HİLAL VE YÜZ
"Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" derler; peki ya "öz" nedir?
Kökeni derinlerde olan, toplumu toplum yapan, bireyi güvende hissettiren o kadim değerler neden var oldu, nasıl oluştu? Ya da bazı "değişmezler" neden değişti?
İslam hukukunun en önemli yanı da bu değil midir? Değişmezler üzerine bina edilen değişenler. Topluluklar, devletler, aileler ve milletler; sacayakları sapasağlam olan, vahiye dayanan kaideler üzerine inşa edilen yapılar gibidir. Temeli sarsılmaz taşlar üzerine dikilen bu binaların ruhuna, felsefi olarak "öz" diyebiliriz. Ancak tarihsel süreçte bu özü koruyabildik mi? Maalesef, düşünmeden yapılan eylemler ve bilinçsiz taklitçilik özümüzü zedeledi.
Bu durumu, birbirine tezat iki örnekle sizlerle paylaşmak isterim:
Fransa’ya ilk gidişimdi. Her Türk vatandaşı gibi ben de tanıdık birinden rehberlik yapmasını rica ettim; sağ olsun bir arkadaşta bize mihmandarlık etti. Hikâye de tam burada başladı.
— Kahvaltıyı nasıl yapabiliriz? Sorusuna: Arkadaşım gülümseyerek cevap verdi.
— Burada kahvaltı kurvasanla (croissant) yapılır, milli kahvaltıdır. Tıpkı bizdeki simit gibi.
Gidip aldık. Beni şaşırtan, kurvasanın mükemmel bir "Hilal" şeklinde olmasıydı. Şaşkınlıkla sordum:
— Neden tam olarak Hilal şeklinde yapılmış bu?
— Bilmiyor musun? dedi arkadaşım.
— Hayır, bilmiyorum.
Anlatmaya başladı:
— Dedelerimiz Viyana kapılarına dayandığında, Avrupalılar bizi ilk defa durdurabildikleri için bunu bayram ilan etmişler. Şenlikler tertip edip tatlı yarışmaları düzenlemişler. Tabii bu yarışmada, bizim bayrağımızdaki hilalden esinlenen "croissant" yani "hilal" tatlısı birinci olmuş. Adamlar bizi durdurdukları anı, milli bir yiyecek meydana getirerek ölümsüzleştirmişler.
Gelelim bu hikâyenin tezat kısmına... Kahvaltımızı yaptık, ardından bir ihtiyacımızı gidermemiz gerekti. Şehrin belli yerlerinde halk helaları vardı ve üzerlerinde "Sans Numéro" yazıyordu. Arkadaşım muzip bir tavırla sordu:
— Bunun hikâyesini biliyor musun?
— Hayır, anlat bakalım, dedim.
Söze şöyle devam etti:
— Tıpkı Araba Sevdası romanında olduğu gibi, Batı’yı fütursuzca taklit ettiğimiz dönemlerde; bizim aydınlar oradaki tuvaletleri örnek almışlar. Fransızcada "Sans" (sız/siz) yoksunluk belirtirken, "Cent" kelimesi "100" demektir. Her iki kelimenin de okunuşu neredeyse aynıdır. Bizimkiler, Fransızca "numarasız" anlamına gelen "Sans Numéro" ifadesini, ses benzerliği yüzünden "100 Numara" diye anlamışlar. Kulaktan kulağa yayılarak bizde helanın adı "100 numara" kalmış.
Hey gidi günler... Onlar bizi Viyana’da durdurdukları için bayram ederken; biz, onların helasının adını bile yanlış anlayıp taklit etmekle övünen bir noktaya gelmişiz.
Şimdi sormak gerek: Maya mı bozuldu, öz mü değişti, yoksa biz bu taklitçilikle "100 numara" bir iş mi çıkardık?
Bugün geldiğimiz noktada ise durum pek farklı değil. Dün "100 numara" ifadesinde somutlaşan o bilinçsiz taklitçilik, bugün dijital dünyada ve yaşam biçimlerimizde yeni Formlar alarak devam ediyor. Kendi kavramlarımızın içini boşaltıp, başkalarının tabelalarını asıyoruz hayatımıza. Oysa medeniyet, başkasının durduğu yerden bayram ilân etmek değil; kendi sarsılmaz taşlarının üzerinde durup çağa seslenebilmektir. Eğer biz bugün kendi özümüzü, o "değişmezler üzerine bina edilen değişenleri" yeniden hatırlamazsak; sadece isimleri değil, yarınlarımızı da başkalarının yanlış tercümeleri üzerine kurmaya mahkûm kalacağız. Maya bozulmuş olabilir ama hamur hala bizim; özü bulup onu yeniden yoğurmak ise yine bizim elimizde…
NOT: Sans [Sā]: Fransızca "siz, sız, -sız" (yoksunluk) anlamına gelir.
Cent [Sā]: Fransızca "100" (yüz) sayısıdır
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.