Değerler Sistemi Çökerse Toplum Çöker!

Sömürgeci güçler işe, işgal ettikleri coğrafyalarda toplumların değerler sistemini harap etmekle başlarlar...
Değerler Sistemi Çökerse Toplum Çöker!
Hanifi TOSUN
Hanifi TOSUN
Eklenme Tarihi : 1.03.2021
Okunma Sayısı : 857

Değerler Sistemi Çökerse Toplum Çöker!

Sömürgeci güçler işe, işgal ettikleri coğrafyalarda toplumların değerler sistemini harap etmekle başlarlar. Çünkü bir toplumun özünü şekillendirip varlık alemine çıkaracak olan değerler sistemini bozarsanız o toplumda hayır beklemeniz beyhude bir çaba olur.

Sömürgeci unsurların 18. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılda tamamladıkları imparatorlukları tasfiye operasyonunun ilk ayağında geleneği yıkmakla yani hanedan ailelerini bertaraf etmekle başladıklarını hatırlarsak olay daha net anlaşılır. O günkü siyasal konjonktürde hanedan aileleri, toplumlarının hafızasını sembolize ediyordu.

Osmanlı Hanedanı, Habsburg Hanedanı ve Romanov Hanedanı başta olmak üzere o günkü dünyada egemen olan tüm hanedan aileleri hemen hemen aynı akıbeti yaşadılar. Romanov Hanedan üyeleri[1] gibi ya suikastlarla bertaraf edildiler ya da Osmanlı Hanedan üyeleri gibi sürgün hayatına mahkûm edilip her tür zilleti yaşar hale getirildiler.[2]

Bu aileler, öylesine, şans eseri bu sonu yaşanmadılar. Bilakis bilinçli bir tasfiye sürecinin kurbanı oldular. Bile isteye yapılan anlaşmaların neticesinde bu sonları yaşadılar. Hedeflenen ve Birinci Dünya Savaşı ile inşa edilen yeni dünya sistemi, böyle gerektiriyordu. Zira hedeflenen yeni dünya, sömürge hukukunun egemen olduğu diktatoryal yönelimler temelinde kurgulanmıştı. Haliyle asalet ve kültürel zenginlikler temelinde değil, dar kalıpların egemen kılındığı bir çerçevede şekillenecekti. Bu sebepten asalet ve kültürel zenginliğin kaynaklık ettiği geleneğin tahrip edilip yok edilmesi gerekiyordu. Yeni dünya sisteminin mimarları da öyle yaptılar, işe de toplumsal hafızayı ellerinde bulunduran hanedan ailelerini yok etmekle başladılar.

Dünya, İngilizlerin patronajında Fransa ve Rusya’nın desteğinde kaoslar ve krizler çağına doğru evrilirken Rusya, Bolşevik İhtilali ile devre dışı kaldıysa da irili ufaklı birçok Avrupa devletinin desteğini alan İngiltere-Fransa, “Eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal!” diyerekten dünyayı yeni bir paylaşım ve bölüşüm planına maruz bıraktı.

İngiliz-Fransız yapımı yeni dünya, çakalların ve porsukların adam kılığında cirit atıp hükümferma oldukları bir dünyaydı. Böyle bir dünyada tevhid, adalet ve özgürlüğün esamisi okunmadığı gibi değerler sisteminden söz etmek de mümkün değildi. Zira zulmü payidar edecek bir sistem inşa ettiler ki kurulan dünya, cehaletin koyu karanlığında, ilim ve irfanın dışlanıp kan, gözyaşı ve barutun egemen olduğu bir dünyaydı. Bunların dünyasında zulmün, tuğyanın ve talanın egemenliği söz konusuydu. Şeytani olanın serbest, rahmani olanın yasak olduğu bir dünyaydı. İşte böyle bir sistemde geleneğin de inançların da değerlerin de yeri yoktu.

Osmanlı imparatorluğu özelinde konuşacak olursak maddi ve manevi değerleri çakal, kurt ve porsuklar tarafından tarumar edilen imparatorluk, yaşanmaz bir ortama mahkûm edildi. Çetelerin cirit attığı bir arenaya dönüşen İmparatorluk bakiyesi topraklarda adalet yerini zulme bıraktı. Trakya tamamen keşmekeşe mahkûm edilirken Arapların yaşadıkları coğrafya, ayrılıkçı akımların nüfuz bölgelerine dönüştü. Kardeşlik ve dostluk, ulusçuluk belasının girdabında madde temelinde rant merkezli şekillenmeye başladı. “Kenarı Dicle’de kurt kapsa bir koyunu, adl-ı ilahide sorulur hesabı Ömer’den” anlayışı, yerini “Gemisini selameti sahile çıkaran kaptan, gününü kurtarmıştır.” anlayışına bıraktı. Herkes kendi gemisini kurtarmanın hesabı içinde hareket etmeye, hatta gemisini İngiliz-Fransız menfaatleri için tarumar etmeye başlayıp ‘benden sonrası tufan’ anlayışının hâkim olduğu bir mecranın ön açıcı gücü oldu. Gaflet, dalalet ve ihanet ile gününü kurtaranlar, akıllı olarak algılanırken sorumluluk sahipleri iş bilmez hainler olarak yaftalandılar.

Sıra son hamleye gelmişti. Her yönüyle zayıf kılınıp iç sorunlara mahkûm edilen Osmanlı İmparatorluğu, tıpkı diğer imparatorluklar gibi tasfiye sürecine girdi. Altı yüz yıl gibi uzun bir süre barış ve adalet temelinde bir yönetim anlayışını hâkim kılan Osmanlı İmparatorluğu’na da diğer İmparatorlukların üzerine çöktükleri gibi adeta bir karabasan gibi çöktüler. İngiliz aklının hamlelerini şekillendirdiği Fransa ve Rusya güçlerinin destekleyip içerdeki ihanet şebekelerinin de büyük katkı sundukları planlar devreye sokuldu. İç sorunlarla boğuşan Osmanlı İmparatorluğu, kısa sürede kan kaybetmeye başladı. Yüzyıllar içinde oluşturduğu sosyal, siyasal ve kültürel birikimi hiçe sayılarak stratejik derinlikten yoksun birtakım stratejiler devreye sokuldu. Güneyiyle, kuzeyiyle, doğu ve batısıyla teröre, çetelere mahkûm edilip gücünden, misyonundan kopartılan bir ülkeye dönüştürüldü. Birinci dünya savaşı neticesinde topraklarının büyük bir kısmı işgal edilerek Anadolu’ya hapsedildi. Hanedan ailesi sürgüne gönderilerek vizyon ve misyonu tarihin tozlu raflarına kaldırılarak tarih sahnesinden silindi.

Bir takım ihtilaflı alanlar söz konusu olsa da Osmanlı İmparatorluğu, ruhunu İslam’dan almaktaydı. Değerler sistemini de bu ruhla inşa etmişti. Kaynağını dinin oluşturduğu değerler sistemi, toplumun kişiliğinde ve kimliğinde ete kemiğe bürünmüş, insanlığın sorun ve sıkıntılarına çözüm kaynağı olmuştu. Uzun yıllar boyunca hakimiyet sahasındaki insanları, bu özün gerekleri doğrultusunda yönetmişti. Yüz yıllar boyu Allah’a, insana ve doğaya karşı sorumluluk bilinciyle hakimiyeti altındaki toplumlara sorunsuz bir yaşam sunan İmparatorlukta yaşayan herkesin tabi olduğu vazedilmiş bir hukuk vardı ve herkes hukuk dairesinde özgür iradesiyle hayatını yaşıyordu. Kimse diğer kimse üzerinde mutlak hâkim değildi. Kuralların menşei Allah ve rasulü idi. Bu menşeden kaynaklı oluşmuş bir de örf vardı.

Yükselmenin zirvede olduğu demlerde başlayan gerileme, kurucu irade ve ruhtan uzaklaşmanın hız kazandığı son iki yüz yılda İmparatorluk’ta epeyce bir yozlaşma yaşandı. Son yüz yıla gelindiğinde sadece Osmanlı İmparatorluğunda değil tüm dünyada inanç, düşünce ve yaşamda büyük bir kriz yaşanmaya başlanmıştı. Dünya, 15. yüzyıldan başlayarak Aydınlanma, Rönesans, ReForm süreçlerini tamamlayarak 19. yüzyılda kendini tamamlayan batıcı, pozitivist ve seküler temelde şekillenen ve Sömürgeci İngiliz aklının patronajını yaptığı batı medeniyetinin oluşturduğu kriz ve kaoslarla boğuşuyordu.

Peki bu çöküşün sebebi, sadece dış mihraklar ve içteki ihanet şebekeleri miydi?

Olayı bu minvalde değerlendirirsek sünnetullahı anlamamış oluruz ki yüce Allah “Kişinin önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır. Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah herhangi bir toplumun başına bir kötülük gelmesini diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onların Allah’tan başka yardımcıları da bulunmaz.”[3] buyururken inanan insanlara toplumsal değişim yasalarından belki de en önemli yasayı vazediyor.

Hz. Âdem’le beraber Şeytan da varlık sahasına çıktı ve ilk insandan son insana kadar da varlık sahasındaki yerini koruyacaktır. Bu, ilahi takdir gereği böyle olacak. Hz. Âdem, yasak ağacın meyvesinden yediğinde dönüp bu şeytan olmasaydı ben böylesi bir cürüm işlemezdim demedi. Bilakis rabbimiz nefsimize zulmettik bizi bağışla diyerek özünde olanı değiştirip yola revan oldu. Allah da onun tevbesini kabul edip eşiyle birlikte dünyada onlara bir ömür takdir etti.

Yani insanın günahının etkeni ne olursa olsun ceremesi kendisinedir. Bireysel hatalarda olduğu gibi toplumsal kaos ve krizlerde de etken ne olursa olsun sorumlu, toplumun kendisidir. Dış mihraklar ya da içteki ihanet şebekeleri veyahut arız olunan gaflet hali kısacası şeytan, görevini yapacaktır. İman etmiş, hakkın ve hakikatin aydınlığında yürümekle sorumlu olanların da kendi sorumluluklarını ifa etmeleri gerekmektedir.

Çağın gereklerini algılamada yaşanan sorunları anlamakta problem yaşayan insanlar, bertaraf olurlar. Ahlaki yozlaşmaya maruz kalıp bu yozlaşmayı içselleştirenler de toplumsal kıyameti yaşarlar. Fitneye karşı uyarıldıkları halde şeytani iğvalara teslim olan insanların dökecekleri gözyaşları timsah gözyaşları olur. Hiçbir kıymeti harbiyesi olmaz.

Şimdi imparatorlukları tarihe gömen, din temelli yapılanmaları mabetlere mahkûm eden algı ve anlayışlar serpilirken bu imparatorlukların yöneticileri ve sistemin devam ettirici unsurları üzerlerine düşeni yapmamışlarsa suç karşıt görüşte midir?

Asla!

Zira bilime, tekniğe, gelişmelere ve aydınlığa gözlerini, kulaklarını ve akıllarını kapatan insanların yaşanan süreçte suçları en az onları yaşatanlarınki kadardır.

Tarihten ibret alınmazsa yaşananlar, bir daha yaşanır. Ancak bir farkla ki Marks’ın yerinde tespitiyle “Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.”[4]

 


[1] Sürgün yolundayken yakalanıp bir gece vakti kurşuna dizildiler.

[2] Osmanlı Hanedanı’nı bu akıbete sürükleyen bir diğer sebep de belki de en önemli sebepti; sömürgeciliğe ve Allah dışı güçlere kulluğu hasreden odaklara direnebilecek ruha sahip İslam’a mensubiyetiydi.

[3] Rad: 11

[4] Karl Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, Int. Publications: London, 1994 Tespit şöyledir: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.”

(Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Hikmet Akademisi’nin bakış açısını yansıtmayabilir.)

 

YORUMLAR
M. Kamuran TÜRKER
1.3.2021 22:49

Çok güzel bir yazı olmuş. Tebrik ederim.

YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
EDİTÖRDEN
ALINTI YAZARLAR TÜMÜ
Ramazan KAYAN

Ramazan KAYAN

Yasince Yaşamlar

Fatma BARBAROSOĞLU

Fatma BARBAROSOĞLU

Bir İbadet Olarak Kurban Kesme

Ahmet TAŞGETİREN

Ahmet TAŞGETİREN

O İşin Matematiği Var

Fatih OKUMUŞ

Fatih OKUMUŞ

Müslüman Orucu

Necip CENGİL

Necip CENGİL

Hayata ve Bilmeye Dair

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Mustafa Yazgan’ın Ardından…

Ali BULAÇ
Ali BULAÇ

Taliban Üzerine

Vahdettin İNCE

Vahdettin İNCE

Taliban’dan Beklentim

Salih TUNA

Salih TUNA

Tehlike ve Müjde!

Taha ÖZHAN

Taha ÖZHAN

Tunus’a Darbe

Byung- CHUL HAN

Byung- CHUL HAN

Yorgunluk Virüsü…

Ramazan BEYHAN

Ramazan BEYHAN

Darbe İnsanlık Suçudur

Tanıl BORA

Tanıl BORA

Üç Terzi

Cemile BAYRAKTAR

Cemile BAYRAKTAR

Yüzyılın İşgali

Mehmet ALAGAŞ

Mehmet ALAGAŞ

Biyografi

Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!