Ümmet Mi, Ulus Mu, Yoksa Gerçek Mi?

Sevdiğim bir arkadaşım, Ahzab Suresi ( 33 /5. Ve 6.) ayetlerinden yola çıkarak:...
Ümmet Mi, Ulus Mu, Yoksa Gerçek Mi?
Emin YÜCETAŞ
Emin YÜCETAŞ
Eklenme Tarihi : 5.06.2022
Okunma Sayısı : 160

Sevdiğim bir arkadaşım, Ahzab Suresi ( 33 /5. Ve 6.) ayetlerinden yola çıkarak:

“Kur’an, İslam toplumunu inşa ederken bile, kimlik inşasında ve hukuki münasebetlerde, akrabalık(kan) bağını esas aldığını” ifade etmiş, “ benzer durumu Hz Musa ve Hz Muhammed’in, toplumları için temsilci seçimlerinde de gördüğünü ve her kabileden kendilerinden birer temsilci seçmelerini önerdiğini” ifade etmiş ve arkasından da,” Bu da bize, İslam’ın her zaman olguyu kurguya tercih ettiğini göstermektedir. O halde Ümmet mi Ulus mu yoksa gerçek mi?” diye bir soru yöneltmiş...

Bendeniz de kendisine:

Konuyu Tövbe 9/23. Ve 24. Ayetleriyle birlikte değerlendirmesini önermiştim. Çünkü tek bir ayetten yola çıkarak ya da kendi kafamıza göre (kastettiğimiz şekilde) hüküm çıkarmanın Kur’an’ın ruhu ile bağdaşmadığını,  bu yaklaşımın ilmi ve İslami olmadığını ifade etmiştim. O, tekrar bana cevaben: “O halde konuyu hikmetli(!) bir tefsir yaparak açıklamamı istemişti.

Bu yazı yukarıdaki fikir alışverişinin bir açıklamasıdır:

Olgu nedir? Kurgu nedir? Tam manası ile ne kast ettiğinizi  ancak soru’nun sahibi olarak siz bilirsiniz. Anladığım kadarıyla, bu ayetleri baz alarak olması gerekenin, “kendi ırkını, kabilesini ön planda tutmak” olduğunun vurgusunu yapmaktasınız. Oysa bu iki ayeti bir üstteki 4.ayetle birlikte ele aldığımızda olayın açıklaması şu olmalıdır:

Bu ayetler SOY KÜTÜĞÜNÜN KARIŞIKLIĞINI ortadan kaldırmak, hukuki açıdan ve mahremiyet bakımından öz evlat gibi davranmanın yanlışlığına dikkat çekmek içindir. Özellikle Peygamberimizin evlatlığı Zeyd ile ilgili olan münasebetlerinden hareketle, nesep konusuna ve dolayısıyla da miras ve benzeri hukukî müeyyideler konusuna sınır koymak için gelen ayetlerdir.

Ayetlerden çıkarılacak anlam; Kişinin, iki dinli olamayacağı gibi. Kişinin hanımına “Anam gibisin” demekle,  yani zıhar yapmakla, hanımının, onun anası olamayacağını ve kendisine haram olamayacağını misal veriyor. Hemen gelen 5. Ayette de Evlatlık alınanların “Gerçek Baba” olamayacakları vurgulanıyor.

6. ayette de Akraba olanların miras ve hukuki konularda(miras,nesep,diyet... gibi)  mü’minlerden ve muhacirlerden daha yakın haklara sahip olduklarını bildirmektedir.(Bu ayetle, Hicret’in ilk yıllarındaki Ensar ile Muhacirler arasındaki din kardeşi ile bağlı olan mirasçı olunma durumu kalkmış, Bu ancak “VASİYET” hükmüne bağlanmıştır.)

Aile fertlerinin birbirlerine, diğer Müslümanlara nispetle bağlılıklarının, hukukî yönüne işaret etmektedir.  Örneğin, Miras, nafaka, diyet gibi konular, Hukukî açıdan “Hak ve Borç Yükümlülüğü”  öncelikle akrabalar arasında olmaktadır...

Bu ayetlerden yola çıkarak önceliği iman etmede değil de yakınlıkta, akrabalıkta kabilecilikte aramak isabetsizliktir, yanlış yorum getirmektir.

Öncelik “DİNDE KARDEŞLİK” ilkesidir.

Hucurat 49/ 10. Ayetinde:

“ Mü’minler, ancak kardeştirler.” İfadesi; müminlerin,  birbirinin derdine ortak olarak; kötülük yapmalarına ve batıla meyletmelerine engel olarak; hayırda yardımlaşarak, Selamlaşarak, ziyaretleşerek, hediyeleşerek, birbirini koruyarak, Allah yolunda yürüyerek, İslam düşmanlarına karşı birlik olarak kardeş olduklarını açıklamaktadır.

Aralarındaki üstünlük, ancak takva ile ve Allah’ın emirlerine uygun yaşamakla mümkündür. Bunun dışında kan bağları ve beşeri tedbir ve usullerin hiçbiri, dinin getirdiği bu kardeşliği tesis edemez. Bundan dolayı şirkten kaçınmış olan müminler, İslam’ın amelle ilgili şartlarını tam yerine getirmeseler bile, Kur’an’ın ifadesi gereği iman yönünden kardeş olduklarını bilmeli ve Kelime-i Tevhid davasında birleşmelidirler.

Kendi soyunu, kabilesini, ırkını ön planda tutmak, ona öncelik vermek, “Hukukun kabul ettiği çerçeve dışında” ona ayrıca bir özellik kazandırmaz. Ama eğer aynı zamanda dinde de kardeşi ise o zaman liyakat, emanet, ehliyet... gibi noktalardan -gerekli şartları taşıyorsa- tercih hakkı kullanılmasına  itiraz edilmez..

Kimse soyundan, kabilesinden dolayı kınanamaz. Kınanılacak şey, “IRKÇILIK” yapmaktır. Oysa Allah, bizden daima adaletle muamele etmemizi ister. Nisa suresinin 4/58. Ayetinde:

“Allah size, mutlaka emanetleri Ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” buyurmaktadır. Aynı surenin 135. Ayetinde de;  Allah  kendi aleyhimize, ana baba ve akrabalarımızın aleyhine de olsa, Adil olmamızı ve Allah için şahitlik etmemizi emretmektedir.

İslam toplumunun inşasında kavmiyetçilik ya da akrabalık ön planda olsaydı, Hz Muhammed (sav)e ve O’na iman edenlere, akrabaları tarafından işkenceler, eziyetler edilmezdi. İnananlar yıllarca abluka altında tutulmazlardı. Boykota maruz kalmazlardı. Müslümanlar Habeşistan’a ya da Medine’ye hicrete mecbur bırakılmazlardı...

Kur’an-ı Kerim’de kişinin kendi akrabası ile ilgili ayetlerini incelediğimizde ortaya şu tablo çıkıyor:

Akrabalara iyilik etmemiz onlara maddi yardımlarda bulunmamızı Allah (c.c.) Bakara Suresinin, 83,177ve 215. Ayetlerinde detaylarıyla bizlere sunmaktadır. Akrabalık bağlarının pekiştirilmesiyle ilgili ise Nisa Suresinin 1.ayetinde açıklama getirmiştir. Bu ayetle Akrabalık bağlarının kesilmemesini emretmektedir.

Akrabalar arasında oluşacak hukuki ve toplumsal sorumluluklarına riayet edilmesini ise (Ra’d13/21) de beyan etmiştir.

Akrabaların İhtiyaçlarının giderilmesi, dünyevi yardımlaşmada akrabaya sahip çıkılmasını (Nahl11/9, İsra 17/26,  Nur24/22, Rum30/38) ayetlerinde görmekteyiz.

Ayrıca akrabalık bağlarını parçalayanların, Allah’ın rahmetinden mahrum bırakılacaklarını da Allah (c.c.), (Muhammed 47 / 22-23)de ifade etmektedir...

Bütün bu ayetler akrabalara karşı yerine getirmesi gereken hukuki sorumluluklara dikkat çekmek içindir...

Aksine , İslami bir toplumun inşasında, hiçbir zaman akraba veya aşiret, soy gibi bir kimliğin inşası ön plana çıkarılmamıştır.

Yalnızca İslam’a davette öncelik akrabaya verilmiş, kabul etmeyenlerle kan bağı dışında bir öncelik ya da tercih söz konusu olmamıştır. Öncelikte temel ilke, İman olmuştur. Tercihte kabilecilik, ırk, akrabalık bağları... yerini Allah’ın razılığına ve dostluğuna bırakmıştır.

“Ey iman edenler imana karşı küfrü (İslam’a karşı olmayı) sevip tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile (dost) edinmeyin. Sizden kim onları dost edinir ve onların velayetleri altına girerse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

“De ki: babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz bir ticaret ve hoşlandığınız evler, size Allah’tan, Resulü’nden ve O’nun yolundaki cihat’tan daha sevimli ise, artık Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola eriştirmez.”(Tevbe 9/23-24)

Mü’minler, kıyamet gününe kadar Allah’ın bu emri doğrultusunda imtihan edileceklerdir.

Dolayısıyla onlar, Allah’ı ve onun dost edindiklerini dost ve veli edinmişler, ama küfre, imansızlığa sapan, Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmayan, onun yoluna engeller koyan ve Müslümanlara karşı açık ve gizli düşmanlık yapanlar -kim olursa olsun- yakınları da olsa onları terk etmişler, Allah için sevmeyi ve Allah için buğz etmeyi esas almışlardır.

Nuh(a.s), tufanda oğlunu yitirince Allah’tan onun affını istiyor... Bunun üzerine Allah (c.c.),

“Buyuruyor ki” Ey Nuh, O senin ailenden değildir doğrusu o (nun yaptığı) iyi bir iş değildir. O halde, hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme! Doğrusu ben, sana cahillerden olmamanı öğütlerim”. der.(Hud11/46)

Ne acıdır ki İslam adına ne zaman akrabalık ön plana çıkarılmışsa Müslümanlar o zaman büyük yara almışlar...

Emevilerden başlayarak süregelen saltanat kavgaları, tarafgirliği körüklemiş; liyakat ve emanet çiğnendikçe de İslam davası ve Müslümanlar sürekli zarar görmüşlerdir...

Bilelim ki: İslam adına iş başına gelen ve fakat tarafgirlik, kavmiyetçilik, kabilecilik, saltanat ve dünyalık uğruna Emanet, Adalet, Liyakat ve Şûra ruhunu terk edenler hem İslam’a hem toplumuna zarardan öteye bir şey kazandırmamışlardır.

Yazımızın bu bölümünde Ulus (yurt, vatan) ve Ümmet kavramını açıklayarak konumuzu tamamlamaya çalışalım İnşallah.

“ULUS” kavramı, tarihi süreçte bir takım oluşumlar sonrasında ortaya çıkıyor. Şöyle ki:

Önceleri göçebe bir hayat süren kabile ve topluluklar, zamanla yerleşik hayata geçiyorlar. Yerleşik hayat, beraberinde, -engellerin ortadan kaldırılması ya da engelsiz bir yoldan- yurt edinmek çabasıyla elde ettikleri “fethettikleri) topraklarda yaşamaya başlıyorlar. Zamanla sınırlar tayin edilerek ortaya “yurt” çıkıyor. Böylece “Yurt” kavramı,  o toplumun bireylerine “ Tahsis Edilmiş Bölge” olarak karşımıza çıkıyor...

Fiziki olarak, bir kimsenin doğup yaşadığı sosyal, duygusal, ve siyasal yönden bağlı olduğu toprak parçası, bundan böyle “Vatan” olarak değerlendirilmeye başlamıştır.

Zaman içerisinde, kişinin kendi vatanında yaşaması,  bazı sorumlulukları da beraberinde getirmiştir:

Vatan toprağına sahip çıkılması, vatanını sevmesi, birlikte yaşadığı diğer insanlar ve toplumlarla toprak bütünlüğünü, bayrağını ve bağımsızlığını koruması, kader birliği yapması. Konulan yasalara birlikte uyulması. Ortak dil ve kültürün benimsenip yaşanması gibi...

O toplumu temsil eden yasaların yürürlükte olduğu yer olan Ulus kavramı, bu özellikleri içerisinde barındırır. Artık o topraklar yaşayanların aslî vatanı olmuştur.

Cahiz; ( Menakib ü  Fezail’it Türk) eserinde ;vatan sevgisinin doğuştan geldiği fikrine (Nisa4/ 166, ve Bakara 2/246) ayetlerinden yola çıkarak, “Vatan sevgisinin, can sevgisi gibi köklü bir sevgi olduğu”nu açıklamaya çalışmıştır...

Kur’an-ı Kerim, vatan kavramını, yurt kavramı olarak “DAR” anlamında, hem dünyada “yaşanılan yer”, hem ahirette “sonsuz alem” anlamında kullanmıştır. Ahirette kötü yurt cehennem, iyi yurt ise Cennet olarak ifade edilmiştir. (örnek Ra’d13/25, 29)

ALLAH, DÜNYADA YURT EDİNMEYİ, YURTLARINI KÖTÜ YÖNETENLERE KARŞI MÜCADELE EDİP, O YERLERİ ONLARDAN ALMAYI VE O YERLERE MİRASÇI OLMAYI DA İMAN EDENLERDEN İSTEMEKTE, ONLARA TAVSİYE ETMEKTEDİR...  (Ahzab 33/27)

Vatan kavramı, İslam dünyasında,  Batı’nın, ULUS-DEVLET fikrinin tesiriyle 19. Yüzyıl başlarında ortaya çıktığını görüyoruz.

Düşman saldırılarına ve isyanlara karşı toplumlar yaşadıkları topraklarını korumak adına, yaşadıkları yerler olan vatanlarını savunmayı, ön plana çıkarmıştır. Dolayısıyla kişilerin tehlikelere karşı, yaşadıkları vatanlarını korumaları ve savunmaları, orada yaşayan tüm toplum etnik kökenlerinin ortak savunma alanı olmuştur.

Zaman içerisinde 20. Yüzyıldan itibaren ulus-devlet kavramı süper güçlerin arzuları istikametinde vatan kavramını biraz daha daraltmıştır!   Öyle ki etnik kökenlerin, kendi bağımsızlıklarını kazanmaları adına ırkçılık körüklenmiş, azınlık haklarını elde etmeleri için çeşitli sebepler uydurulmuş, örgütlenme yollarının meşruiyeti gündemde tutularak, “Hakların Savunulması” (!) adına her türlü hile ve yollar meşru (!) gösterilmiştir. Onlardan,  aynı vatan içinde bölünerek bağımsız devlet oluşturmaları istenmiştir.

Dünyayı ellerinde tutan süper güçler, kendi iktidarlarını sürdürmek için, az gelişmiş ülkelerde iç isyanlarla, etnik köken sorgulamalarına fırsatlar aramış, silahlı çatışma yollarıyla terör estirerek, bağımsızlık hareketlerine (çıkarları için) destek vermişlerdir.

Böylece,  asırlarca farklı etnik kökten gelenleri;  kader birliği yapmış olan aynı toprağın çocuklarını birbirine düşman ederek,  istedikleri amaçlarına hizmetkâr taraftarlar icat etmişler...

Bugün. Ortadoğu’da var olan iç savaşlar. Kan ve gözyaşlarının sebebi iyi araştırılırsa, ortaya çıkan tablo yukarıda söylediklerimizi doğrulayacaktır...

“ÜMMET” kavramına gelince:

Vatan kavramındaki renk, dil, ırk, coğrafi bölge... gibi unsurların yerine, onların tamamını kapsayan ve  tek önceliği,  “İMAN” olarak ele alan bir İslamî kavramdır.

ÜMMET: Yurtları, Ulusları, Devletleri... “İMAN” şemsiyesi altında toplayan güç manasınadır.

Ümmet; peygamberin tebliğ ettiği dine inanan veya o dine mensup olanların meydana getirdiği topluluk anlamında bir terimdir.

Ragıp el İsfehanî, “Müfredat”  eserinde: “Aynı dine inanan, aynı zamanda yaşayan ve aynı mekanda bulunan gibi, önemli bir unsurda toplanan gruplar”..., olarak zikreder.

Kur’an’da 64 yerde geçen “Ümmet”, yukarıdaki açıklamanın dışında, hayvan ve cin topluluklarına ( Enam 6 / 38, Araf 7 / 38) ad olmuş.

Özel zümre olarak,( Ali İmran 3 / 104) ifade bulmuş.

Din, inanç, sistem, yol anlamında ,( Mü’minun 23 / 52), kullanılmış,

Zaman, müddet, devir manasında ise  ( Hud 11/8 , ve Yusuf 12 / 45) kullanılmıştır.

Mu’tedil, dengeli anlamında da ( Bakara 2 / 143, ve Ali İmran 3/110) ayetlerinde kullanılmıştır.

Ümmet kavramı, bütün bu ayetlerin açıklamaları ele alındığında,  gerek kapsamı,  gerek kastettiği hususların, yerine getirildiği ve uyulup uygulama alanına konulduğu taktirde ne kadar güç ve güzelliği bünyesinde taşıdığı  görülmüş ve görülecek olan en mükemmel sistemdir.

Batı dünyasının, sözde bağımsızlık olarak nitelediği ama aslında, küçük lokmalara ayırarak rahatça sömüreceği ulus-devlet, ırk-devlet anlayışına karşı güç kalkanıdır.

Ayrı ayrı dil, ırk, coğrafi bölge düşüncesini, din birliğiyle bütünleştirici bir şemsiyedir.

Hiç bir gruba, ırka, topluluğa farklı ve üstün tutucu yaklaşmayan bir sistemdir. Bünyesindeki her gruba, meşrebe, kabileye, azınlığa etnik yaklaşıma adalet ve liyakat mesafesini koruyarak kollayan adalet kılıcıdır.

Halkı Müslüman ülkelerin, Batı dünyasının sömürgesinden, zulüm ve adaletsizliğinden, geri kalmışlığından kurtulabilmeleri ve gerçek özgürlüklerine ulaşabilmeleri ancak Ümmet Ruhuna kavuşmakla mümkün olacaktır.

Halkı Müslüman ülkelerin her ferdinin birinci görevi, tefrikaya düşürücü her türlü yolu kapatarak, Ümmet Ruhunu bütünleştirici yapıya tuğla taşımak, ona harç olmaktır.

Bunu başarabilen toplumlar Aralarındaki ayrık otlarının yeşermesine müsaade etmeyecekleri için dünyaya yeniden nizamat vereceklerdir.

Dolayısıyla bu ruh ve bu şuur ırkçı ve etnik grupların bölünmelerinin önünü alacaktır. Böylece, İslam eksenli toplumlar sömürülmekten küçük lokmalara bölünüp yutulmaktan kurtulmuş olacaklardır.

Gerçek, “Ümmet” olmakla mümkündür...

Gerisi, etnik köken üzerine kurulacak her hareket beraberinde biraz daha parçalanmaya, küçük lokmalara bölünüp sömürgeci devletlerin köleliğine hizmet olacaktır... Müslümanların tarihi görevlerinde, üstün gelebilmeleri ve sömürülmekten kurtulmalarının yegane yolu Ümmet ruhuna sarılmak adıyla mümkün olacaktır.

EMİN YÜCETAŞ

(Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Hikmet Akademisi’nin bakış açısını yansıtmayabilir.)

 

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
YAZARLARTÜMÜ
Sabri AKIN

TEFEKKÜR

Sabri AKIN

Vahye Bütünsel Yaklaşım…

Mehmet Ali ANŞİN

Mehmet Ali ANŞİN

Ramazan Keskin

m.Cihad ULUÇ
m.Cihad ULUÇ

Gayret ve Teslimiyet

Dr. Murat AYHAN

Dr. Murat AYHAN

Narsizm Gemisi

Süleyman Arif BEYAZKAYA

Süleyman Arif BEYAZKAYA

Ön Yargılarımız da Politik

Tuba Reyyan YAŞAR

Tuba Reyyan YAŞAR

Konya

Abdulhakim YALÇIN

Abdulhakim YALÇIN

Din, Akıl ve Batı

Ramazan BEYHAN

Ramazan BEYHAN

Kurban ve Niyet

Reşat CENGİL
Reşat CENGİL

Eğitim Üzerine

ALINTI YAZARLAR TÜMÜ
Fatma BARBAROSOĞLU

Fatma BARBAROSOĞLU

Bir İbadet Olarak Kurban Kesme

Ahmet TAŞGETİREN

Ahmet TAŞGETİREN

O İşin Matematiği Var

M. Mücahid SAĞMAN

M. Mücahid SAĞMAN

Keskin Bir Elveda

Fatih OKUMUŞ

Fatih OKUMUŞ

Müslüman Orucu

Necip CENGİL

Necip CENGİL

Hayata ve Bilmeye Dair

Ümit AKTAŞ
Ümit AKTAŞ

Paylaşma ve Körlük

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Mustafa Yazgan’ın Ardından…

Ali BULAÇ
Ali BULAÇ

Taliban Üzerine

Vahdettin İNCE

Vahdettin İNCE

Taliban’dan Beklentim

Salih TUNA

Salih TUNA

Tehlike ve Müjde!

Taha ÖZHAN

Taha ÖZHAN

Tunus’a Darbe

Byung- CHUL HAN

Byung- CHUL HAN

Yorgunluk Virüsü…

Ramazan BEYHAN

Ramazan BEYHAN

Darbe İnsanlık Suçudur

Tanıl BORA

Tanıl BORA

Üç Terzi

Cemile BAYRAKTAR

Cemile BAYRAKTAR

Yüzyılın İşgali

Mehmet ALAGAŞ

Mehmet ALAGAŞ

Biyografi

Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!