Tel Aviv’de Siren Sesleri: Tanrıyla Güreş Minderi
Sene iki bin yirmi yedi. Ekim ayının yedisi. Gece yarısı. Tel Aviv Medical Center’in acil servisinin kapısına acı sirenli iki ambulans çığlık çığlığa geldi. İki ambulanstan indirilen iki hasta her zamanki gibi hemen triaja alındı ama ikisinin de sorunu belirlenemedi. Çünkü kimliklerini beyan etmeyen hastalar tam konuşacak olduklarında hıçkırmaya başladılar ve kendilerini ifade edemeden akıllarını kaybettiler. Hazır kıta doktorlar pürtelaş vazifelerini yapmaya çalıştı ama birkaç dakika içinde onlar da erişilemez hâle geldiler. Hastanın biri erkek diğeri kadındı. Kimliklerine göre Ariel ve Sarah. Kadın Şabak’ta, adam özel kuvvetlerde çalışıyordu. İkisinin hali apaçık cinnetti ama modern tıp cinlenmeyi yok saydığından durumun adı başka olmalıydı. İkisinin de iç mimarisi yıkılmış, ödü patlamıştı. Çığlık çığlığaydılar.
Derken çığlıklar yerini ölümcül bir siren sesine bıraktı. Matkap gibi bir siren sesi. Acil servisi cehenneme süpüren ve işiteni kendine katan bu duyulmamış siren sesi korkunç bir durumun habercisiydi. Öyle ki siren sesine dönüşen çığlık doktorlara bütün bildiklerini unutturmakla kalmamış, onları kendine katmıştı. Metaneti kaybetmemek ilk vazifeleriyken iki hastanın çığlığıyla acil servisin yedi doktoru aynı anda aklını kaybetti. Şefi çağırdılar ama o da koridora çıkar çıkmaz hıçkıra hıçkıra siren sesine katıldı. Büyük felaketi fark etmeleriyle bulantı duymaları, utanca gömülmeleri, ağlamaları ve çığlık atmaları birkaç dakikayı almadı. İlk anda aciz görünmemek için direnç gösterdiler, hastaların ortak bir travmaya maruz kalmış olabileceğini düşündüler ama daha bir şey diyemeden boyut değiştirdiler. Ne semptomları tespit edebildiler ne sendromları. Ön tanı bile koyamadan devreleri yandı, iptal oldular. Kıdemli bir hemşire hastaları birbirinden uzaklaştırmayı akıl etti ama çare olmadı. Sakinleştirici iğneler ve serum da hastalara kâr etmeyince o hemşire de bir sedyeye tutunarak yere yığıldı.
Enfeksiyon, deliryum, travma, zehirlenme, halüsinasyon, esrar, eroin, alkol. Hiçbiri. Hepsi. Hayır aynı yerden gelmemişlerdi. Kulaktan kulağa söylentiler kimlik bilgilerinin önüne geçti. Güya sızıntıya maruz kalmışlar. Neyin sızdığını bilen yok. Esasen biri diasporayla ilgili birimde çalışıyormuş öteki siber direktörlükte. Aynı anda pıhtı atmış, inme inmiş olabilir mi? Olabilir. Yardımcı elemanlar sayesinde iki hastadan kan idrar örnekleri alındı ama tetkike gönderilemeden servisteki laboratuvar görevlileri de hemşireler de delirdi. Olan her şey kimse düşünme payı bulamadan oldu. Ne adam teskin oldu ne kadın ne doktorlar kendine geldi ne hemşireler. Hastalar hıçkırıyor, titriyor, kulaklarını burunlarını tutuyor, onlar ne yapıyorsa ötekiler de aynısını yapıyordu. Çaresizlik acil servisi kaplarken peş peşe üç ambulans daha geldi. Yine çığlıklar yine siren sesleri. Yeni çığlıklar öncekilerin aynıydı. Sedyede cihazlara bağlı karısını teskine çalışan adam “radyoaktif” dedi, “sabotaj” dedi. Aynı adam “hastaların ayaklarını sedyeye bağlayın” da dedi.
Akıl gidince gelmez. İnsan da kilitlenince kilitlenir. Doktorlar odalarına kapanınca hemşireler kendiliğinden duvar diplerine yığılır. Öyle oldu. Ya şimdi kimin aklıyla iş görülecekti? O hâlde durumdan vazife çıkaran güvenlikçi bir el, hasta, hasta bakıcı, refakatçi, hemşire doktor kim varsa herkesin telefonlarına el koyarak onları bir dolaba istifledi. Birkaç güvenlik görevlisi ortalıkta belirdi ama konu onların olmadığından anlamsız bir şaşkınlıkla sağa sola bakmaktan başka bir şey yapamadılar. Maskeli güvenlik görevlileri saçmaca hasta kimliklerini kontrol ederken havacı üniFormalı bir komutan birkaç askerin kolundan içeri girdi. Komutan için “savaş pilotu” diyen de, “pilot değil, zabıta o” diyen de oldu. Önce herkesin susmasını işaretle emreden komutan daha kendi adını söyler söylemez siren sesiyle ağlamaya başladı. Onu taşıyanlar da aynı şeyi yaptı.
Komutanı güçlükle bir sedyeye aldılar ki peşi sıra üç asker daha geldi. Acil servisin kapısından giren herkes aynı çığlığı atıyor aynı siren sesiyle çırpınmaya başlıyordu. Hastayı, hasta bakıcıyı, refakatçiyi, doktoru hemşireyi aynı anda delirten bu felaketten daha büyük facia olamazdı. Kimyasal bir saldırı mı, tsunami mi, deprem mi, kıyamet mi bu? Bu dalgalı siren sesi nasıl da insanı çökertiyor. Bir çip mi takıldı bu insanlara? Bu metalik ses onlardan nasıl çıkıyor? Kim bu insanlar? Hepsi ajan, hepsi cinlenmiş olabilir miydi? Aralarında nasıl bir bağ var? Sicilleri nasıl, yurttaşlık belgeleri tam mı? “Ezoterik” bir toplu intihar eylemi olabilir miydi? Şehre “sarin gazı” serpiştirilmiş olmasın? Hayır hayır, bu insanlar ülkeleri için türlü yararlıklar göstermiş yurtsever insanlar.
“Siber saldırı” değilse ne demeli bu büyük felakete? Kim çözecek bu kördüğümü? İstihbarat mı, hükûmet mi, Sağlık Bakanlığı mı, Dünya Sağlık Örgütü mü, kim? Toplu cinnet diyorum ama bu doğru bir tanım mı? Gerçek şu ki siren sesi hastaneyi, hastane Rothschild Bulvarını, bulvar ülkeyi felç etti. Belki de dünya felç oldu. Dakikalardır dünyadan haber alınamıyor. Telefon tuşları kilitlendi. Polis özel hattından olağanüstü bir saldırıyla yüz yüze olunduğunu, doktorlar dahil sağlık çalışanlarının büyülenmiş gibi kilitlendiklerini, acilen yardımcı kuvvet gönderilmesi gerektiğini muhatabına söyledikten beş dakika sonra sokak hoparlörlerinden, ulusal televizyon ve radyodan hastanede olmayan bütün çalışanların acilen hastaneye gelmesini emreden bir anons duyuldu ama dışarıdaki uğultu muazzam boyutlara vardı. İçeride olan biteni dehşetle izleyen evvelki hastalar da yükselen siren seslerine iştirak edince durum daha korkunç bir hâl aldı.
Acil servis tepeleme dolup taşarken üst katlarda hasta ve refakatçiler ile Arap kızları pencerelerden bakıp bakıp içeri kaçıyorlardı. Yer düzeyinde olduğumuzdan fark edemiyor muyduk? Akıllı füzeler havada mı çarpışıyor, sessizce mi patlıyordu? Görünmez silahlar denizaltılardan mı fırlatılıyordu? Hayalet savaş uçaklar nükleer serpinti mi yayıyordu? Bu necis koku neyin nesiydi? Çıldıran delirten bu siren seslerini bütün dünya duyuyor muydu? Yalnız İsrailoğulları mı yoksa bütün kavimler mi delirmişti? Akdeniz birazdan infilak mı edecekti? Hastaneye ilk gelenler barbarların peşlerinde olduğunu söylemişlerdi. Barbarlar radarlara yakalanmamış mıydı? Sığınaklara kaçacaklarına niye hastaneye hücum ediyorlardı? Kitleler kısas için mi takas için mi buraya sevk ediliyor? Ölüm mü çekiyor herkesi? Arz-ı mev’ud bu mu yoksa? İyi de sosyal psikolojiyi kim idare edecek? Hayır herkes aynı yerden gelmiyor. Rothschild Bulvarından gelen de var Levinsky Beach cihetinden gelen de. Şehir alev alev. Tel Aviv yani.
Gelen herkes önce kendi sesi sonra siren sesiyle ağlıyor. Bu ülkede -bu bir ülke mi?- herkeste kurulu bir siren sistemi mi var? Bu gözyaşları bize mi kendilerine mi? Kimin hangi günahı için bu şehrin ahalisi toptan delirdi? Yalnız bu şehir mi deliren? Londra Paris, Berlin, Ankara ne durumda? Ya Tahran, Riyad, Dubai, Doha? Her dinde herkes herkesin günahının cezasını mı çeker? Kimi cankurtaran, kimi itfaiye, kimi polis sireniyle ağlıyor. Bütün sesler iç içe. Ani fren yapan bir trenin rayları yırtan sesi, aynı anda yüzlerce metal kepengin kapanışı, böğüren boğalar ve daha neler. Binlerce kişi geldi, on binlercesi yollarda. Ne sedye ne yatak ne yer ne yar ne hemşire ne doktor kaldı. Her ses çığlık oldu. Herkesin aklını alan sessiz bir bomba mı düştü yeryüzüne? Düşman mı attı? Düşman kim? Beklenen lanet bu mu? Sûr’a mı üflendi? Ya barbarlar nerede, kim onlar? Bilinci bulanan, aklını yitiren neden buraya yöneliyor? Her duvar mı Ağlama Duvarı oldu? Bu bir facia mı felaket mi; hiçbir bulguya ulaşmayan tıp çırpınmadan teslim oldu? Peki ya devlet? O nerede? Uykusunda mı zehirlendi? Doğrulamadı mı? Hani Demir Kubbe? Hani şeytanın yattığı yeri bilen gizli servis? Tarih gördü mü, Torah yazdı mı böylesini? Mısır’a mı kaçmalı, Babil’e, Buhtunnasır’ın Asma Bahçelerine mi?
Geceyle beraber yalnız acz büyüdü. Sebep sonuç ilişkisini izah edici bir tek veri duyulmadı. Kadın, erkek, hasta, doktor, bütün şehir ahalisi delirdi. Ah Yahuda’nın yırtık ruhu. Sen hep böyle can mı çekiştin? Çekiş. Yırtıl. Gazze ile Minab’ın kızları gibi geceden beri hastanede kimsenin öyküsü not alınamadı. Bilişsel fonksiyonlarını kaybeden bir şehir hayata geri dönebilir mi? Zor döner. Evet ama herkes cinnetini beraberinde getirdi. Halk müşterek bir bilinç havuzuna mı sahipti ki üzerine bu görülmemiş lanet yağdı. İşin esasını kim bilir? Oşinograf, kimyager, nükleer tıpçı, doktor, polis. Hiçbiri. Şehrin su şebekesine siyanür mü katıldı, uranyum mu serpiştirildi? Bir gecede herkesin aklı niye başından gitti? Aklı giden herkes o siren sesine niye katıldı? Bu soy kıyım yalnız bu bahtsız şehre mi yazıldı? Kudüs, Hayfa, Sezaryen, Aşdod, Netanya ne durumda? Ağlama Duvarı yerinde mi? Oralara da mı inme indi, oralarda da mı pıhtı attı? Bu ortak siren sesi İsrafil’in üfleyeceği Sûr olmasın? Herkes ağlıyorsa bunca gözün yaşını kim silecek? Sonra herkesin çığlığı neden aynı? Herkesin sesinin birbirine karışması nasıl bir azap. Herkes yekdiğerinin günahını mı çekecek? Bu bir netice mi, milat mı? Şeytanın kulağına kurşun, akıllı füzenin biri Ağlama Duvarı’nı biri de Kubbet’üs-Sahra’yı patlatsa kopar mı kıyamet?
Kitlenin olduğu yere kolluk gücü neye gelir. Ateşe benzin dökmeye, değil mi? Ben de öyle düşünüyorum. Kolluk kitlesel hareketin yönünü kestiremezse devletin aklı delinir. Acaba öyle bir şey mi oldu? Bence bunun adı toplu cinnet ama bu akışı kim durduracak? Kolluk hastaneyi sardı ama onu da acz sardı. On binler kapıda. Asker ve polis hastane dışında örgütlenerek dış kapının dışında etten duvarla bombeli bir bariyer oluşturdu. Tel Aviv denen toplama kampı Rothschild Bulvarından cinnete akarken dünyayı haberdar edecek medyanın nerede olduğu kimsenin aklına gelmedi? Şu beton duvarın harcı silme kan ve fakat kim kime imdat edecek? Gece yay gibi uzuyor. Kolluk, zavallı kolluk sökün eden akışı durduramıyor. Bir TOMA kapıya yığılan binlerce insanı püskürttüğü suyla uzaklaştırıyor ama su bitiyor. Dedikodular yayılıyor, “su zehirli” diye. Havaya ateş eden polisin de izdiham çözücü bir caydırıcılığı olmuyor. Kalabalığı güçlükle yaran bir askerî ambulans, her bariyeri aşarak kapıya yaklaşıyor ama acile göğsünü siper eden kolluk aczini yenmek için onu durdurmakta kararlı. Ambulansın ön camını içeriden dipçikle parçalayan bir asker önündeki etten duvara ateş ediyor. Güya duvar olacak dört polis ile beş asker yere yığılıyor. Vazifesi tetik çekmek olanlar bile silahına davranamıyor. Askerî ambulans arkasını kapıya vererek açılıyor ve o dokuz güvenlik görevlisini kurşuna dizen asker getirdiği hastayı sedyeyle beraber fırlatıp atıyor. Ambulans çığlık çığlığa bulvar yönünde giderken hasta önce çığlık atıyor sonra siren sesine katılıyor.
Dünyanın bütün yırtıcı sesleri aynı perdede buluşmuş gibi herkesin kulağında çıldırtan kan kırmızı siren sesi var. Önce onlarca sonra yüzlerce sonra binlerce insanın çıkardığı ortak siren sesi göğü delecek bir anafora dönüşürken kıyamet çaresizliği herkesin dizinin bağını çözüyor. Hani sığınaklarınız hani sığınak delici bombalarınız, hani savunma sisteminiz dedi kalabalığı tepeleyen bir adam. Dedi diyorum ama duyduysa sadece etrafındaki sayılı insanla birlikte ben duydum. Uranyum mu yağıyor diyen kadına bir karşılık vermeye yeltenen birkaç kişi dillerinin ucundakini diyemeden yere düşüyor. Nereden aklına geldiyse, “Bunlar Sefarad mı Aşkenaz mı bir bakın kayıtlara” dedi megafonla bir polis şefi. “Şu hengamede kim kimin dosyasına niye bakacak şerefsiz şef, olan biteni görmüyor musun” dedi mücessem bir zebellah. “Bugün hanginiz Tanrıyla güreşti, sayıyla mı yendi tuşa mı getirdi” dedi histerik gülüşlü bir adam. Megafonla kalabalık kenarlara savruldu. Yüzü aşkın seçkin adam dev bir minderi meydana taşıdı. Histerik adamın önüne geldiler ve durdular. Sefirlermiş. Sefirlere getirdikleri minderi işaret ederek “Hodri meydan” dedi histerik adam. Kudretli-kudretsiz devletlerin sefirleri tam cevap verecekken, “Biz tanrıyla güreştik ve onu yendik” diyeceklerken onların sesi de siren sesine döndü. “Ne sırıtıyorsun” diyen büyük devletlerden birinin sefirine “Büyük E eşittir M nokta Emce kare” diye cevap verdi adam.
“Size ‘tanrı kumar oynamaz’ demedim mi” dedi dili dışarıda, ak saçlı, yarı deli yaşlı bir adam. “Tanrının zarlarıyla oynayan hiç kaybeder mi” diye cevapladı kipalı bir bankacı. Kimden geldiği anlaşılmayan bir soru yuvarlandı. Tel Aviv dışı yerlerde bu kumar oynamayan tanrıya rağbet yok mu diyordu. Teoloji itikadı böyle tersyüz etti, şeytan böyle kanına girdi insanın. Öyle olmadı mı? Öyle oldu. Akılla oyuna getirilebilir bir tanrı icat ettik ve herkes füzelendi.
Bir adam yumruklarını kaldırınca histerik gülüşlü sağır adam kaşlarını indirdi ve “Zehrinizi atın ki aklınız geri gelsin” dedi. “Hiroşima’ya atılan bombanın adı neydi” dedi tuhaf adam. Kimseden cevap gelmeyince sorusunu kendi cevapladı: “Little Boy. Hahahaha. Ya Haçlılar yola çıkarken ne diyordu her seferinde: Tanrı böyle istiyor. Hahahaha…”
Gece uzuyor, sabah olmuyordu. Bütün hatlar kesilmiş, güneş de doğmayı unutmuş. Hınca hınç insan dolu bulvarda herkes feveran ederken bir tek o tuhaf adam gülümsüyordu. Ya olan bitenden habersizdi, yahut vukuatın önünü ardını bilen biriydi. Sonradan fark ettim. Şehrin cinnetine gülümseyen ve söyleneni ve siren seslerini duymayan bu sağır adamın elinde bir damacana vardı. Bu kıyametin ortasında o da ne diye dikkatle baktım. Evet damacanaydı.
Adam dalından elma koparır gibi havada yakaladığı çığlıkları toplayıp damacanaya doldururken bencileyin bir şaşkın ona ne yaptığını sordu: “Bu sesler lâzım, bu toplumdan kalan olursa işine yarar” dedi. Sanki bütün çığlıkları toplayıp tanrıyı da ona hapsedecekmiş de yeni bir teknik icat elde edecekmiş gibi acayip bir heyecan taşıyordu.
Derken yine bulunduğumuz yere doğru bir dalga daha yükseldi. Az önce dünyanın sefirine yol açan kalabalık meğer bu kez de etrafını tütsüleyerek gelen bir rahibe yol veriyormuş. Adamı görünce ateşe benzini dökecek olan bu galiba dedim ama yanılmışım. Adam yapacağı konuşma öncesi boğazını temizlerken yükselen çığlıkları duydu ve bütün diyeceklerini unutarak o da büyük koroya katıldı. Bir süre siren sesiyle kızıl çığlıklar attıktan sonra iç cebindeki ilaç kutusundan bir tane siyanür kapsülü çıkardı ve gözünü kapatıp ısırdı. O yığıldığı yerdeyken geriden onu kutsamaya cemaatin Frankenstein dediği baş rahip geldi. Herkes ona bakarken o kolu kanadı kırılmış olarak “Haşem şimdi ne yapacağız” diyerek çaresizliği daha da büyüttü.
“Sen de çocuk kanı içtin mi” diye acayip bir soru sordu başrtahiple burun buruna gelen mağribi bir adam. Başrahip yutkundu, ne diyeceğini bilemediğinden başını omuzlarına gömdü. “Kudüs umurunuzda mı, Kudüs?” dedi cılız bir adam. Başrahip ona acıyan bir bakış attı. “Mısır’a mı dönüyoruz yoksa kendimize yeni bir Firavun mu arıyoruz” diye laf attı birisi. “Firavun arayacağımıza Firavun üretelim” dedi her halinden bilimci olduğu belli bir adam. “Adonoy ne ayıp, bu bir dinden çıkış töreni mi, üstümüze taş yağsa yeri. Bir din ulusuna söylenecek sözler mi bunlar” dedi saçını başını yolan biri. “Değirmen sele gitmiş derdine bak” dedi bir başkası. “Tanrının kelimeleri ile kendi sözcüklerinizi karıştırarak saçmalıyorsunuz, teoloji bu bulvarda şu vakitte konuşulacak şey mi? deyince. “Tam da şimdi konuşulmalı, birazdan hiçbirimiz ağaç diyemeyeceğiz” diyen adama yanıbaşındaki yumruğunu kaldırarak “Yahudalık yapma” dedi. Herkes son sözü gibi bir şey söylüyordu ama kimin kime ne dediği seçilmiyordu artık. Her kafadan bir ses çıkarken şunlar kaldı aklımda:“Başkaları ölüyor biz azap çekiyoruz”, “Canın cehenneme ne çekersen çek” “Yeter yeter yeter, üstümüze boca ettiğiniz mitoloji yeter.” “Tanrımızla güreşmemizden kime ne.”
Gözleri fal taşı gibi açılan bir Arap usulca “haşa” dedi. Hastane önü incir altı. Binlerce insan acil serviste, binlercesi avluda, binlercesi bahçede, on binlercesi bulvarda. Tel Aviv baştanbaşa bir siren sesi. Ses arşa yükseldi. Belli ki duyuldu.
Yazının orjinali için bakınız:https://www.perspektif.online/tel-avivde-siren-sesleri-tanriyla-gures-minderi/
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.