tutmakta fayda var. O, Avrupa’ya biçim veren bilgi sisteminin mahiyeti ve keyfiyetine dair farkındalık sahibi biri olarak, Müslüman toplumların Batılı sosyal bilimler aracılığıyla analiz edilemeyeceğini, çünkü toplumların değişim süreçlerinin kendilerine mahsus “değer sistemleri” etrafında şekillendiğini, Müslüman toplumların sosyal gerçekliğine fıkıh ilminin rehberlik ettiğini beyan etmiş, çağdaşı aydınların kafa karışıklığına dikkat çekmiştir.

Aliya Müslüman toplumların yenilenmesi meselesine odaklanırken yukarıda dikkat çektiğimiz yapısal farklılığı (İslam’ın kendine mahsus özgün duruşunu ve Batı medeniyetinin epistemik referanslarıyla telif edilemeyeceğini) özellikle vurgular. İnsanı sadece terbiye etmekle yetinmeyen aynı zamanda dünyaya vaziyet etmeyi de isteyen İslam’ı engellemek isteyen iki gruba dikkat çeker. Muhafazakarlar ve modernistler… Birinciler geçmişin reçetesini sunarken ikinciler başkalarının reçetesini sunmaktadır.İkisinin de ortak yanı İslam’ın hayatın bütününe vaziyet etmek isteyen dinamik doğasından habersiz olmaları ve onu sadece religion (yani salt maneviyattan ibaret) bir inanç olarak tanımalarıdır. Gerçek bir İslami hareketin siyasi olması gerektiğini beyan ederken İslam’ın sadece manevi tatmine yönelik bir inanç sistemi olmadığını vurgulamaktadır.  Denebilir ki Aliya’nın entelektüel mirasının en kavi tarafı İslam’ın ne Hıristiyanlıkta olduğu gibi anti-dünyacı ve maneviyatçı ne de Yahudilik gibi materyalist ve milliyetçi olduğunun sarih bir şekilde ortaya koyulmasıdır. İslam’ın son Elçi(s.a.v)’sinin hayatında belirginleşen made-mana,ruh-beden,fizik-metafizik, dünya-ahiret uyumu İslam’ın özgünlüğünün göstergesidir aynı zamanda. Küçük alem olan insan kendini ve büyük alemi (tabiatı-evreni) tanıdığında tek İlaha olan imanı-bağlılığı ziyadeleşmekte, kendindeki ve tabiattaki uyumu fark ettiğinde ise Allah(c.c) ile arasında sarsılmaz bir bağ oluşmaktadır. Bu bağ öylesine kuvvetlidir ki muhtemel başka bütün bağ(lılık)ları iptal etmekte ve gerçek anlamda özgürlüğün yolunu açmaktadır.

Aliya’nın “İslam, religion değildir.” tespiti modern sosyal bilimlerin, hassaten sosyolojinin, Hıristiyanlığa özgü doğasını deşifre etmesi bakımından çok önemlidir. BU tespit Yüce Kur’an’ın din derken kastettiği ile modern sosyolojinin religion derken kastettiğinin aynı olmadığını izhar eder. Religion, ruhu arındırmak için bedeni ihmal eden (hatta onu günah yatağı olarak nitelendirip şeytanlaştıran),ahireti kazanmak uğruna dünyayı yadsıyan, hasılı kelam insanın doğasıyla kavga eden Hıristiyanlığın (modern tarihte geçirdiği evrimle birlikte bedenin zevklerine odaklanıp ruhu ve/veya ahireti unutup dünyaya tapan Protestan Formu da dahil) tarihsel tecrübesine ait bir mahiyete sahiptir. Mabede özgüdür ve Tanrı temsilcileri (ruhbanlar/clericus) tarafından doktrine edilir. Yani katı hiyerarşik bir yapıdadır. Yüce Kur’an ise din derken, iktisadi-içtimai-siyasi-hukuki v.s. hayatın bütününe vaziyet eden (renk veren) ahlaki değer/ler sistemine işaret eder. Bu değer sisteminin ete kemiğe bürünmüş hali ise son Elçi(s.a.v)’dir. İslam, son Elçi’den bugüne tarihin hiçbir evresinde mabet dini olmamıştır. Ruhban sınıfı yoktur. Bu noktada Aliya, hoca ve şeyhlerin kendilerini ayrı bir sınıf olarak organize edip İslam’ı yorumlama tekeli oluşturduklarına, Kur’an’la insanlar arasında aracılık yapmaya çalıştıklarına, dini meslek edinerek ondan geçindiklerine ve dinin hayatı tanzim edişini engellediklerine dikkat çekerek, Müslümanların tarihsel tecrübesinde ortaya çıkan bir sapmayı dikkatlerimize sunar.

İslam katı hiyerarşik bir yapı inşa etmemiştir. Elçi, insanların arasında dolaşan, çarşıda pazarda gezen, yeri geldiğinde savaşan ve yöneten bir insandır. O insan üstü bir varlık değildir. Ondan sonra gelen halifeler de hiyerarşi dışı yönetim anlayışını korumaya özen gösterdiler. Ne zaman ki ısırıcı meliklik (sulta-saltanat) benimsendi o vakit yöneticilerle toplum arasına yüksek duvarlar örülmeye başlandı ve ilmi-entelektüel bağımsızlık yara aldı. Bu yara zamanla derinleşecek, uzun vadede ise Müslüman toplumun paryalaşmasına, edilgin-pasif sürüler haline gelmesine yol açacaktır. Yüce Kur’an’ın “raina (bizi güt) demeyin unzurna (bize nazar et) deyin” yüce beyanında belirginleşen “özne şahsiyet/ler” yetiştirme amacının üstü örtülecektir. Onun yerine meraksız/miskin/bilgiye ilgisiz/içe kapanan yığınlardan oluşan etkisiz kalabalıklar geçecektir.

Yüce Kur’an, Aliya’nın deyimiyle, “ilahiyat Formalizmine” kurban edilerek daha az anlaşıldı ve fakat daha güzel sesle okundu. Bilgeliğin yerini kılı kırk yaran yorumlar aldı. Böylece Kur’an anlaşılması güç, karmaşık bir metin olarak tanıtıldı. Onun insan-insan,insan-tabiat,insan-Allah uyumunu esas alan hikemi-irfani boyutu akademik Formalizmin soğuk-katı-hiyerarşik ve en önemlisi de seküler karakteri sayesinde iğdiş edilerek tarihselciliğin değirmenine su taşındı. Hıristiyanlığın İncil’e uyguladığı hermenötik yöntemi Kur’an’a uygulamak isteyen ilahiyat Formalizmi, İslam’ın çağlar üstü mesajını tarih-coğrafya-kültür-dil bağlamına hapseden son derece yüzeysel ve oryantalistçe bir perspektifin inşasına katkı sundu. Nitekim bugün ilahiyat havzalarında İslam/Kur’an,adeta bir arkeolojik malzeme olarak (inceleme-araştırma nesnesi gibi) değer görüyor. Onun hayata vaziyet etmek isteyen doğası özellikle gözden ırak tutularak, manevi boyutu öne çıkarılmaya ve bir tür meditasyon-yoga işlevine benzer bir konuma razı edilmek isteniyor. 

İlahi vahiy bilgisi-nübüvvet pratiği ve bu bilgi-pratikle mütenasip geleneksel birikimden ilham alarak, yaklaşık dört asırdır insanlık ailesini ve tabiatı ifsad eden Judeo-Hıristiyan referanslı ırkçı-sömürgeci-seküler paradigmanın kavramsal ve kurumsal hegemonyasından teberri etmeyi ve ontolojik-epistemolojik-metodolojik bağımsızlığı temsil ve tebliğ etmeyi canı gönülden arzu eden Müslümanlar için, İslam’ın tevhidi perspektifine aşina berrak bir zihin olan Aliya’nın tefekkür mirasından öğrenilecek çok şey var.  

Kamil ERGENÇ

NOT: Bu yazım Umran Dergisi’nin 350.sayısında aynı başlıkla yayımlanan metnin gözden geçirilmiş halidir. 

Yararlanılan Kaynaklar

1- Aliya İzzetbegoviç/Doğu-Batı Arasında İslam/Yarın Yay./çev. Salih Şaban/I.Baskı/s.31-38/İst.2011

2- Aliya İzzetbegoviç/İslam Deklerasyonu/Çev. Dr. Rahman Ademi/Fide Yay./s.21/I.Baskı/İst.2014

3- Aliya İzzetbegoviç/Doğu-Batı Arasında İslam/Yarın Yay./çev. Salih Şaban/I.Baskı/s.259/İst.2011

4- Aliya İzzetbegoviç/İslam Deklerasyonu/Çev. Dr. Rahman Ademi/Fide Yay./s.23/I.Baskı/İst.2014

Yazının orijinali için bakınız:https://farklibakis.net/yazarlar/kamil-ergenc-aliyayi-anlatmak/

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YAZARA AİT BÜTÜN YAZILAR
YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!