Devrimbazlığın Dilbazlığı

Çocuğun dünyadan aldığı ilk nefesinden başlayarak gelişmesinde dilin hayatî önemde olduğuna yoğunlaşan ...
Devrimbazlığın Dilbazlığı
Necmettin EVCİ
Necmettin EVCİ
Eklenme Tarihi : 27.10.2022
Okunma Sayısı : 126

Çocuğun dünyadan aldığı ilk nefesinden başlayarak gelişmesinde dilin hayatî önemde olduğuna yoğunlaşan Dr. Dana Suskind ‘Otuz Milyon Kelime’ adlı eserine şu cümlelerle başlar: “Dil, beynin optimum potansiyeline ulaşmasına yardımcı olan bir unsurdur. Aynı şekilde dilin eksikliği beyin gelişiminin en büyük düşmanıdır. İşitme yeteneğine sahip ancak dil kullanımı bakımından kısır bir çevrede yetişen çocuklar, tıpkı işitme engelli çocuklara benzerler. Müdahale edilmezse her iki gruptaki çocuklar da etkileri ciddi düzeyde olan hayat boyu devam edecek bir sessizlikten muzdarip olurlar../. Dil bakımından zengin bir çevrede yetişen çocuklar hızla başarıya ulaşırlar.”(1) Dil, fert fert her birimiz için olduğu kadar bütün bir milletimizin aklî, ruhî, estetik gelişmemizin dolaysız kaynağıdır. Beynimizin, düşünce ve hayâl evrenimizin, bunlarla bağlantılı olarak hayatımızın ve bütün varlığımızın zenginleşerek, güçlenmesi, genişlemesi, dilin imkânlarını olabildiğince fazla kullanmaya bağlıdır. Dili mahdut kelimelerden ibaret olan insanların zihin dünyaları da tahdit altındadır. İnsan kelimeleri kadar, dilinin imkânları kadar düşünür, anlar, tasavvur eder, var olur. Bana sorarsanız burada ‘yerli’ ‘yabancı’ gibi bir ayrım bile hoş değildir. Önemli olan daha incelikli bir düşünce, daha naif, duyarlı bir estetik, daha çözüm üreten bir bilimle hayatı kavramak ve yaşamaktır.

Millet, tarihini diliyle, dilini tarihiyle kaynaştırmış toplumdur. Hepsi birbiriyle bağlantılı olarak dil, tarih, kültür, sanat, inanç, milleti var eden ana unsurlardır. Dil, bir kültür iklimi içinde, kültür tarihî akışta, tarih inançla yön bularak, inanç sanatla güzelleşerek, sanat dili, dil sanatı besleyerek var olur. Bu örgüde bir unsurun çözülmesi, diğerlerinin de gevşemesine, giderek dağılmasına yol açar. Tarihsiz, kültürsüz, inançsız, dilsiz bir millet olmamıştır, olamaz. Tarihî, içtimaî değişim ve dönüşümler, kendi tabii seyrinde olması gerekenin olmasıyla inkişaf eder. Hayatın ve varlığın tabiatına uygun düşmeyen müdahalelerle bir unsuru hayatın dışına itmek, diğer unsurlarda ve millet varlığında derin sarsıntılara, yıkılışlara sebep olur. Din ve inanç da dâhil olmak üzere bütün bu anasırın merkez noktasında dil yer alır desek yanlış olmaz. Çünkü varlığın temeli dildir. Dilimizle var oluruz; onunla düşünür, duygulanır, ilim ve sanat yaparız. Bizce dil, iletişim ve anlaşma gibi daha alt kategorilerdeki yararından önce, ontolojik olarak bizi var eder, varlığımızı geliştirir. Anlaşma ve iletişim hususiyetine gelince, hâlihazırda kendi kuşak ve neslimizi oluşturan insanların anlaşmalarını sağlamanın ötesinde, millet bağı dille oluşur. Ne demek istiyoruz? Ulus, gelecek tasarımıyla kurgulanmış bir kitleyi, halk milletin şimdiyi yaşayan topluluğunu ifade ederken, millet, belli bir zamanla sınırlı değildir. Milletin tarihi, kökü, geçmişi vardır. Dil işte bu kök ve geçmişten günümüze intikal eden kültürü, tecrübeyi, aklı ihtiva eder. Dil bu anlamda hem vasıta hem gaye vasfını haizdir. Çünkü değerler, kelimelerle hem müşahhas nitelik kazanırlar hem de bize ulaşırlar. Odak noktası kelimeler olan dil, esasen belli bir mantıkî silsile, ölçü ve duyarlığın akıllar üstü bütünleşmesi, mucizevî uyumu, tamamlanışıdır. Sırrı Er “Dil bir topluluğu oluşturan fertler arasında anlaşmayı sağlar” diyerek dilin de iletişimin de en temel doğrusunu ifade ettikten sonra dilin nesiller arası bağlantıyı sağlayan önemini çok yalın ifade eder: “İnsanların babalarının, dedelerinin, atalarının yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübeleri muhafaza eder ve onları nesillerden nesillere aktarır. Bir milletin uzun ve çeşitli tecrübelerle oluşturduğu kavramları, kelimeler ve deyimler halinde kalıplara sokar, böylece millî düşünce faaliyetini düzenler. Müşterek düşünce ve ifade birliği içinde bir araya getirdiği toplulukların manevî varlığını korur ve insan topluluklarını müşterek bir fikir faaliyeti içinde birleştirerek onları bir millet haline getirir. Millet denilen topluluğu bir araya getiren maddî ve manevî unsurların en önemlisi din ve dildir.”(2)

Dil bir milletin hayatı ve toplum hayatı ile birlikte yürüdüğünden, toplumların geçmiş devirlerinin bir parçası ve gerçek bir aynasıdır. Kendisi de toplumun içinde bulunduğu tarihî ve sosyal şartların etkisi altında değişir, gelişir. Toplumdaki her türlü gelişme ve yetişmenin aracı olduğundan, o toplumun kültür durumuyla da sıkı sıkıya bağlıdır.(3) Bu ölçüde hayatî öneme haiz olan dille ve dile karşı alınacak tutum önemlidir. Her şeyden evvel varlığına, varoluşuna saygılı bir toplumun, edebiyatçısından bilim adamına, sıradan insanından siyasetçisine kadar bu hususta son derece hassas olması beklenir. Çünkü dil, anamızdan emdiğimiz süt gibi varlığımızı besleyen ana kaynaktır. Dil ruhumuzun rengi, ritmidir. Sesimiz, nefesimizdir. Söz vatanımızdır. Asırlar boyu dil sanatçılarımızın zihin dünyasını ilmek ilmek, nakış nakış işlemiş, süslemiştir. Böyle olduğu içindir ki atalarımız, tarih boyunca bütün dünyayı imrendiren muhteşem edebî, fikrî eserler vücuda getirmiştir. Böyle muazzam bir birikimi tevarüs eden Cumhuriyet, ne hazindir ki, bu ilmî, bediî zenginlikten faydalanamamıştır. Daha da fecisi bu zenginliğimiz heba edilmiş, tamiri mümkün olmayacak ölçüde tahrip edilmiştir. Üstelik bütün bu yıkım ve kıyımın dil adına yapılmış olması anlaşılır gibi değildir.

Cumhuriyetin kurulduğu ilk on yıldan başlayarak, Osmanlıya ve İslâm’a karşı tarihî, siyasî hesaplaşmalar ve dönemin ideolojik etkisiyle Türkiye’de laikliği yerleştirmeyi amaçlayan yoğun bir kültür devrimi programlanmıştır. Türk toplumunun bağını dinden ve dine dayalı düşünce ve hayattan, giderek ümmetten ve ümmet coğrafyasından koparma niyetiyle olduğu zaten itiraf edilmiş bir dizi jakoben uygulama hızla hayata geçirilmiştir. Dil Devrimi Latin alfabesinin kabulüyle başlayıp dil kurultayları ile devam eden ve etkileri hâlâ sürmekte olan bir değiştirme sürecidir. Evet dil devrimi değişme değil değiştirme sürecidir.

*

4 Mart 1924’te Halifelik ve Şeriyye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat’la önce eğitimde, sonra da yargıda birliğin sağlanması, kılık kıyafet devrimi, tarikat ve tekkelerin yasaklanması, Batının ticaret ve medenî hukuk yasalarının olduğu gibi ithal edilmesi gibi Cumhuriyet döneminde atılan ilk laiklik adımaları,  nihayet 5 Şubat 1937’de 3115 sayılı kanunla gerçekleştirilen değişiklik, laikliği bir anayasa ilkesi haline getirdi.(4) Birçok tarihçi ve yazar gibi Zürcher de Takrir-i Sükûn kanununun Mart 1925’te ilanından itibaren Türkiye’nin yönetim biçiminin, bir otoriter tek parti yönetimi, açıkçası bir diktatörlüğe dönüştüğünü söyler.(5) Bu dönemde Anadolu insanı, korkunç bir devlet şiddetinin sarmalında acı çekmektedir. 1930’larda Türkiye'de laikleştirmenin baskısı cidden pek kuvvetli oldu. Her ne kadar, rejim, alenen Anti-İslâmik bir politikayı hiçbir zaman benimsememiş ise de, örgütlü İslâmiyet’in iktidarına son vermek ve Türk halkının zihninde ve kalbinde onun gücünü kırmak arzusu açıktı. Dinî eğitimin yasaklanması, camilerin dünyevî amaçlara döndürülmesi, hukukî ve toplumsal reFormların öğretisini kuvvetlendirdi. Hızla büyümekte olan başkentte hiç bir yeni cami yapılmadı. En çok göze çarpan ve en sembolik olan şey, İstanbul'daki büyük Ayasofya bazilika'sının kaderi oldu. Fatih Sultan Mehmet, Bizans'a karşı zaferi anında onu cami yapmıştı; Cumhuriyet onu müze haline getirdi.(6) Esasen sembolik anlamı çok derin olan bu uygulama bile tek başına yapılanların asıl maksadını ele verir cinstendir.

Zürcher, Kemalist reFormların en karakteristik unsuru olan laiklik hamlesinde üç faaliyet alanının ayırt edilebileceğini söyler: Devleti, eğitimi, hukuku laikleştirmek, İslâm’ın geleneksel kalelerine saldırmak ve dinsel simgelerin üstüne gitmek ve bunların yerine Avrupa uygarlığının simgelerini koymak ve son aşamada toplumsal yaşamı laikleştirmek ve gerektiğinde popüler İslâm’ın üstüne gitmek!(7) Zürcher, bunların aynı zamanda İslâm dünyasıyla olan bağlantıları kesmek için düşünülmüş tedbirler olduğunu söyler.(8) Bu bağı korkunç bir kültür katliamı olarak kesen en tesirli devrim, harf devrimi olmuştur.“Alfabe değiştirmek, bir kuşak içinde o zamana kadar yazılmış bütün yapıtları okunmaz/ anlaşılmaz hale sokmuştur.”(9) Modern kültüre geçiş bahanesiyle insanlar, bir günde, yüzyılların hafızasını okuyamaz, hâle getirilmiş, cahil kılınmıştır. (10) Dil Devrimi macerasıyla yapılanın bir kültürel sürgün olduğunu ifade eden Rabia Tuncil Can, Kitabında İnönü’nün bir hatırasına yer verir: “Devrimin temel gayelerinden biri dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik.”(11) Harf inkılabının başarısı dilde reForm isteyenleri cesaretlendirdi../.. 2 Ağustos 1930’da dönemin Millî Eğitim Bakanı Cemâl Hüsnü, öğretmenlere yaptığı bir konuşmada “Harf inkılâbımızla lisanımızı içine çekip batıracak büyük bir hendeği atladık. Şimdi sıra lisanımızın da bu inkılâp icaplarına cevap vermesine geldi”(12)  demiştir. Şu halde bu işler ile uğraşacak sorumlu bir kurul bulunmalıydı. Dilde arılaşma taraftarlarının köktenci çözümleri, dilden bütün Arapça ve Farsça sözcüklerin kaldırılması ve arı bir Türk dili yaratılması 1930’ların aşırı ulusçuluğuyla uyum halindeydi.(13)

*

11 Temmuz 1932’de 1. Türk Tarih Kongresi’nin kapandığı günün akşamı Mustafa Kemal Çankaya Köşkünde kongre üyeleriyle yaptığı bir toplantıda onlara “Dil işlerini düşünecek zaman da geldi, ne dersiniz” sözü sevinçle karşılanır ve ertesi gün yani 12 Temmuz 1932’de ‘Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ kurulur.(14) hadiseler çok hızlı gelişir. Neredeyse iki ay sonra Birinci Türk Dil Kurultayı Dolmabahçe Sarayının büyük toplantı salonunda 26 Eylül- 6 Ekim Tarihleri arasında toplanır. Kurultaya sunulan 30 bildirinin 9’u Türkçenin diğer dillerle ilişkisi üzerinedir.(15) Birinci Türk Dil Kurultayında Türk Dili Tetkik Cemiyetinin maksadı, “Türk dilinin öz güzelliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.” diye belirlenmiştir.(16) Kurultayın açış konuşmasını yapan Başkan Semih Rıfat, Türkçeyi ulusal bir dil düzeyine çıkarmak, yazı dili ile halk dili arasındaki ayrılığı gidermek olduğunu belirtmiş, bu amaca da ancak halkın katkısıyla ulaşılabileceğini eklemiştir. Maarif Vekili Reşit Galip de, konuşmasından sonra gazetecilere yaptığı açıklamada halk dilinde yaşayan sözcüklerin 6 ay gibi kısa bir zamanda derleneceğini başta eğitim camiası olmak üzere tüm kurumların bu çalışmaya destek vermesini istemiştir. (17)

Kurultayda sert sayılabilecek tartışmalar olur. Şerafettin Turan Kurultayda yapılan münazaranın dilin kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini savunan evrimci anlayışla ulusal varlığımız için müdahalenin gerekli olduğunda ısrar eden devrimci yaklaşım arasında sürdüğünü ifade eder. Evrimciler halkın kullanmadığı yaygınlaşmamış yabancı kökenli kelimelerin dilden atılmasını yeterli buluyor, dilin zorlanmadan doğal akışı içinde bırakılması gerektiğini böylece yavaş da olsa belli bir süreçte özleşebileceği görüşünü savunuyorlardı. Bu grubun bir bakıma sözcülüğünü üslenen gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın “Yazı dilinden yabancı sözcükleri atarak yerlerine öz Türkçe sözcükler koymak görevini hiçbir kurul üzerine alamaz. Çünkü sözünü dinletme olanağı yoktur. Bu iş tümüyle kişiseldir, daha doğrusu kişiye bağlı değildir. Dilin doğal gidişinin sonucu oluşacaktır.” Diye konuşur. Buna mukabil Mustafa Kemal’in otoriter etkisiyle de olacak, büyük çoğunluk dilde de devrimci bir atılımın kaçınılmaz olduğundan yanaydılar. Bunlar arasında Sadri Ethem Erdem, Halit Ziya Uşaklıgil, Ali Canip Yöntem, Hasan Âli Yücel ve Fuat Köprülü öne çıkan isimlerdi. Bunlar arasında daha sonra tam tersi bir kanaati izhar edecek Fuat Köprülü belki de en ilginciydi. Evrimci görüşe en etkili, çarpıcı cevap ondan gelmişti. “Devrim ruhuyla dolu olan bugünkü Türk kuşağı pekiyi bilir ki” diyordu Köprülü “Türk ruhunu ve büyük Türk tarihinin doğal akışını herkesten daha önce ve daha derinden sezen ve bu ulusal eğilimlere her zaman açık ve doğru biçimini veren Gazi, ulusal bilincin ve ulusal kültürün bu eşsiz odağı, ulusuna armağan ettiği büyük devrimler zincirinin yeni bir halkası olan büyük Dil Devrimini de bilimin sağlam temelleri üzerine kuruyor. Diğer devrimlerimizde olduğu gibi bunda da başarılı olacağımızdan bir an bile şüphe edemeyiz.” Köprülü bununla da kalmıyor, 26 Eylül’ü Türk Rönesans’ının başlangıcı olarak niteliyordu. (18)

Cumhuriyet tarihi ve Atatürk’le ilgili kitabıyla bilinen Mango, bundan sonra atılacak ilk adımın, Türkçenin İslâm kültürünün dilleri olan Farsça ve Arapça ile bağlantısını kesmek olduğunu yazar.(19) Kurultayın sonuç bildirisinin üç esasla özetlenen muhtevasının 2’inci maddesi şöyledir: “Bugün yazı dilinde Türkçeye yabancı kalmış unsurları atmak, halkçı bir idarenin istediği şekilde halk ile münevverler arasında birbirlerinden mahiyetçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak, temel unsurları öz Türkçe olan bir dil yaratmak.”..( 20) dedikten sonra devamında Dil cemiyetine, derleme, ayıklama, temizleme, sansür görevleri verir.

*

Birinci kurultaydan sonra teşkil edilen heyetler vasıtasıyla bütün ülkede kelime tarama ve derleme çalışmaları başlamış, başta Atatürk ve İnönü olmak üzere “Aralarında devlet adamları, subaylar, öğretmenler olan birçok aydın, yeni sözcük üretme yarışına katılmıştı(r).”(21) Bu yolla 125 binden fazla kelime tek tek fişlenip Tarama Dergisinde yayınlanmış, ardından 1933 yılı Mart ayından başlayarak üç ay boyunca bir anket yapılmıştır. Dergi, gazete ve radyolara gönderilen anket Formlarında listelenmiş 1382 Arapça ve Farsça kelimeye yeni, yerli karşılıkların bulunması yani kelime uydurulması istenmiştir. (22) 8 Mart 1933’te Osmanlıcadan Türkçeye Karşılık Bulma Programı başlatılmıştır. Her gün Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde 10-15 yabancı sözcük yayınlanmış, okurlardan onlara karşılık bulmaları ya da önermeleri istenmişti. Harf sırasına göre hazırlanan liste, bu çılgın arayışın mantıkî karakterinin anlaşılması için yeterli olabilir: âdap, âferin, âhenk, âlet, âmade, âmin, âzade. ebat, ebedî, ecel, ecir, ecnebî, ecza, edep, edebiyat, ezeli. lâkin, lânet, laubali, lâzım, liyakat, lügat, feyiz, fiyat, fidye, fihrist, fikir, feraset, fırka, fırsat, fitne, fuzulî, acele, âlim, fecr, kâr, hayat, tabiat, saf, sevda gibi bugün de fevkalade canlı anlamlarıyla kullandığımız yüzlerce kelimeye yabancı oldukları gerekçesiyle hummalı bir karşılık bulma işine girişilmiştir. Bu sırada insanın acı bir ıstırapla gülmekten edemediği biçimle mesela mektuba beti, aile’ye, uruk gibi kelimeler uydurulmuştur.(23) Anadolu Ajansı ve radyolardan halka hergün değiştirilen veya değiştirilmesi emredilen kelimeleri duyurulmuştur. Dildeki tasfiye paradoksal şekilde sadece Arapça ve Farsça kelimelere uygulanmış Fransız devriminin etkisiyle oldukça artan Fransızca kelimelere ise, herhangi bir ambargo uygulanmamıştır, hatta öz Türkçesi şudur denen pek çok kelime Fransızcadan alınmıştır.(24) Mekteb’i lügatten çıkaranlar hiç tereddütsüz okul’u almışlar, lise ve üniversite’yi sorgusuz sualsiz kullanmışlardır. Aşevinin yerine lokanta veya restaurant’ı koymaktan çekinmemişlerir. Alyans, balkon, defile, egoist, fakülte, şoför, jeton gibi yüzlerce kelime hemen hiç tartışılmamıştır. Ünalan, “Osmanlıcayı Arapça veya Farsça kelimelerin yoğunluğu nedeniyle eleştirenlerin dilinde Türkçe kelimelerden çok Fransızca, İngilizce, Almanca kelimeler var.”(25) içerlemesinde haksız mıdır?

18-23 Ağustos 1934 tarihlerinde ikinci Türk Dil Kurultayı düzenlendi. Sovyet Bilim Akademisinin iki üyesi ile İstanbul Üniversitesinden bir Alman profesörün de katıldığı bu toplantıda bizim konuşmacılar, yine kendilerine yakışan bir tutumla bin yıllık İslâm kültürünü yabancılaşmamızın asıl sebebi olarak gösterip kötüleme yarışına girdiler. Onlara göre İslâm bize bir yabancı kültür empoze etmişti. Bundan dolayı Türk onurunun yeniden inşası için İslâmî geçmişin kalıntılarının Türk dilinden çıkarılması gerekiyordu. 1935 Mayısında TDAK (Türk Dili Araştırma Kurumu) çok çeşitli Arapça ve Farsça kelimelerin ikamelerini listeleyen bir sözlük yayımladı. Osmanlıca-Türkçe Cep Kılavuzu başlıklı bu sözlük, Türkçe ile Arapça ve Farsça arasındaki dilbilimsel bir kopuşu gerçekleştiriyordu. Bir kısmı neredeyse bin yıldır Türkçe’nin içerisinde bulunan Arapça ve Farsça kökenli sözcükler böylece tasfiye edildi. Ancak paradoksal olarak ve Atatürk’ün Türkiye’yi Avrupalılaştırma andını yansıtır biçimde, Avrupa dillerinden gelen kelimeler Türkçe’den temizlenmedi. Aslında TDAK’nın türettiği yeni kelimelerin bir kısmı, şüphe uyandıracak biçimde Avrupa dillerindeki, özellikle de Fransızca’daki kelimelere benziyordu.”(26)

*

Aziz milletimizin ezanını, namazını, Kur’an’ını, ibadetini yasaklayan zulümlerin bu saçmalıklara istinaden yapıldığını da söylemeden geçmeyelim. Dilimizi eğip bükmeye gerek yok; yapılan iman, İslâm, kültür, tarih ve millet düşmanlığından başkası değildi. Yine bu saçmalıklara istinaden 21 Kasım 1932’de Diyanet İşleri Başkanlığı tüm mescit ve cami hademelerine ezanın Arapça yerine Türkçe okunması için kendilerini hazırlamaları yolunda bir talimat vermiştir.(27) 30 Ocak 1932 de "Tanrı uludur" ünlemi, Ayasofya minaresinden ilk kez Türkçe olarak çınladı ve kısa bir süre sonra ezanın arı Türkçesi, Dil Kurumu tarafından hazırlanıp Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlandı.” (28) Ortalık toz duman içindedir. Korkunç bir akıl tutulmasıyla bin yıldır benliğimizde yer etmiş kelimeler lügatlerden silinir. Lügatten silmekle hayatımızdan da çıkıp gidecekleri sanılmıştır. Bütün manasız, amorf baskılara rağmen bunun böyle olmadığı, olamayacağı anlaşılmıştır. Dil ruhumuza, gönüllerimize yerleşmiştir. Esasen ‘dil’in lisanımızdaki ilk karşılığı da gönüldür. Ne ki gönlünde bu milletin aşkı olmayanlar, kendi dillerine, kültürlerine arkalarını dönerek batıya hayran olma teslimiyetçi kepazeliğiyle, kelime uydurmacılığını aydın olmak sanmışlardır. Bu ihanet onları hiçleştirmiştir.

*

Atatürk’ün, memleketimizi ziyarete gelen İsveç Veliahdı Prens Güstav Adolf şerefine Çankaya Köşkü’nde verilen ziyafette yaptığı bir konuşma vardır ki evelemeden gevelemeden söylemek zorundayım tam dil açısından bir anlamsızlık şaheseridir! İbretlik bir vesika olarak buraya almayı uygun gördük.

“Altes Ruayâl,

Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır.

Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız. İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir. Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.

Altes Ruayâl,

Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır. Ünlü babanız, yüksek kralınız beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizin Altes Ruvayâl, prenses Louise, sevimli kızınız Altes Prenses İngrid’in esenliğine, tüzün İsveç ulusunun gönencine içiyorum.” (29) Atatürk adeta sakinlerinin birbirini anlayamadıkları Babil Kulesinden konuşmaktadır. Uyduranların bile anlamadığı bu saçmalık temel hususiyeti anlaşma aracı olan dili anlaşmama aracına çevirmiştir.

Kamile İmer bu söylev üzerine “Yeteri kadar özen gösterilmediğinden ve yabancı sözcüklere gelişigüzel Türkçe karşılık bulunduğundan büyük bir başarı sağlanmamıştır.”(30) diyerek yaşanan trajik komediye makul izahlar yapmaya çalışır. İmer neyi savunur, neyin açıklamasının peşindedir anlaşılır gibi değildir. Dilin anlaşma değil anlaşamama aracı olarak kullanıldığına, insanları buna teşvik etmeyi anlamak için deli olmak lazım. Tahsin Yücel başka bir maksatla söylüyor olsa da bir doğruya işaret ediyor. “Gerçekten de bir dilin herhangi bir evresinde, kendisini kullananlar için anlaşılmaz bir duruma düşmesini tasarlamak bile zordur.” Tam da dil devrimiyle kesifleşen akıl tutulmasını ifade ediyorken birden jakoben kutsallıklarına yanlış yaptığını farketmenin şaşkınlığıyla toparlamaya çalışıyor. “Yeni uydurulmuş, bilinmedik sözlerle dolu bir yazının, bir konuşmanın anlaşılmamasında  anlaşılmayacak bir şey yoktur.” (31) Yani üstelik dil imkân ve yetenekleri kullanılarak, daha doğrusu sorumsuzca şuursuzca istismar edilerek milletin sağır ve dilsiz bırakılmasını mazur görmemizi istiyor. Uydurulmuşları veya uyduranları memnun etmek için anlamı da anlaşamamayı da önemsemeyelim demeye getiriyor?

İlk Kurultay’da hangi sebeple olduğunu bilemediğimiz bir tutumla dil devriminden yani tasfiyecilikten, uydurmacılıktan yana olan Fuat Köprülü, bu ufunete dayanamayarak sonunda infilak eder: “Müstebit ve çılgın bir hükümdarın yahut din ve mezhep taassubunun, yahut da millî taassup ve tahakkümlerin veya sınıf diktatörlüğünün yaptığı bu hareketler kolayca izah olunabilir. Lâkin bizim bugünkü resmî argoyu yaratan zoraki hareketin bir benzerine tesadüf edilemez: Bir hükümet kendi mekteplerinde çocuklara zorla uydurma bir dil öğretsin, bir millet meclisi, yapacak binlerce acele iş dururken, bir akademi vazifesi görerek uydurduğu argoyu bütün millete kabul ettirmeye kalksın… İnsanlık tarihinde bu kadar manasız, zararlı bir işin benzerini bulmaya imkân yoktur.” (32)

*

3. Dil Kurultayına gidildiği sıralarda, devrimin, özellikle samimi ilim adamları nezdinde evvelki heyecanını yitirdiği söylenebilir. Bu arada Atatürk merkezli olarak dil kurumu azaları başta olmak üzere ilgili kesimlerde, bir yeni teori tartışılır: Güneş-Dil Teorisi. Türkçenin bütün milletlerin diline kaynaklık yaptığı, diğer bütün dillerin Türkçeden doğduğu ana fikrine dayanan bu yeni paradigma ile birlikte uydurmacılık başka bir boyuta evrilir. Keyfî yakıştırmalarla diğer dillerin kelimelerine Türkçeden menşeiler oluşturulur. Ortaya çıkan manzara sadece ilim adına değil, mantıkî sağlık adına da tam bir aymazlıktır. Sadece bir örnek tuhaflığı yansıtmaya yeter: Kendisi bir dil adamı olmamakla birlikte Dil Cemiyetinin azası olan avukat Yusuf Ziya Özer, meselâ Yunan Afrodit’inin aslında ‘avrat’ kelimesinden geldiğini söylemiştir. A. Fuat Başgil, ikinci kurultayda Finceyi de dahil ederek, Türkçe ve Ural-Altay dilleri arasındaki akrabalık üzerine konuşan Özer’le bir anısını anlatır. Bir gün Başgil’le vapurda karşılaşırlar. Başgil’e anlatır: “Mesela Firavun kelimesi Arapça sanılır, hâlbuki Türkçedir ve ‘burun’ kelimesinden çıkmadır. Burun insanın önünde çıkıntı yapan bir uzuvdur. Hükümdar da cemiyetin önünde giden bir şahsiyet olduğu için, Mısır’da buna burun denilmiş, kelime zamanlar içinde kullanılarak nihayet Firavun olmuş… üstad hakikaten uydurmacılık hastalığından kurtulamayarak Allah’ın rahmetine kavuştu.”(33) Devrim adına buna benzer sayısız dilbazlıklar yapılır. Bu kelimeyi elbette düzenbaz’ madrabaz gibi kelimelerin çağrışım tesiriyle kullanıyorum. Devrimbazlar, dil kalpazanlığıyla bir Babil kulesi inşa etmeye çalışmışlardır.

3. Kurultaya Güneş-Dil Teorisi gündemiyle girilir. “Güneş-Dil Teorisi’nin kaynağı, Dr. Herman F. Kvergic’in Atatürk’e gönderdiği 41 sahifelik basılmamış bir incelemedir.”(34) Ölçeğin büyütülmesi, Türkçenin bütün dillerin kaynağı olduğu tezi ortalığı biraz sakinleştirmiştir. Buna göre esasen her dil ve o dillerin kelimeleri Türkçeden neşet ettiğine göre, yerli-yabancı dil ve kelime ayrımı da ortadan kalkmalıdır. Sonuçta bütün dillerin kökeni Türkçedir. Aşırı taassuba gerek duyulmamalıdır. Bu yaklaşım ilginç şekilde hem olur olmaz başka malayanilere yol açtı hem de başta münevver ve mütefekkirlerimiz olmak üzere insanımızı rahatlattı. Gidişatın zor ve düşünüldüğü gibi seyretmediğinden Atatürk de haberdardı. Ne ki, halel getirmeden karar(lılığ)ından dönmek de kolay olmuyordu. Güneş-Dil Teorisi ona da bu fırsatı vermiş oldu. Bunun üzerine 1937’de aralarında Dil ve Tarih Kurumu üyelerinin de bulunduğu bir heyete konuşurken “Dil âlimlerinin mütehassıslarının akademik çalışmalarına müdahale etmeyeceğim” diyordu, “Sizin de sofrada hazır bulunan Dil Kurumu Merkez Heyeti Üyeleri mesailerinizi ilmin son verimlerine uydurmanız gerekir.” (35) Bir itirafa benzeyen bu cümlelerle adeta şimdiye kadar dile dilbazlıkla müdahale edildiği, müdahalelerin ilmî gerçeklere de dilin tabiatına da uygun düşmediği, fazla zorlanırsa başa daha büyük işler açılabileceği itiraf ve endişesi açığa vuruluyor gibidir.

*

“Devlet politikası olarak tüm kaynakların seferber edildiği öz Türkçeleştirme çalışmalarında sona gelinir: İnsanlar konuşamaz, birbirlerine meramlarını anlatamaz hale gelirler. Atatürk bir gün Falih Rıfkı’ya “İsmet Paşa’yı gördüm. “Konuşamıyoruz. Dilsiz kaldık, bu kadar çalıştık, küçük bir kılavuz çıkardık diyor’ dedi. Yine Atay’a şu tarihî itirafı yapar. “Çocuğum beni dinle. Türkçenin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddialarını tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar. Biz de çıkmazdan çıkarma şerefini başkalarına bırakmayız.”(36)

İsveç Veliahdına yaptığı konuşmadaki gibi Atatürk yeni kelimeleri defalarca kullanmıştır. Hatta 1934 Dil Bayramı kutlama bildirisinde “Dil bayramınızdan ötürü Türk Dili Araştırma Kurulu Genel özeğinden, ulusal kurumlarından, türlü orunlardan birçok kutun bitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlarım” ifadesini kullanarak bu tür kelimelere yer vermiştir. Bu tebrik ve teşekkür denemesinden üç sene sonra, 1937 yılı Dil Bayramında, yine Dil Kurumuna yolladığı ikinci bir teşekkür yazısında. “Dil bayramı münasebetiyle, Türk Dil Kurumunun hakkımdaki duygularını bildiren telgraflarınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.” şeklindeki ifadesi, tasfiyeciliği kesin olarak terk ettiğinin delilidir.1936’ya kadar uygulanan politikaların dili çıkmaza soktuğunu gören Atatürk, Güneş-Dil Teorisi ile dildeki tasfiye hareketinden dönmüş ve sağlıklı bir yol olarak “yaşayan Türkçe”de karar kılmıştır.”(37)

Fuat Köprülü Birinci Türk dil Kurultayında belli ki biraz da Gazi’nin tahakkümü ve etkisi altında “Son asırlarda türlü yabancı tesirler tabiî yolunu şaşırmış olan dilimize tekrar o eski zenginliğini, istiklâlini kazandırmak ve bugünkü manasıyla en ileri, en geniş bir medeniyet dili haline getirmek için ilk Türk Dil Kurultayı toplanmış bulunuyor” diyordu; “Millî şuura ve millî imana dayanan insan iradesinin şu son asırda, millî lisanların inkişafına, hatta bazı ölü sanılan dillerin bile yeniden yaratılışına nasıl muvaffak olduğumuzu siz de bilirsiniz. Türk ruhunu herkesten daha evvel ve daha derin sezen ve bu millî temayüllere daima ve vazıh ve en doğru şeklini veren Gazi, milletine hediye ettiği büyük inkılâplar zincirinin yeni bir halkası olan muazzam dil inkılâbını da ilmin sağlam esasları üzerine kuruyor… Diğer inkılâplarımızda olduğu gibi bunda da muvaffak olacağımızdan bir an bile şüphe edemeyiz.” Aynı Fuat Köprülü, 1952’de şöyle diyordu: “Mektepteki çocuklar evde ana ve babalarıyla anlaşmakta güçlük çekmeye başladılar. Diğer taraftan Türk Dilinin kendi bünyesi içindeki gelişmesinin ve sadeleşmesinin hızını kıran bu yapmacık dil, nesiller arasında bir uçurum yaratmaya başladı. Bu suretle imparatorluk devrinde yaratılmış olan avam ve havas diline benzer bir ikilik vücuda geldi: Millet dili ve Devlet dili. Medenî cemiyetlerde dil, mensup olduğu milletle kemalini bulur ve nesiller arasında köprüler kurar. Tarih, hars ve güzel sanatlar bakımından birtakım bağlar vücuda getirir. Bizde ise 1945’ten bu yana yaratılmak istenen resmî dil, nesiller arasındaki bağları kırarak dilde bir ikilik ve karışıklık yaratmıştır.”(38)

Sonuç olarak;

İlk on yılı hatta çeyrek yüzyılı ideolojik programıyla milleti biçimlendirerek geçiren Cumhuriyetin erken döneminde, yazıyı değiştirerek başlatılan Dil Devriminde hususen 1. Dil Kurultayında ve sonraki kurultaylarda neler olmuştur?  Devrimin öncü ve taraftarlarının, konuyu, dilin taşıdığı anlam ve önemine uygun istikamette ve iyi niyetle ele aldıkları kanaatini taşımıyorum. Mehmet Kaplan “Türk milletinin asırlardan beri kullandığı ve manasını bildiği binlerce kelimeyi, uydurma kelimelerle değiştirmeye gelince, insan bu hareketin arkasında zarurî olarak başka niyetler arıyor.” Diye kuşkulanmakta haksız değildir.(39)

Hadiselerin gelişme sırası, hızı ve şekline bakılırsa devrimlerin önceden ve son derece kararlı planlandığı söylenebilir. Gazi’nin iradesine muhalif olamayacak, fiili olarak da sonucu zaten değiştirmeyen tartışmaların, doğruyu ortak fikri arayışlarla bulma anlayışından uzak, göstermelik olduğu anlaşılmaktadır.

Tarihe kök salmış bir milletin ve medeniyetin mensubu olma şuuruyla değil ideolojik bakanlar, sadece hakikate gölge düşürmemiş ayrıca kendi sığlıklarını da ortaya koymuşlardır. Başta ikbal ve menfaat hesapları olmak üzere çeşitli saiklerle 23 Nisan şenliklerindeki zekâ düzeyini aşamayan şakşakçılıkla bir sürü tezvirat, ilmî, fikrî hassasiyetleri boş yere meşgul etmiştir. Bu babdan olmak üzere örneğin Vecihe Hatiboğlu gibi sözüm ona bilim insanlarının ‘Ölümsüz Atatürk ve Dil Devrimi’ gibi (TDK yay, Ank 1981) kitaplarını bir kenara korsak, sahasında yazılmış en önemli eserlerden biri, belki ilki D. Mehmet Doğan’ın ‘Türkçe’nin Cenaze Töreni’ adlı kitabıdır. (40)

Doğan  2020’de yayınladığı bu eserinde 1. Türk Dil Kurultayını konu ediyor. Tafsilatlı ve orijinal halleriyle yer verilen celse zabıtlarına ilaveten yazarın tespit ve düşünceleri hakikati bütün sarahatiyle beyan eder mahiyettedir. Oradan kimi iktibaslar meselenin esprisini hülasa edecektir. “Bugün Osmanlıcanın, yani 20. Yüzyıla ulaşmış olan Türkçenin zaafları yüzünden değil, gücü yüzünden saldırıya maruz kaldığını, önünün kesildiğini söyleyebiliriz.(s.6) İlk defa yapılan Türk Dil Kurultayında ilim konuşmamıştır, hakikat gözetilmemiştir, hak teslim edilmemiştir, gerçek anlamda bir dil ıslah programı ortaya konulmamıştır../.. Türkçenin 20. Yüzyılda başına gelenler, hiçbir dilin başına gelmedi. (s.7), Türkiye reddi mirasla yetinmemiş, mirasını kavga konusu yapmıştır.(s.9), Modern İran edebiyatının ilk verimlerinde Türkçe unsurlara daha sık rastlanıyormuş. Sonra ne olmuş? Onlar da ‘dil reFormu’ yapmışlar. Türkçe kelimeleri atmışlar. İki taraf da müşterek unsurları atarak birbirinden uzaklaşıyorlar. Bunun bir üst akıl müdahalesi olduğunu düşünemez miyiz?”(s.73) Bir dilin bayramı, o dilin edebiyatta, fikir alanında şaheserlerinin vücut bulmasıdır. Bu zengin ve istikrarlı bir dilde mümkündür. Türkçe 20. Yüzyılın başında bu kudrette bir dildi. (s.101)”

Harf ve Dil devrimleri ile başlayıp süren operasyonlar sosyolojik olarak değişim veya dönüşüm kavramlarıyla açıklanamaz. Çünkü her iki kavramın ifade ettiği olguda da kendiliğinden sayılabilecek bir gelişmenin hayata dahil olması vardır. Bir şekilde ihtiyaç duyulan bu renklerin kabulü sarsıcı veya sancılı olmaz. Yapılan inkılâp da değildir. Çünkü insanımızın içten kabulü veya değişimi içselleştirmesi söz konusu edilemez. İlla bu kelimelerle ifade edilecekse batılılaştırılmak zorlamasıyla değiştirilmek, dönüştürülmek kelimeleri ifade eder. Yani hayat, toplum ve dünya realitelerine ters bir uygulama yapılmak, su yokuşa akıtılmak istenmiştir. Debisi yüksek bir nehir su borusundan akıtılmak istenmiştir. O nedenle bu yapılanlara devrim demek uygundur. Bu cürümün faillerinin amacı da, niyeti de toplumun dilini, dinini, tarihini devirerek yerle yeksan etmektir. O nedenle tüm maddî, manevî dayanakları, kaynakları, damarları yıkıp, kurutmaya çalışmıştır.

Dilin her varlığın kendini ifade etmesine imkân oluşturacak katları vardır. Dilin güçlü ve zengin olması her seviyeden algı, ilgi ve bilginin kendini ifade ve gerçekleştirme yolu bulmasına bağlıdır. Bu sebeple hayatın her anını, mekânını dolduran dil, bir yandan yüksek bilinç ve duyarlıkların öbür yanda cahil, sığ, şuursuz güruhların da iletişim vasıtası olur, oluyor. Dünyanın her yerinde, tarihin her döneminde bu değişmez işleyiş hep var olagelmiştir. Hiçbir zaman ilim veya sanat dili ile pazarın, sokağın dili aynı olmaz, olmamıştır. Her ilmin, her disiplinin kendine has literatürü, kavramları, terminolojisi, usulü, özetle farklı dili ve tarzı vardır. Bulunduğunuz katlar farklıysa, aynı kelimeleri kullanıyor gözükseniz bile kullandığınız dilin katları da, kategorileri de farklı olacaktır. Hiçbir zaman, Goethe, Nietzche, Hegel veya Rilke, sıradan bir Alman için anlaşılır olmamıştır, olmayacaktır. Sıradan bir almanın Schopenhauer’ı, Kant’ı veya Schiller’i anlama derdi de olmamıştır. Onlar bütün varlığa ev olan aynı dilin dünyasında ince duyarlıkları, estetik derin bakışları sahiplenirler. Bizde de bir Fuzuli, bir Bakî, bir Nabî, Mehmet Âkif’ten, Ahmet Mithad’a, Ahmet Hamdi’ye, Necip Fazıl’a, Sezai Karakoç’a, sanatçısından siyasetçisine, havastan eşhası sokaktaki insanımız anlamayabilir. Mücerret anlamda diller, duyarlıklar örtüşmez, örtüşmeyebilir. Bu böyledir. Bunda şaşılacak bir durum olmaz. Farklı anlam katları varsa farklı anlama katları da vardır. Buna karşın dil her kata uygun bir deyiş estetik ve zenginliği ortaya koyabilir. Hatta dili zengin kılan hususiyetlerden biri de bu mahiyetidir. Arzulayan herkes yüksek hakikatlere kendine uygun ve kendine göre bir yoldan bir kapıdan giriş yapabilir. Burada hakikatin sadece görünümü, havası, kokusu değişir. Halk edebiyatı veya halk müziği kendi katlarından ve yollarından insanları hakikate götürür. Bu yolların, yürüyüşlerin hepsi güzeldir. Birine güzellememiz için diğerini çirkinleştirmeye, birini yüceltmek için diğerini aşağılamaya, aşağı çekmeye gerek yoktur, olmamalıdır, olmamalıydı. Dilin çok anlamlı, çok katmanlı yapısını tek anlama, tek katmana indirgemek dilin kolunu kanadını kırmak olur. İşte Dil Devrimi adı altında katliamı aratmayan budamalarla vahim yanlışlar yapılmıştır. Halkın anlayışı, gündelik, yüzeysel hatta çoğu zaman bayağı ilgiler esas alarak; dil, edebiyat, söz, yazı hayatı tedip edilmek istenmiştir.

Yazı dili ile konuşma dilinin birleştirilmesi veya yakınlaştırılması modernleşen Avrupa’nın uluslaşma sürecinde kendiliğinden yaşadığı veya yaşamak durumunda kaldığı bir olgudur. Sanayii ve ticaret merkezli olarak toplum ve hayat da temelden değişti. Okuryazar olmayan köylü veya köle toplumlar şehir merkezlerine Buna rağmen halkın konuştuğu dilin ölçü alındığı da söylenemez. Kelimelerin ruhuna, anlamına sirayet etmiş Anadolu irfanı, bütün art niyetleri sükûtu hayale uğratacak kudret ve ferasette sahiptir. Devrim sürecinde okullar kadar basın yayın ve diğer sanat faaliyetleri de etkili olmuştur. İster istemez başta devlet ve toplum arası ilişkiler olmak üzere hayatın her alanındaki iletişimde olabildiğince yalın, basit ve herkesin anlayacağı bir seviye gözetilmiştir. Ancak ne var ki bu dil, hiç tartışmaya bile gerek yok ki bu dil, bilim insanının, yüksek siyasetin, edebiyatın dili değildir, olmamıştır, olamaz. Bu dille bilim de edebiyat da yapılamaz. Sokaktaki insan gazeteyi okur ve anlar, radyoyu dinler ve anlar ama ne James Joyce’u okur, ne Stendhal’i anlar. Halkçılık veya sadeleştirme adına dilin bütün katlarını avamın idrak dünyasıyla ölçmek veya sınırlamak ilime, sanata, estetiğe, hakikate zulümdür. Bu dille felsefe, bilim, sanat yapılamaz, yapılamamıştır. Bu yolun denenmesinde birinci neden, ana sütümüz denli ak olan dilimizin İslâm’la, imanla, gönülle nefeslenip canlanmış olması değildir sadece. Bu yola başvuranlar yani dili yerlerde sürünecek düzeyde alçaltanlar, aslında yüksek bir kültüre, bilgi ve bilince sahip değillerdir, olamazlar da. Dile ihtiyaç duyacakları bir düşüncelerinin, estetik anlayışlarının olmayışı, kendilerini aşağılık, küçük, değersiz, sıradan görmelerine yol açmıştır. Bunlar değeri olmayan insanlardır. Cumhuriyet aydını bir değer üretememiştir. O sebeple de halk irfanına yenilmişlerdir.

Dil devrimini harf ve soyadı devrimiyle birlikte değerlendirdiğimizde yapılmak istenenin geçmiş ve gelecek bağlantılarıyla bir milletin kültürünü temelden yok etmek için yapıldığı açıktır. Ercan Köksal ne isabetli söyler: “Bir medeniyeti öğrenmenin tek yolu o medeniyetin ortak dilini öğrenmektir. Lâkin harf inkılâbı ve dil devrimiyle bizi geçmişimize bağlayan bir medeniyeti idrak etmenin tek yolu olan dilden mahrum kaldık. Bu mahrumiyet milletin kılcal damarlarına kadar sirayet etti. Neticesinde millet olarak hafızamızı kaybettik. Hafızası ve geçmişi olmayan bir toplumun sağlam bir gelecek inşa etmesi, istikbalini dosdoğru çizebilmesi de elbette mümkün değildir.” (41)

Yabancı kelimeler diyerek Arapça ve farsça etkileri Türkçeden söküp atmayı amaçlayan çabalar esasen İslâmî kültür ve yaşama biçimini hayatımızdan söküp atmayı amaçlayan kötü niyetli yaklaşımlardır. Şamanlıktan, Yunan mitolojisine kadar her türlü etkiye sadece açık değil ayrıca istekli olan bu yaklaşım, İslâm’ı yabancı görmekle esasen kendi karanlık niyet ve kimliğini deşifre etmektedir. İslâm bize yabancı değildir. İslâm bizim özümüz, benliğimiz, kimliğimizin esasıdır. Biz benliğimizi İslâm’da ve İslâm’la bulmuşuzdur. İslâm’a karşı ve ters olan bize yabancıdır. Türkçe bizim dilimizdir. Biz Türkçe ile biz oluruz, olmaktayız. Türkçe İslâm dilidir. Asıl rengini, hassasiyetini İslâm’dan alan bir gönül ve derin tasavvur dilidir.

Ancak bir cinnet haline benzeyen delilik veya deliliğe benzeyen cinnet haliyle açıklanabilecek bu şuursuz, sorumsuz husumetle tarihe ve millete bir talihsizlik yaşatılmıştır. Evvela nefes alıp verme anlamında hayatta kalma mücadelesi veren bu millet, geleceğini kurtarmak adına dişini sıkmış, susmuştur. Dili bağlanıp, lisanına çelme takılarak arkadan itilen milletimiz yere kapaklanmış, ama kalkmış ve yoluna devam etmektedir. Dili geleceğin karanlık boşluğuna itenler, kendileri için zafer sayılacak bir aydınlık inşa etmişler midir? Bu söylenemez. Büyük bir yangından, göçük altından çıkmasına, korkunç kıyım, yıkım ve katliama maruz kalmasına rağmen bu millet tekrar küllerinden doğmasını, dirilmesini bilmiş, tarihteki yerini almaya başlamıştır. Ne yapıp edip muhafaza etmeyi başardığı özüyle, duyarlı sanatçıları, düşünceli âlimleri, mütefekkirleriyle, tarihî yürüyüşüne devam etmektedir. Aldığımız yaraların dilimizde de, kafamızda, beynimizde de izleri geçmiş değildir. Ama asıl büyük ve yıkıcı sarsıntıyı da, savrulmayı da atlattık hamdolsun. Şimdi hayatı ve dünyayı asırlara kök salarak bütün bir insanlığa can ceren kutlu kaynakların ışığında yeniden yorumlama, tarihe, dünyaya, insanlığa yeniden umut olma, yeni ufuklara yönelme vaktidir.

(Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Hikmet Akademisi’nin bakış açısını yansıtmayabilir.)

Bu yazı, Karabatak dergisi, Eylül-Ekim 2022, 64. sayısında yayınlanmıştır.

______________________

1-Dr. Dana Suskind ‘Otuz Milyon Kelime, s.13, çev. Esra Eret Orhan, Barış Satılmış, 2. bas. Buzdağı yay, Ankara 2018.

2- Ercan Köksal, 100 Yıllık Dava, İlmek yay, İst, Tarihsiz. s.134

3- Zeynep Korkmaz, Türk Dilinin Tarihî Akışı İçinde Atatürk ve Dil devrimi, Ankara Üniversitesi yay, Ankara 1963.s.1.

4- Mete Tunçay, Eleştirel Tarih Yazıları, Liberte yay, 3. bas, Ankara 2012. s.197.

5- Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, çev. Yasemin Saner Gönen, 7. bas,  İletişim yay, İst. 2000,  s.257.

6- Bernart Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, çev. Metin Kıratlı, 5. Bas, TTK yay, Ankara 1993.s.411, 412.

7- Erik Jan Zürcher, age  s.271, 272.

8- Erik Jan Zürcher, age, s.273.

9- Mete Tunçay, age, s.175.

10- D. Mehmet Doğan, Türkçenin Cenaze Tören, s.65, Yazar yay. Ankara 2020.

11- Rabia Tuncil Can, Kültürel Sürgün, Bilsam yay, Malatya 2016,  s.13.

12- Zeynep Korkmaz, age, s.49.

13- Erik Jan Zürcher, age  s.275.

14- Zeynep Korkmaz, age, s.52,53.

15- Geoffrey Lewis, Trajik Başarı -Türk Dil ReFormu-, çev. Mehmet Fatih Uslu, Gelenek yay, İst 2004. s.67.

16- Kâmile İmer, Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK yay, Ankara 1974. s.86.

17- Şerafettin Turan, Sevgi Özel, 75. Yılda Türkçenin ve Dil Devriminin Öyküsü, Dil Derneği yay, Ankara 2007, s.89,90.

18- Şerafettin Turan, Sevgi Özel, age, s.92-96.

19- Andrew Mango, Atatürk, çev. Füsun Doruker, Yeni Binyıl yay, İst. 2000. s.447.

20- Zeynep Korkmaz, age,s.56.

21- Mehmet Salihoğlu, Işıklanan Ülke, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1966, s.73.

22- bkz. Kâmile İmer, age, s.87.

23- Ömer Demircan, İletişim ve Dil Devrimi, Yaylım yay, İst. 2000. s.116-119.

24- Rabia Tuncil Can, age,  s.92.

25- Şükrü Ünalan, Dil ve Kültür, 3. bas, Nobel yay, Ankara 2005, s.48.

26-Soner Çağaplay, “Otuzlarda Türk Milliyetçiliğinde Irk, Dil ve Etnisite”, Milliyetçilik, İletişim yay, İst. 2002. s.255.

27- Geoffrey Lewis, age, s.66.

28- Bernart Lewis, s.411.

29-Bu metin 11 Temmuz 2022 itibariyle, olduğu gibi Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurulu, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’nın resmî sitesinde de mevcuttur. ‘https://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/isvec-krali-ve-turkiye-isvec-iliskileri-hakkinda-konusma’

30- Kâmile İmer, age, s.89.

31- Tahsin Yücel, Dil Devrimi, Varlık yay, İst. 1968. s.164.

32- Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, 20. bas, Kubbealtı Neşriyat, İst. 2004. s. 272. Fuat Köprülü’nün “Düzme Devlet Dili Nasıl Yapıldı?” Vatan, 30 Ekim 1948.’den naklen.

33-Geoffrey Lewis, age, s.68.

34- Zeynep Korkmaz, age,.s.65.

35- Zeynep Korkmaz, age,s.71.

36-Lewis’ten, Rabia Tuncil Can, age,,  s.100.

37- Ekrem Erdem, Bizimki Türkçe Sevdası, 6. bas, TDED yay, İst. 2012. s.73-75.

38- Mehmet Salihoğlu, age,, s.74,75.

39- Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, 7. bas, Dergâh yay, İst. 1992, s.200.

40- D. Mehmet Doğan, age,

41- Ercan Köksal, 100 Yıllık Dava, İlmek yay, İst, Tarihsiz. Önsözden.

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
ALINTI YAZARLAR TÜMÜ
Ramazan KAYAN

Ramazan KAYAN

Yasince Yaşamlar

Fatma BARBAROSOĞLU

Fatma BARBAROSOĞLU

Bir İbadet Olarak Kurban Kesme

Ahmet TAŞGETİREN

Ahmet TAŞGETİREN

O İşin Matematiği Var

Fatih OKUMUŞ

Fatih OKUMUŞ

Müslüman Orucu

Necip CENGİL

Necip CENGİL

Hayata ve Bilmeye Dair

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Mustafa Yazgan’ın Ardından…

Ali BULAÇ
Ali BULAÇ

Taliban Üzerine

Vahdettin İNCE

Vahdettin İNCE

Taliban’dan Beklentim

Salih TUNA

Salih TUNA

Tehlike ve Müjde!

Taha ÖZHAN

Taha ÖZHAN

Tunus’a Darbe

Byung- CHUL HAN

Byung- CHUL HAN

Yorgunluk Virüsü…

Ramazan BEYHAN

Ramazan BEYHAN

Darbe İnsanlık Suçudur

Tanıl BORA

Tanıl BORA

Üç Terzi

Cemile BAYRAKTAR

Cemile BAYRAKTAR

Yüzyılın İşgali

Mehmet ALAGAŞ

Mehmet ALAGAŞ

Biyografi

Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!