AHDE VEFA-SÖZÜNDE DURMAK

İmanın insana kazandırdığı hasletlerden biri de ahde vefadır.
AHDE VEFA-SÖZÜNDE DURMAK
Hüseyin KUBAT
Hüseyin KUBAT
Eklenme Tarihi : 5.05.2024
Okunma Sayısı : 137

AHDE VEFA-SÖZÜNDE DURMAK

İmanın insana kazandırdığı hasletlerden biri de ahde vefadır.

Ahde vefa; yani sözünde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmak, özünde ve sözünde doğru olmak...
Ahid, kayıt altına alınmış sözlü veya yazılı anlaşma demektir. Dikkate alınıp uyulması gereken sözlere ve belgelere ahid denir. Akid kelimesi de aynı mânâyı taşımaktadır. “Vefâ” ve  “îfâ” ise ahdin îcâbını bütünüyle yerine getirmektir.

Yemîn, mîsâk, söz verme, ittifak, bir şeyi korumak, halden hâle onu muhafaza etmek, tavsiye etmek anlamlarında kullanılan bir terim. Ahd kelimesi İslâmî bir kavram olarak "Ahd-ü Mîsâk' şeklinde kullanılmıştır.
Ayet ve hadislerde olgun müminlerin sıfatları arasında ahde vefa zikredilmiş (Mü'minun, 8; Meâric, 32), pek çok ayet-i kerimeyle de bu hususun üzerinde durulmuştur.

Kur'an-ı Kerim'de; A-K-D,  A-H-D,  V-A-D ve M-İ-S-A-K şeklinde 230 küsur yerde kullanılmıştır. "Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir"(İsra 17/34).

"Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılar pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir." (Nahl sûresi16/91)

 

“Ey iman edenler akitlerinizi yerine getirin. (Maide:5/1)

 Burada müminlerden sözlerinde durmaları emrediliyor. Müminlerin akitlerine sadık olmalarıgerektiği vurgulanmıştır. Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık." (Maide:5/13)

Burada lanetlenen toplum yahudilerdir. Yahudiler sözlerinde durmamayı alışkanlık haline getirmişler hatta yahudi olmayanlara karşı bir sorumluluğumuz yok diyecek kadar ileri gitmişlerdir.     Bkz. Ali İmran 75.

 

 "Biz hıristiyanlarız" diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine zikredilen (verilen öğütlerin veya Kitab'ın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir."    (Maide:5/14)

 

Hıristiyanlar sözlerinde durmadikları için aralarına düşmanlık ve kin saldık diyor Cenab-ı Allah. Hıristiyanlarn yıllar boyunca birbiriyle savaşması,  Katoliklerin ve Ortodoksların birbirini tekfir edip savaşmaları bu olsa gerek. Kıyamet gününde ise hesabı daha çetin olacaktır.

     

Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever. Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır. (Ali Imran:3/76-77)

Sözünde durmayanların âhirette bir payının olmaması, Allah'ın onlarla konuşmaması, onlara bakmaması ve onları temize çikarmaması onlar için en büyük azap olacaktır. Sözün ne kadar önemli olduğu,  kişi söz verdiği zaman bunu mutlaka yerine getirmelidir. Verilen söz sorumluluktur.

 

İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekat verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı ve hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır. (Bakara2/177)

 

Müttakîlerin vasıfları arasında sözünde durmak hep zikredilmiştir. Sözünde durmak müminlerin en önemli özelliklerinden biridir. Sözünde durmamak münafıkların özelliklerinden biridir. Müminler verdiği sözü yerine getirmek zorundadır. Söz verildikten sonra onu yerine getir me zorunluluğu vardır. Velev ki söz verdiği kimse gayrı muslim olsun.  

İnkârcılar arasında bile   el-Emin: güvenilir, sözünde duran sıfatıyla anılan Hz. Peygamber s.a.v. 'in vefa ve sadakatle dolu hayatı da önümüzdeki en güzel örnektir. O yaptığı hiç bir antlaşmaya ihanet etmemiş sonuna kadar bağlı kalmıştır. Ancak karşı taraf antlaşmayı bozunca kendisi de bozmuştur. Peygamberimizin hayatında bunun örneklerini çok sık görmekteyiz. Hatta bir müslümanın zorunlu olarak verdiği sözü bile yerine getirmeyi istemiştir. Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimizle birlikte çarpışmak üzere Mekke’den yola çıkmışlardı. Mekkeli müşrikler baba-oğlu yakaladılar. Ancak savaşa katılmama sözü alarak serbest bıraktılar. Baba-oğul, İslâm ordusu Bedir Savaşı için Medine’den ayrıldığı sırada Peygamberimize yetiştiler. Allah Rasulü verdikleri sözü öğrenince, insana çok ihtiyacı olmasına rağmen onları savaştan geri çevirdi. 

Bizans Kayserinin,  ticaret için Şam’da bulunan Ebû Süfyan’a, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkındaki sorularından biri de, sözünde durup durmadığı olmuştu. Ebû Süfyan, o zamanlar peygamberimize düşman olduğu halde, O’nun hiçbir sözünden dönmediğini itiraf etmek zorunda kalmıştı. Bizim örneğimiz Allah'ın Rasulü dür. Onu her konuda örnek almak zorundayız.

Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir kusur ve kabahattir. (Saf suresi 61/2-3)-

Ahde vefa veya kısaca vefa... Sözünü çiğnememek, sadık kalmak, dürüst olmak... Bu ulvi meziyetler sevginin, dostluğun ve kardeşliğin bağrında yetişir. Kin, nefret, haset onu her zaman boğmuş, daha doğmadan öldürmüştür. Vefa ancak sevgi, iyilik ve kardeşlik ikliminde boy atıp gelişebilir. Bu yüzden sözlükler vefa kelimesine, “sevgi ve dostlukta sebat etmek” anlamını da vermişlerdi

Ebû Hüreyre (ra’) den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:::“Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edilince hiyanet eder.” (Buhârî, Îmân 24, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Edeb 69; Müslim, Îmân 107-108. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20)

Müslim’in bir rivayetinde şu ilâve vardır:  “Oruç tutsa, namaz kılsa, müslüman olduğunu söylese de” (Müslim, Îmân 109-110)

Abdullah İbni Amr İbni Âs r.a rivayet edildiğine göre Resûlullah sav şöyle buyurdu:“Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münafık olur. Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan vazgeçinceye kadar onda münafığın özelliklerinden biri var demektir. O dört huya sahip olan kimse: Kendisine bir şey emanet edilince hiyânet eder. Konuşunca yalan söyler. Bir antlaşma yapınca sözünde durmaz. Düşmanlık yapınca da aşırı gider.” (Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, Îmân 106. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20)

EN BÜYÜK AHİT: KÂLU BELÂ

Allahu Tealâ ile ruhlar arasında bir sözleşme (misak) yapılmıştır. Cenab-ı Hak, Hz. Adem (a.s)in sulbünden zürriyetlerini almış ve onlara hitaben:

"Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler. "Yahut "Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?" dememeniz için (böyle yaptık). (A'raf:7/172-173)

 

Böylece insan ruhu, Rabbiyle yaptığı bu misaktan sonra fıtrî ve tabii bir sözleşme altına girmiş, O'nun terbiye ve emanetini kabul edip emirlerini yerine getirmeyi taahhüt etmiştir. Ayrıca dünyaya gelip vücut bulduktan sonra mümin, Rabbi'ne ve O'nun Peygamberi'ne iman etmekle yeni bir sözleşme daha yapmıştır ihtiyaçlarını karşılamak da vefanın anlam dairesi içindedir.

Bu sözleşmeye Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz'in bütün emirleri ve O'nun sahabe-i kiram hazretlerinden aldığı bütün ahitler de dâhildir:

“Sana biat edenler, ancak Allah'a biat ediyorlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih,10)


İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması, ahde vefaya bağlıdır. Bu güven olmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün değildir. Allah, ahde vefası olmayan bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz. Bu itibarla insanın birinci vazifesi Allah’a verdiği söze sadık kalmasıdır. İnsan ahde vefanın, dürüstlük ve sadakatin, imanının bir gereği olduğunu bilmelidir. Her söz ve fiilinde doğruluk insanın şiarı olmalıdır. Müslüman üstlendiği her işi, aldığı her sorumluluğu Allah’tan bir emanet olarak bilir. Bu emaneti korumak, görevinin hakkını vermek için elinden gelen azamî gayreti gösterir.

Nitekim Mü’minûn Suresi 1–8. ayetlerde kurtuluşa eren mü’minlerin özellikleri sıralanırken onların “Allah’a verdikleri sözün gereği olarak ibadetlerine devam ettikleri, faydasız işlerden veboş sözlerden yüz çevirdikleri, ırzlarını; namus ve haysiyetlerini, emanetleri koruyup verdikleri sözleri yerine getirdikleri” vurgulanır.

Mearic suresinde ise mü’minlerin özellikleri şöyle sıralanır: “Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler; Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar; Namazlarını koruyanlar; İşte bunlar, cennetlerde  ağırlanırlar.” (El Mearic–32-35)

Söz namustur. Kişi namusunu korumada ne kadar titiz davranırsa, sözünü tutmak konusunda da o kadar titiz olmalıdır. Söz vermeden önce iyi düşünmeli, söz verdikten sonra yerinegetirememe endişesiyle adeta titremelidir. Şahsiyeti oturmuş insanlar, söz ve sır konusundaher zaman hassas davranmışlardır. İnsan söz vermeli ama asla sözünde yalancı çıkmamalıdır.

Bir diğer ifade ile Vefa, yapılan iyilikleri unutmamak, aynıyla veya ziyadesiyle karşılık vermek, dostun cefasına katlanmak, hataları görmezden gelmektir. Toplumu ve aileyi ayakta tutan en önemli haslet, karşılıklı gösterilen vefa duygusudur. Anne-baba, eş, çocuklar, yakın-uzak akraba, hocalarımız, arkadaşlarımız ve benzeri üzerimizde hakları olan kişiler başta olmak üzere, birlikte yaşadığımız tüm insanlara karşı da vefakâr olmalıyız. Bu aynı zamanda kulluğumuzun da bir gereğidir. Konuyla ilgili Rahman suresi 60.ayette: “İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” buyrulur. Rasulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) de “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” buyurmuştur. (Ebu Davud, Edeb,11)

 

AHDE VEFANIN HÜKMÜ VE MESULİYETİ

Kur'an-ı Kerim ahde vefanın üzerinde ısrarla durmuştur. Bir ayet-i kerimede: “Ahdi de yerine getirin. Çünkü verilen sözde elbette sorumluluk vardır.” (İsra, 34) buyrulmuştur.

Allahu Tealâ ile insan arasında kulluk ve ilâhlık mukavelesi vardır. Bu mukavelenin şartlarına riayet etmek farzdır, en önemli farzlardan biridir. “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım.” (Bakara, 40) ayeti bu sözleşmeye işaret etmektedir. Yani siz, Allah'a verdiğiniz sözü hayatınıza aksettirip O'na ibadet ve kulluk edin ki, Allah da sizi şeytanın tasallutundan koruyup muhafaza etsin.

Allahu Tealâ ile yapılan mukavelenin mesuliyeti çok büyüktür. Bu sözleşmenin önemli bir boyutunu da, ölümü göze almak teşkil eder. Cennet karşılığı kendini Allah'a satmak(Tevbe, 111) bunun örneklerinden biridir.

 

Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Allâh Teâlâ 'nın: “Ben kıyâmet günü şu üç (kısım) insanın düşmanıyım.” buyurduğunu bildirmiş, ilk olarak da “Allah adına yemin ettikten sonra sözünden cayan kişi” yi zikretmiştir. (Buhârî, Buyû, 106)

Diğer bir hadisinde, verdiği sözden dönen kimsenin, bu huyu terk edinceye kadar münâfıklıktan bir sıfat taşıdığını bildirmiştir. (Buhârî, Îmân, 24)

Başka bir hadîs-i şerifinde de böyle kimselerin kıyâmet gününde karşılaşacakları acı manzarayı şöyle tasvîr etmiştir: “Kıyâmet günü, ahdine vefâ göstermeyen kimselerin arkasında bir bayrak bulunacak ve vefâsızlığı ölçüsünde o bayrak yükseltilecektir.” (Müslim, Cihâd, 15)

İslam dini sözünde durmaya çok önem vermiştir. Sözünde durmayanların lânetlendiğini (Maide:13), kıyamete kadar kalplerine kin ve düşmanlık salındığını(Mide:14) ve nihayet onların ahirette bir nasiplerinin olmayacağı, Allah'ın onlarla konuşmayacağı ve onlar için acı bir azap olduğu(Ali İmran:77) vurgulanmıştır. Bu kadar önemli bir konuyu basite almak ve sözünde durmanın müstehap; durmamanın ise tenzihen mekruh (helale yakın bir mekruh) olduğunu söylemek en basit ifadeyle Kur'an ve Sünnet'ten nasibini almamaktır.

Bu nedenle sözünde durmanın bir müslüman için zorunlu bir ibadet (farz) olduğunu, ahde vefasızlığın ise haram olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta ahde vefanın yeminden daha önemli olduğunu da. Nitekim Ahkamul-Kur'an sahibi Ebubekir İbnu'l- Arabi şöyle söylemektedir:  "Ahitle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa kefaret gerekir. Fakat ahitte, verilen sözde bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı kefaretle ortadan kalkmaz." (Ahkamul-Kur'an:III, 1174)

Günümüz müslümanlarının bu konuya pek önem vermediklerini söyleyebiliriz. Sözleştikleri yerlere yarım saat, bazen bir kaç saat geç gitmeyi normal görmek ve bunu önemsememek sıradan bir alışkanlık olarak değerlendirilmektedir. Bunu yapan ve alışkanlık haline getiren kimseler diğerleri tarafından normal karşılanıyor ki; bu daha da vahimdir. Bu davranışın kanıksandığını göstermektedir. Müslümanların bu illetten bir an önce kurtulmaları gerekmektedir.  

AHDE VEFANIN KAPSAMI

Vefa, düşman bile olsa verdiği sözden dönmemektir. Vefalı insan, dost-düşman herkesin güven ve emniyet duyduğu kimsedir. Onun karakterinde yalancılık, döneklik ve kalleşliğin izine rastlanmaz. En zor anlarda bile ahde vefa eder.

İnsan her şeyden evvel, Rabbine karşı vefâkâr olmalıdır. Bu ise, ancak ve ancak O’nun emirlerine riâyetle gerçekleşir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)

Allah’ a karşı vefâdan sonra en ulvî ve en gerekli vefâ, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gösterilendir. Bilhassa dostlara ve din kardeşlerine vefâyı da gönle yerleştirmek gerekir. Diğer taraftan, ecdâda vefâ, dirilerimize ve ölülerimize vefâ, vatana vefâ ve toplumdaki bütün emânetlere vefâ, sağlam karakter ve şahsiyetin vasıflarındandır.


Ahde vefa, kulun Allah'a, ümmetin peygamberine, dostun dostuna, aile fertlerinin birbirine, milletin vatanına sevgi ve sadakatidir.

Vefa, mümkün olduğunca dostundan ihtiyacını gizlemek, ondan bir şey istememek, eziyetine tahammül etmek, lüzumundan fazla hürmet, tevazu ve hizmetle ona ağırlık vermemektir.
Vefa, dostunu Allah için sevmek, arkadaşı öldükten sonra onun aile efradına iyilik ve yardım etmek, her şeyine değer vermektir. Allah için birbirini seven, bu sevgiyle bir araya gelip ayrılan kişiler, kıyamet gününde Arşın gölgesinde gölgeleneceklerdir. (Riyazu's-Salihin)

Her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamber s.a.v. Efendimizden sözüne daha sadık bir kimse yoktu. Ebu Cehil, Ebu Leheb ve daha müslüman olmazdan evvelki haliyle Ebu Süfyan, O'nun doğruluğunu, iffetini, ahde vefasını biliyor ve kendilerine sorulduğu zaman bunu itiraf ediyorlardı. Aslında bütün düşmanları O'nun doğru söylediğini biliyorlardı. Fakat onların aşamadıkları nokta kendi bencillik, inat ve çıkarlarıydı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kulun Allah ile olan mîsâkına sık sık temas ederek, Seyyidü'l-İstiğfâr diye meşhûr duâsında: “– Allâhım! Ben Sen'in kulunum. Gücüm yettiği kadar ahdine ve va'dine sadâkat gösteriyorum!" (Buhârî, Deavât, 16) diye istiğfâr ederdi.

 

Hüseyin KUBAT

huseynkubat67@hotmail.com

Nisan 2024/Burhaniye

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!