Sezai Karakoç: “Ölüm Ve Çerçeveler”

Ne yaptı da bu ölçüde hemen her inanç ve ideoloji çevresinde itibar kazandı Sezai Karakoç...
Sezai Karakoç:  “Ölüm Ve Çerçeveler”
 Metin Önal MENGÜŞOĞLU
Metin Önal MENGÜŞOĞLU
Eklenme Tarihi : 17.12.2021
Okunma Sayısı : 400

Ne  yaptı  da  bu  ölçüde  hemen  her  inanç  ve  ideoloji  çevresinde  itibar  kazandı  Sezai  Karakoç. Kamu  önünde  bulunan,  siyaset  yapan,  konuşan,  yazan,  belli  bir  tanınırlık  kazanmış  bulunan her  insan  tekinin  bu  suali  kendisine  sormasını  ne  kadar  isterdim.  Bunu  üstad  da  isterdi  iyi biliyorum,  örneği  burada:  “Biz  mahcup  ve  onurlu  çocuklarız,  başımızı  kaldırıp  bir  bakmayız.  Biz koşu  bittikten  sonra  da  koşan  atlarız.”

Vefat  haberini  aynı  gün  akşam  on  sekiz  sıralarında  bir  dostum  ağlayarak  bildirdi  bana  Sezai  Karakoç  üstadın.  Ben  “keşke”  demeyi sevmem;  “elhamdülillah”  ifadesinin dilime  daha  çok  yakıştığını,  inancım  gereği  daha  münasip  olduğunu  düşünürüm.  Hiç şüphesiz  kalbimin  üzerine bu  haberden  ötürü  ağır bir  yük  bindi,  hemen durumu  en  yakın  arkadaşım  Cahit  Koytak  ile paylaştım.  O  da  haberli ve  hüzünlüydü.  Daha önceleri  yalnız  yaşayan birkaç  yakınım,  vefatlarından  epeyce  sonra fark  edilmiş  ve  büyük üzüntü  yaşatmıştı  sevenlerine.  Sezai  Karakoç  üstad  için  de  benzer  bir  endişe  her  nedense  zihnimin  bir köşesinden  beni  sürekli  rahatsız  ederdi.  Şimdi  “elhamdülillah” dememin  sebebi  onun  tabii  ecelle  ve güzel  bir  ölümle  göçüp  gitmesidir.  Vakitli mi  vakitsiz  mi  insanlar  daima  söylemişlerdir  “her ölüm  erkendir”  diye.  Zaaflarla  yüklü  beşer  tarafımız  bize,  benzer  keşke  ve  yakınmalar  söyletse  de biliyorum  ki  “insanların  bir  hesabı  vardır,  Allah’ın da  bir  hesabı  vardır  ve  Allah’ın  hesabı  hiç  şaşmamaktadır.”  Hepimiz  ölümü  tadıcıyız,  Allah  elçileri de  göçüp  gittiler  bu  geçici  âlemden  ebedi  âleme.

SEZAİ  KARAKOÇ  ÜSTADIN  TEREKESI

Allah’tan  geldik  yine  Allah’a  döneceğiz.  Müminler  ölüm  korkusu  taşımazlar,  taşımamalılar,  ancak mevcut  günahları  ve  hataları  yüzünden  ölümden sonrası  için  endişe  duyarlar,  duymalılar.  Ömrü  boyunca  daha  düşünce  hayatının  en  başında  el  ba’sü ba’del  mevt  hakikatini  Türkçeye  tercüme ederek  ona  Diriliş  adını  vermiş  bir  üstat,  bir  ağabeyin  vefatı  üzerine  onun kendi  söylemlerini  ödünç  alarak yazmanın,  konuşmanın,  onun gidişiyle  kalbimde  açılan  yaralara  iyi  geleceğini  düşündüğümden  yazının  alt  başlığına  “Ölüm  ve  Çerçeveler” dedim.

Hep  söylerim  benim neslim  ona  ağabey  diye hitap  ederdi.  Biz  yirmili,  o  ise  otuzlu  yaşlarında iken  mülaki  olmuştuk.  O bize  asla  efendilik  yapmadı.  Mağduriyeti  fark  edince beni  Fethi  Gemuhluoğlu’na burs  alabilmem  için  bizzat kendisi  referans  olarak  göndermişti.  Ayrıca  yazıhanesinde  yediği  simitler  ve  içtiği  çaylardan,  arada bir  Cennet  Muhallebicisi’nde  pilav  üstü tavuktan  da  müştereken  nasiplenmiştik.  Kursağımda  ikramları  durur,  sırf  bu  sebeple  bile  ona olan  minnet  borcumu  her  namazda  kendisine mağfiret  dileyerek  ödeyemesem  de  kendi  kalbimi yatıştırmaya  çalışıyorum.  İyice  biliyorum  ki  hiçbir insan  hikmetinden  sual  olunmaz,  hatasız,  kusursuz  değildir.  Karakoç  üstadın  cenazesinde  Mehmet Görmez  Hoca’nın  insanlardan  helallik  almak  üzere üç  kez  ardı  ardına  sorgulamasına  iyi  biliriz  diyen mahcup  ve  onurlu  genç  insanların  şehadetini  Rabbim kabul buyursun.

Hadise  henüz  epeyce  taze  ve  yakın  olmasına rağmen  hemen  her  gün  yazılı  yahut  görsel  basın  yayın  organlarında  farklı  inanç  ve  ideoloji mensuplarının  da  katıldığı  Türkiyeli  yazan-çizen insanlar  onun  hakkında  tamamı  müspet  şahitliklerde  bulunmaktadır.  Sezai  Karakoç  üstadın  geriye bıraktığı  terekesinde  maddi  değeri  bulunan  nesneler  yerine  galiba  çok  sevdiği  kelime  ile  söylenecek olursa,  fethettiği  yığınla  kalp  mevcuttur.  Bu  durum benim  kalbimi  öylesine  ferahlatıyor  ve  onun  vefatına  bilseniz  nasıl  gıpta  ile  bakıyorum;  benim  ardımdan  da  böylesi  şahitlikler  gerçekleşecek  mi  acaba diye?!...

Hemşerim  Elazizli  eşimle  Malatya’da  evlenerek İstanbul’a  yerleştiğimde  tanışıklığımız  yeni  olduğu için  ona  Sezai  Karakoç  üstattan  fazlasıyla  söz  açmışım  demek  ki,  bir  gün  uyandığında  rüyasında  üstadı  gördüğünü  söylemişti  bana.  O  tarihlerde  kimsenin  elinde  en  ufak  bir  fotoğrafı  bile  bulunmayan üstatla  yolları  hiç  çakışmamış  bulunan  eşim  kim bilir  hangi  simayı  Sezai  Karakoç  diye  adlandırmış diye  düşünmüş  ve  doğrusu  sadece  tebessüm  etmiştim.  Fakat  söz  konusu  rüyanın  ertesinde  eşimle Kadıköy  Kızıltoprak  civarlarında  birlikte  dışarıya çıkmıştık  ki,  eşim  ansızın  durdu  “İşte  Sezai  Karakoç  gidiyor!”  dedi  bana.  Sonbahar  mevsimiydi  tıpkı Mehmet  Âkif  gibi  muhtemelen  bir  dostundan  ariyet  olarak  aldığı  yağmurluk  gibi  bir  giysi  içerisinde üç  beş  adım  önümüzde  üstad  her  zaman  elinde  bulundurduğu buruşuk bir torbayı  sallayarak  gidiyordu.  Eşimin  hiç  görmediği  halde  tanıması,  anlattığı rüya  zihnimi  kurcalarken,  o  açıklıyordu,  “Her  gün bana  öyle  anlatıyordun  ki  neredeyse  resmini  bile çizebilirdim”.  Üstada  görünmeden,  kendisinin  üzerine  bir  ömür  boyu  yapışmış  bulunan  mahcubiyeti, bu  sefer  ikimiz,  eşim  ve  ben,  sanal  bir  örtü  gibi  giyinerek oradan uzaklaştık.

KARAKTER,  DERT VE  DAVA

Ne  yaptı  da  hemen  her  inanç  ve  ideoloji  çevresinde  bu  ölçüde  itibar  kazandı  Sezai  Karakoç! Kamu  önünde  bulunan,  siyaset  yapan,  konuşan, yazan,  belli  bir  tanınırlık  kazanmış  bulunan  her insan  tekinin  bu  suali  kendisine  sormasını  ne  kadar  isterdim.  Bunu  üstad  da  isterdi  iyi  biliyorum, örneği  burada:  “Biz  mahcup  ve  onurlu  çocuklarız, başımızı  kaldırıp  bir  bakmayız.  Biz  koşu  bittikten sonra  da  koşan  atlarız.”  Her  vesileyle  kendisine yapı,  mizaç,  karakter  bakımından  benzettiğim Mehmet  Âkif  hakkında  arkadaşı  Mithat  Cemal “Mehmed  Âkif,  Mehmed  Âkif  olduğunu  bilemeyecek  kadar  mahcup,  sokaklarda  kenarlardan,  köşelerden  dolanan  çocukların  kabadayılığını  taşıyan biriydi.”  der.  Hrant  Dink’in  “güvercin  tedirginliği” şeklinde  ifade  etmeye  çalıştığı  tutum  ve  durum  Sezai  Karakoç  üstatta  sırtına  taş  bağlanmış  bir  kuşun taşıyamayacağı  besbelli  bu  ağırlığı  yine  de  taşıması gerektiğine  ve  her  şart  altında  yoluna  devam  etme çabası  gibi  bir  azme  dönüşmüştü.  Omuzlarında  insanlık  medeniyeti  ve  İslâm  milletinin  bütün  dert ve  davasını  taşımaktaydı  âdeta.  Bunu  taşırken  de hiç  ama  hiç  kimseye  göstermiyor,  hiç  ama  hiçbirşeyden  korkmuyor,  hiç  ama  hiçbir  kimseden  yardım  ve  destek  de  kabul  etmiyordu.  Tevekkülü  yalnız  Allah’a idi…        

Sezai  Karakoç’un  hem  karakteri  hem  düşünceleri  üzerine  her  yoğunlaşmamda  Mehmet  Âkif de  bir  şekilde  hatırıma  gelip  kendini  hissettiriyor. Yoksul,  tabir  caizse  hesapsız  kitapsız,  kınayanın kınaması,  güçlülerin  şerrinden  korkmadan,  bazen de  aldırmadan  doğru  bildikleri  yolda  bıkmadan, usanmadan  yürümüş  olmaları  Karakoç’u  Âkif’e yaklaştırır.  Türkiyeli  muhafazakârlar,  Müslümanlar  bilirler  ki  Âkif  ile  Karakoç  arasında  Necip  Fazıl faktörü  durmaktadır.  Ve  o  da  görmezden  gelinmeyecek  oylumda  hem  yaşadığı  dönemde  ve  hem  de halen  toplum  üzerindeki  etkinliğini,  ağırlığını  ciddi  biçimde  sürdürmektedir.  Ancak  Necip  Fazıl’ın bu  iki  mütefekkir  şairden  önemli  farkı,  onun  her vesileyle  yaptığı  Türk  vurgusu  ve  de  Kur’ân  yerine dolaşımda  bulunan  zayıf  hadis  metinlerine  tutunmasıdır.  Âkif  zaten  bir  Kur’ân  şairi  idi.  Ondan  el aldığını  düşündüğüm  Sezai  Karakoç  da  derinliğine nüfuz  edecek  bir  dil,  kelam,  tefsir  birikimi  iddiası olmamasına  rağmen,  okuyan  genç  insanlara  daima  o  da  Kur’ân’ı  göstermiştir.  Hızırla  Kırk  Saat  ve Taha’nın  Kitabı  başta  olmak  üzere  öteki  eserlerini de tanık tutabiliriz:

“Her evde kutsal kitaplar asılıydı

Okuyan kimseyi göremedim

Okusa da anlayanı göremedim

Her ayet bir ülkeye bedel bir erdir

Her sure cihana bedeldir

Kur’an’sa arşın manifestosu

Reddin reddi protestosu”            

Son  iki  dizeyi  okuduğumda  1960’lı  yılların  sonuna  doğru  hemen  Seyyid  Kutub’u  hatırlamıştım. Onun  Yoldaki  İşaretler  adlı  eserinde  yanılmıyorsam  “Lailahe  İllallah’ın  Anlamı”  başlıklı  bir  makalesi  vardı.  Lise  yıllarımda  okuduğumda  yazarın  bana kelime-i  tevhidi  dile  getirirken  “la  ilahe”  diyerek neyi,  kimleri  inkâr  ettiğimi  soruyordu.  O  tarihlerde ben,  evet,  ilah  tektir  diyordum  ama  bu  ifadeden  önceki  bölüm  üzerinde  düşünmemiştim.  Sahiden  bu iman  ikrarı  ile  biz  neyi,  kimi  inkâr  etmekteydik? Cevabı  yukarıdaki  dizelerde  bir  kere  de  Sezai  Karakoç yetiştiriyordu: “Reddin reddi, protestosu”.               

GIPTA  EDILECEK,  IMRENILECEK  BIR  HAYAT                                

Cemal  Süreya  Karakoç’u  Mehmet  Âkif  ve  Necip Fazıl  ile  karşılaştırırken  şöyle  diyordu:  “Bulgucu adam.  Belki  de  ülkemizdeki  tek  bulgucu.  Çok  daha yetenekli  bir  Mehmed  Âkif’in  tinsel  görüntüsüyle, adamakıllı  dürüst  bir  Necip  Fazıl’ınkini  iç  içe  geçirin  yaklaşık  bir  Sezai  Karakoç  fotoğrafını  elde  edebilirsiniz.”  Âkif  üzerinden  yaptığı  yetenek  ölçücü münasebetsizlik  görmezden  gelindiğinde  her  iki Müslüman  şair  arasındaki  benzerlik  ve  irtibat  iyi düşünen  kimselerin  gözünden  kaçmamıştır  besbelli.                      

Herhâlde  sıhhatle  düşünen  hiç  kimse  şairlerden  bir  kelam  erbabı,  müfessir  ya  da  meal  yazarı gibi  birer  İslâm  âlimi  olmalarını  beklemeyecektir. Ancak  evvela  ortaya  koydukları  hayat  modeli  bakımından Kur’ân’ın müminlerin vasfını sayarken zikrettiği  emri  bil  maruf  ve  nehyi  anil  münker  cümlesi noktasında  hem  Âkif  hem  de  Karakoç  bana  sınıfı geçmiş görüntüsü vermektedirler.                       

Nâzım  Hikmet  bile  Mehmed  Âkif  hakkında en  azından  “Âkif  inanmış  adam”  diyerek  olumsuz bakmadığını  göstermiştir.  Bugün  Sezai  Karakoç’un vefatı  sonrasında  neredeyse  bütün  muhitlerden sağ-sol  ayrımı  yapılmaksızın  hüsnü  şehadette  bulunulması  neyin  göstergesidir?  Kanaatim  odur  ki yaradılışının  son  safhasında  ilahi  ruh  üflenerek yeryüzüne  birer  beşer,  biricik  ve  İslâm  fıtratı  üzere doğan  her  insan  teki  vicdanının  üzerini  örtmemiş, insaf  ve  adalet  duygusunu  tamamen  ortadan  kaldırmamışsa Âkif  ve  Karakoç  gibi  güzel  ahlak  modeli  insanlara  imrenecektir.  Kıskanılacak  demiyorum ama  gıpta  edilecek,  imrenilecek  birer  hayat  yaşadı her  iki  şairimiz  de.  Karakoç’un  Âkif  hakkındaki umumi değerlendirmesi  zaten  şöyle  dile  getirilmişti:  “Mehmed  Âkif  biten  dönemin  son  savaşçısıydı, bizler  de  başlayan  bir  dönemin  ilk  savaşçılarıyız.” Neyin  savaşıydı  bu,  denilecek  olursa  şunu  evvela söylemelidir  ki  Allah’ın  nebi  ve  resûllerinin  insanlık  tarihinin  başladığı  dönemden  bu  yana  yeryüzüne  ektikleri  medeniyet  tohumunu  yeşertme  savaşı diyebiliriz.  Ve  o  tohumdan  üretilerek  bütün  insanlığın  iyilik,  güzellik,  doğruluk,  adalet,  fazilet  adına bu  havuza  doldurulmuş  makul  ve  maruf  mevcudunu  sahiplenmek  anlamında  bir  medeniyet  savunmasıdır bu.                          

Bir  tek  medeniyet  vardır  Sezai  Karakoç’a  göre,  o da  bütün  insanlığın  malıdır.  İlk  tohum  resûller  tarafından  atılmış  ve  son  Allah  Resûlü’nün  çabasıyla Müslüman tarihini  yeniden  bir  dirilişe  açan  Büyük Hicret  sonrasında  Yesrib  şehrinin  Medine’ye  dönüştürülmesiyle  başlar.  Tıpkı  Âkif  gibi  Karakoç  da umumi  anlamlı  ümmet  kelimesi  yerine  sosyolojik anlamda yalnızca insanı  niteleyen  millet  kelimesini Kur’ân tanımlaması üzerinden okuyarak yeryüzünde  iki  milletin  varlığından  söz  eder.  Dahası  Müslümanların  İslâm  milliyetçiliğine  vurgu  yapar.  Sezai Karakoç  fikirlerini  olgunlaştırdığı  altmışlı  yılların sonu  ve  yetmişli  yılların  başında  nasıl  bir  gelenekçi muhit  arasındaydı?  Bir  kesim,  Müslümanların  Türkiyeli  yazarlar  dışındakileri  okumasını  zararlı  bulmaktaydı.  Geniş  bir  kesim,  sıradan  Müslümanların Kur’ân’ı  doğrudan  okumalarını  tehlikeli  buluyor  ve bağlı  bulundukları  hocaları  dinlemelerini,  onların yorumlarından  dışarıya  çıkmalarının  neredeyse bir tür sapma olacağını söylüyorlardı.                          

Sezai  Karakoç’un  neden  böyle  bir  camianın  içerisinde  görünür  olmamayı  seçtiğini  anlamak  bakımından  dönemin  entelektüel  ve  estetik  seviyesine bakmak da fikir  verecektir.  Gazeteleri,  mecmuaları, yayımladıkları  kitapların  kapağı,  tashihine  kadar ne  yazık  düşük  bir  düzey,  ilkel  bir  görüntü  vardı. Sezai  Karakoç  bu  anlamda  da  eğer  yapamıyorsanız ilk  mektep  çocuklarının  resimleri  gibi  kapaklar  ve tutarsız  bir  üslupsuzlukla  eserler  ortaya  koymak yerine,  Diriliş  Yayınları’nın  suretine  ve  muhtevasına  bakarak  kendinize  bir  çeki  düzen  verebilirsiniz  iması  yapmaktaydı.  Kitap  kapakları  tek  tip,  tek renk,  ama  eserlerin  gerek  şiir  gerekse  nesir  bütünü dönemin  hem  dili,  üslubu  hem  de  muhtevası  bakımından fersah fersah ilerisinde idi.

TÜRKIYE’DEKI  ISLÂMLAŞMAYA YÜKSEK  SOLUKLU  BIR  KATKI            

Açık  söylemek  gerekirse  onun  polis  marifetiyle toplatılarak  mahkemeye çıkmasına sebebiyet veren eseri  İslâm’ın  Dirilişi’nde  bize  öğrettiği  bakış  açısı 1970’li  yıllardan  21.  yüzyılın  başına  dair  bir  öngörüye  işaret  etmekteydi:  “Müslüman  şuurlaş  şuurlaş öyle  şuurlaş  ki  dıştan  gelen  bir  yıkış  planının  daha ilk  maddesi  açıklanmadan  sen  son  maddesini  söyleyeceksin.”  Büyük  Ortadoğu  Projesi  yahut  15  Temmuz  2016  darbe  teşebbüsü  hatırlandığında  onun bu uyarısının değeri daha net anlaşılacaktır.    

Ne  isabetli  tespitleri  vardı:  “İslâm  ülkeleri  ‘Batı Romantizmi’  döneminden  çıkmak  üzere,  yeni  bir döneme  ‘Batı  Kritiği’  dönemine  girmek  üzeredir.” Elbette  bütün  Müslüman  coğrafyaya  belki  yayamayız  bu  iddiayı.  Ama  bence  Mehmet Âkif,  Necip  Fazıl tecrübesiyle  bir  mesafe  almış  bulunan  en  azından Türkiye’deki  İslâmlaşma  hareketine  yüksek  soluklu  bir  katkı  yapan  Sezai  Karakoç’un  bizzat  kendi varlığı  bile  bu  iddianın  belgesi,  kanıtı  mahiyetindedir.  “Hayatı  yaşayanlar  dünyaya  tapanlar  değil, dünyayı  ayaklar  altında  çiğneyenlerdir”  diyordu ya!   

“Müslümanlar  Kur’an’dan  uzaklaştı  uzaklaşalı gün  yüzü  görmediler”  diyen  de  Sezai  Karakoç’tur. Hiç  şüphesiz  büyük  bir  şiir  olan  Monna  Roza’ya takılıp  kalarak,  onu  yalnızca  şairler  safında  bir  makama  oturtarak,  büyük  düşüncesini  gölgede  bırakmak  insafla  bağdaşmaz.  Devam  edelim  alıntılara: “İslâm  has  ismiyle  de  cins  ismiyle  de  kitap  medeniyetidir.  Kur’ân  şifadır.  Kur’ân’dır  diriltici  olan/Yol gösteren  yol  açan/Kaybolan  vakti  uyandıran/Korkulacak  olandan  korkutan/Umut  veren,  muştu  taşıyan/Karanlık  olana  ışık  saçan/Işıtan  aydınlatan/ Baş ve önder Kur’ân’dır.”      

“Ham  yobaz  kaba  softa”  ifadesi  bir  Necip  Fazıl benzetmesiydi  sıklıkla  tekrarladığı.  Böylesi  bir  muhit  içerisindeydi  onların  çırpınışları,  uyandırma çabaları  silik,  sinik,  ödlek,  kenara  köşeye  kaçan  büyük  kalabalıkları.  Fikir  hayatı,  yayın  hayatı,  ahlaki düzeyi,  sanat  ve  estetik  anlayışı  son  derece  düşük, kuru  hamaset  ve  sönük  bir  tevekkül  ve  kadercilik itikadıyla  yetinen,  avunan,  oyalanan  bir  toplumda açmıştı  o  Diriliş  bayrağını.  Cismiyle  değil,  resmiyle  bile  değil  ve  hatta  bizzat  özel  ismiyle  de  değil, eseriyle  çağırdığı  topluma  önderlik  edebilmek maksadıyla  bu  yönlerini  gizledi,  açık  etmedi,  kendisine  değil,  uzakları  işaret  eden  parmağına  da değil  parmağının  gösterdiğine  dikkat  istedi.  Ama biliyor  ve  söylüyordu:  “Toplum,  alıştığından  kolay kolay  ayrılmak  istemez!  Her  değişiklikten,  isterse o  değişiklik  bir  kurtuluş  olsun,  kaçar!  Değişmede çekilecek  çileyi  göze  alamayıştır  bu…  kabile  mutluluğunu insanlığın büyük mutluluğuna tercih…”            

Son  iki  asırda  bütün  Müslüman  muhitlerde  yeniden  İslâmlaşma  çabası  içerisine  girmiş, Karakoç’un ifadesiyle  “Batı  kritiği”  de  yapmaya  başlamış  her  Müslüman  düşünürün  müracaat  ederek hatırlattığı  Ra’d  Suresi  11’nci  ayet-i  kerimesinin  bir tür  açıklamasıdır  yukarıda  aktarılan  değişim  adına yazdıkları.         

ESERININ  BÜTÜNÜNE  BAKMALI                     

Sezai  Karakoç  hakkında  konuşurken  onun  da neticede  bir  beşer  olduğunu  hiç  unutmadan  salt sahici  bir  değerlendirme  yapabilmek  için  eserinin bütününe  bakmalı  ve  bütünden  kopartılarak  ayıklanmış  söylemlerden  sakınmalıdır.  Aslında  her mütefekkir  için  böyle  davranılmalı,  beşer  cinsini ne  ululamalı  ne  de  yerin  dibine  batırıcı  aşırı  yok saymaya  tabi  tutmalıdır.  Mesela  ben  üstadın  mistik  ve  mitolojik  kimi  tarihi  ve  folklorik  verilerden hareketle  yazdıklarını  okurken  aceleci  davranarak bu  unsurların  kendisinde  birer  inanç  ilkesi  oluşturduğunu  söylemekten  Allah’a  sığınırım.  Masal, efsane,  mistik  öyküler  her  toplumun  kültürel  hayatında  mevcuttur.  Onları  yerli  yerinde  kullandığınız zaman değer  bile  ifade  edebilirler.  Burada  sakıncalı olan,  bu  ve  benzeri  unsurları  iman  ilkesi  hâlinde takdim  etmektir.  Ayrıca  daha  önce  de  yazıldığı gibi  bir  İslâm  araştırmacısı  ve  âlimi  olmayan  Sezai Karakoç’u,  mesela  bazı  mevzu  hadisleri  okuyarak kaleme  aldığı  eserler  üzerinden  kınamak  ne  ölçüde  doğru  olacaktır.  Zira  bahsi  geçen  mevzuat,  sahih olanlardan  çok  daha  meşhur  ve  yaygınsa  eğer.  Üstad  yaşarken  ona  yaklaşarak  bu  hususta  bir  uyarı yapılmış  ama  kendisi  inatçı  ve  ısrarlı  mı  davranmıştır  ki  söz  konusu  bu  müracaatlarından  ötürü kınansın?  “Galat-ı  meşhur  lügat-ı  fasihten  evladır” ne yazık ki evet, böyledir.                       

Hangi  toplumun  üyesidir  Sezai  Karakoç?  Bu toplumun  geleneksel  itikadi  kültürü  Kur’ân’dan  ziyade  hadis  metinleri  üzerine  bina  edilmiştir.  Tarih boyunca  İslâmî  öğrenim  adına  en  meşhur  mahfillerde  Kur’ân  ihmale  uğramış  ama  hadis  okunmuş, okutulmuş,  Kur’ân’dan  ise  sıradan  insanlar  olabildiğince  uzak  tutulmuştur.  Hızırla  Kırk  Saat  eseri ve  söyleminden  hareketle,  bu  eserde  mevcut  menkıbeler  üzerinden  onun  sanki  hiç  Kur’ân’a  bakmadığını  söylemek  insafla  bağdaşmaz.  İşte  aynı  kitabın söyleminden bazı parçalar:

“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz

 Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz

Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı

Günlere geldim bunu bana öğretmediniz

Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı

Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim

Bunu bana söylemediniz…

Kardeşim İbrahim bana mermer putları

Nasıl devireceğimi öğretmişti

Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım…”      

İnsanlar  Müslüman  bir  şairden  başka  neyi  bekliyorlar  bilmiyorum,  ihtilal  yapmasını  filan  mı? Vaktiyle  Umran’da  “Sezai  Karakoç  ve  Putlar  Fuarına  Sergi  Olan  Çağımız”  diye  bir  yazı  yazmıştım. “Putlar  fuarı”  ifadesinin  geçtiği  üstada  ait  “Ağaçlar ve  Mezartaşları”  adlı  metinden  kısa  bir  alıntıyı  tekrarlayalım:  “Ölülerin  başına  dikilen  mezartaşları gibidir  putlar.  Onlara  benzerler,  onlar  gibi  bir  ölüye işaret  ederler.  İleride  birer  ‘ölüm  heykeli’ne  benzetilen  putlar  belki  somut  maddelerden  mamuldür. Ne  var  ki  insanı  içeriden  kemiren  zihinsel  putlar  da vardır;  onlar  bazen  bizzat  kişinin  kendisi  bile  olabilmektedir.  Yahut  Allah’tan  gayrı  “Efendi”  yerine koyduğu,  kendisine  bağlanılması  lazım  geldiğini savunduğu,  kendisi  gibi  bir  insan  evladı  da  olabilir.  Tek  tür  “Bağlanma”  eyleminin  yalnız  Allah’a  yapılması  iman,  bunun  dışındaki  her  tür  bağlılık  ise putperestliktir.”                   

“ŞEHZADEBAŞINDA GÜN  DOĞMADAN”                       

Ölüm  ve  Çerçeveler  üstadın  bir  eserine  isim  olmuştu.  Onun  özellikle  de  şiirlerine  yansımış  bulunan  köşe,  kavis,  çerçeve  gibi  sınırlayıcı  kavramlar acaba  kendisi  üzerinden  yapılacak  olan  muhtemel yanlış  değerlendirmelere  ima  yoluyla  bir  dokunuş mu  idi  diye  düşünmeden  edemiyor  insan.  Memlekette  yaşayan  Müslüman,  gayrimüslim her  kesimin Sezai  Karakoç’un  vefatı  sonrasındaki  hüsnü  şehadetleri,  onun  evvela  ahlakına  dair  bir  imrenişin  ardından  da  düşünce  ve  sanat  hayatına  taşıdığı  kalite önündeki  saygı  duruşunun  bir  ifadesidir.  Bütün bunların  yanında  öyle  bir  tevafuk  var  ki  hepimizi şaşırtmıştır.  “Şehzadebaşında  Gün  Doğmadan”  şiirinin  dizeleri:  “Yerleşecek  yer  aramak/Camiin  avlusunda/Soğuk  bir  taşa  oturmak/Gün  doğmadan Şehzadebaşında.”  Rabbim  sanki  ona  bir  nasip  ayırmış  arzusu  istikametinde,  şimdi  sahiden  yerleşti  o makama..                        

Bu  dizelerden  çok  önceleri  şöyle  yazmıştı,  daha ilk gençlik yıllarında “Kara Yılan”  adlı şiirde:

“Ben güneyli çocuk arkadaşım güneyli çocuk

Günahlarım kadar ömrüm vardır

Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum

Saçlarımı acının elinde unutuyorum

Parmaklarımdan süt içmeye çağırıyorum seni

Ben güneyli çocuk arkadaşım güneyli çocuk”                       

Sözün  sonunda  varsa  taksiratını  bağışlamasını,  Rabbimin  sevgili  üstadımıza  sonsuz  rahmeti  ve merhametiyle  muamele  etmesini  diliyorum.  Ona olan  muhabbetin  yeni  nesiller  tarafından  daha  da derin  köklere  ulaşacak  eserlere  dönüşmeyi  sağlasın diye ümit ediyorum…

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Hikmet Akademisi’nin bakış açısını yansıtmayabilir.

Bu Yazı Umran  Dergisi sayı:328 /sh-4-7  |   Aralık  2021  | Alıntılanmıştır…

Yazının Aslı için http://www.umrandergisi.com.tr/u/umran/pdf/328-1638799236.pdf

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
ALINTI YAZARLAR TÜMÜ
Ahmet TAŞGETİREN

Ahmet TAŞGETİREN

O İşin Matematiği Var

Fatih OKUMUŞ

Fatih OKUMUŞ

Müslüman Orucu

Necip CENGİL

Necip CENGİL

Hayata ve Bilmeye Dair

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Mustafa Yazgan’ın Ardından…

Ali BULAÇ
Ali BULAÇ

Taliban Üzerine

Vahdettin İNCE

Vahdettin İNCE

Taliban’dan Beklentim

Salih TUNA

Salih TUNA

Tehlike ve Müjde!

Taha ÖZHAN

Taha ÖZHAN

Tunus’a Darbe

Byung- CHUL HAN

Byung- CHUL HAN

Yorgunluk Virüsü…

Ramazan BEYHAN

Ramazan BEYHAN

Darbe İnsanlık Suçudur

Tanıl BORA

Tanıl BORA

Üç Terzi

Cemile BAYRAKTAR

Cemile BAYRAKTAR

Yüzyılın İşgali

Mehmet ALAGAŞ

Mehmet ALAGAŞ

Biyografi

Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!