Münih Güvenlik Konferansı’nda, 1945 sonrası dünya düzeninin öldüğü çoğu lider tarafından ilan edildi ve bunun arkasındaki tablo, “Yıkım Altında” (Under Destruction) başlıklı 2026 Güvenlik Raporu’nda ortaya kondu. Daha spesifik olarak, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “On yıllardır süregelen dünya düzeni artık mevcut değil,” dedi ve bir “büyük güç siyaseti” döneminde olduğumuzu belirtti. Bu yeni dönemde özgürlüğün “artık bir veri olmadığını” açıkça ifade etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Merz’in değerlendirmesini yineledi ve Avrupa’nın önceki dünya düzenine bağlı eski güvenlik yapılarının var olmadığını, Avrupa’nın savaşa hazırlanması gerektiğini söyledi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise “eski dünya” geride kaldığı için “yeni bir jeopolitik çağda” olduğumuzu belirtti.
Benim ifademle; kuralların rafa kalktığı, “güçlü olanın haklı sayıldığı” ve devlerin çarpıştığı o büyük kaos dönemindeyiz: Büyük Döngü’nün 6. Aşaması. Bu aşamanın mekanikleri, Değişen Dünya Düzeniyle Başa Çıkma İlkelerikitabımın “Dış Düzen ve Düzensizliğin Büyük Döngüsü” başlıklı 6. bölümünde en ince ayrıntısına kadar işleniyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki mevcut gidişatın o bölümdeki klasik döngüyle nasıl örtüştüğünü görmeniz için daha önce 5. bölümden geniş kesitler paylaşmıştım; şimdi ise 6. bölümün tamamını incelemenize sunuyorum. 1945 sonrası inşa edilen dünya düzeninin artık yerle bir olduğu ve yepyeni bir şafağa uyandığımız konusundaki bu küresel mutabakat göz önüne alındığında, bu satırlara vakit ayırmanızın tam zamanı olduğunu düşünüyorum.
Bunun temel sebebi şudur: Her yönetim sistemi; 1) üzerinde uzlaşılmış etkili yasalara ve yasa yapma yetisine, 2) yasayı uygulatacak güce (örneğin polis), 3) uyuşmazlıkları çözecek bir yargı mekanizmasına (örneğin hakimler) ve 4) işlenen suça denk düşen, tavizsiz uygulanan net yaptırımlara (örneğin para veya hapis cezası) ihtiyaç duyar. Oysa küresel arenada bu mekanizmalar ya hiç yoktur ya da devletler arası ilişkilere yön vermekte, devletlerin kendi içindeki kadar hüküm sahibi değildir.
Dış düzeni kurala dayalı bir yapıya kavuşturmak için (Milletler Cemiyeti veya Birleşmiş Milletler gibi) çeşitli girişimlerde bulunulmuş olsa da, bu çabalar genel itibarıyla hüsranla sonuçlanmıştır. Bunun sebebi basittir: Bu örgütler, hiçbir zaman en güçlü devletlerin sahip olduğu servet ve kudretin üzerine çıkamamıştır. Tekil devletler, devletler topluluğundan daha büyük bir güce sahip olduğunda; sözü topluluk değil, o güçlü devletler söyler. Örneğin; eğer ABD, Çin veya başka bir güç, Birleşmiş Milletler’den daha dişliyse, olayların gidişatını Birleşmiş Milletler değil; ABD, Çin veya o diğer ülkeler tayin eder. Çünkü nihai kertede güç hükmeder; eşitler arasındaki servet ve iktidar kavgası ise nadiren savaşsız son bulur.
Güçlü devletlerin arası açıldığında, avukatlarını toplayıp davalarını hakimlere arz etmezler. Bunun yerine birbirlerini tehdit ederler; ya bir anlaşmaya varırlar ya da kozlarını paylaşırlar. Uluslararası düzen, uluslararası hukuktan ziyade orman kanunlarına göre nefes alır.
Ülkeler arasındaki hesaplaşmalar beş ana cephede gerçekleşir: ticaret/ekonomi savaşları, teknoloji savaşları, sermaye savaşları, jeopolitik savaşlar ve askeri savaşlar. Gelin, bu cepheleri kısaca tanımlayarak başlayalım:
Uluslararası arenadaki çoğu kapışma bu kategorilerden birine veya birkaçına girer (örneğin siber savaş, tüm bu cephelerin vazgeçilmez bir parçasıdır). Bu kavgaların özü; servet, iktidar ve onlara ruh veren ideolojilerdir.
Bu savaş türlerinin çoğu doğrudan mermi ve ölüm içermese de, aslında her biri birer iktidar kavgasıdır. Çoğu durumda ilk dört savaş türü, rakip uluslar arasında zamanla hırçın birer rekabete dönüşür ve sonunda askeri bir çatışmanın fitilini ateşler. Namlular patlasa da patlamasa da, bu mücadelelerin tamamı bir tarafın diğeri üzerindeki tahakküm kurma çabasıdır. Meselenin hayatiyetine ve tarafların sıkletine göre bu savaşlar ya belirli bir sınırda tutulur ya da topyekûn bir yıkıma dönüşür. Ancak bir kez askeri savaşın pimi çekildiğinde, diğer dört boyut da mümkün olan en vahşi şekilde silah haline getirilir.
Geçtiğimiz bölümlerde de ele aldığımız gibi; iç ve dış döngüleri besleyen tüm unsurlar, genellikle el ele vererek ya hep birlikte iyileşir ya da hep birlikte dibe çökerler. İşler sarpa sardığında, çekişecek meselelerin sayısı da artar; bu da kavgaya olan meyli körükler. Bu insan doğasının ta kendisidir ve iyi zamanlarla kötü zamanlar arasında sarkaç gibi gidip gelen o “Büyük Döngü”nün yegane sebebidir.
Topyekûn savaşlar; genellikle “varoluşsal” meseleler —yani bir ülkenin bekası için o kadar hayati olan konular ki, insanlar uğruna ölmeyi ve öldürmeyi göze alırlar— masaya geldiğinde ve barışçıl yollar tükendiğinde patlak verir. Bu süreçten doğan savaşlar, hangi tarafın kendi dediğini yaptıracağını ve sonraki tüm meselelerde kimin mutlak hakimolduğunu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ilan eder. İşte kimin kuralları koyacağına dair bu “kanla yazılmış berraklık”, yeni bir uluslararası düzenin temel taşı haline gelir.
Aşağıdaki grafik, 1500’lere kadar uzanan süreçte Avrupa’daki iç ve dış barış ile çatışma döngülerini, neden oldukları can kayıpları üzerinden gözler önüne seriyor. Grafikte de göreceğiniz üzere; her biri ortalama 150 yıl süren, çatışmanın zirve yapıp ardından durulduğu üç devasa döngü yaşandı. Büyük iç savaşlar ve devletler arası harpler kısa sürse de, bunlar aslında o noktaya kadar biriken, on yıllara yayılan köklü husumetlerin kanlı birer doruk noktasıdır.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, kendi içlerinde o “klasik döngü”nün dinamikleriyle tetiklenmiş olsalar da, aslında birbirlerine kopmaz halatlarla bağlıdırlar.
Grafiğin de fısıldadığı gibi; her döngü, aslında dehşet verici ve kanlı savaşların (Otuz Yıl Savaşları, Napolyon Savaşları ve iki Dünya Savaşı gibi) tohumlarını kendi bağrında taşıyan, nispeten uzun bir barış ve refah döneminden (Rönesans, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi gibi) oluşur. Hem yükseliş dönemleri (refahın parladığı yıllar) hem de çöküş dönemleri (buhran ve savaş yılları) tüm dünyayı sarsar. Ancak lider güçler palazlanırken her ülke bu zenginlikten pay alamaz; çünkü birinin kazancı, genellikle bir diğerinin kaybı üzerinden yükselir. Örneğin, Çin’in 1840’lardan 1949’a kadar süren ve “Utanç Yüzyılı” olarak hafızalara kazınan çöküşü, Batılı güçlerin ve Japonya’nın Çin’i bir kaynak olarak sömürmesiyle gerçekleşmiştir.
Okumaya devam ederken, savaş hakkında sarsılmaz bir kesinlikle söylenebilecek şu iki gerçeği asla aklınızdan çıkarmayın:
1) İşler asla planlandığı gibi gitmez ve 2) Sonuçlar her zaman hayal edilenin çok daha ötesinde bir felaket olur.
İşte tam da bu yüzden, bundan sonra gelecek olan ilkelerin çoğu, “sıcak savaştan” kaçınmanın yollarını arar. Yine de; ister haklı gerekçelerle ister hırslar uğruna olsun, silahlar bir şekilde patlar. Şunu net olarak ifade etmeliyim: Savaşların çoğunun trajik olduğuna ve anlamsız sebeplerle yürütüldüğüne inansam da; bazı savaşlar, savaşmamanın bedeli (örneğin özgürlüğün elden gitmesi) katlanılamaz olacağı için savaşılmaya değerdir.
DIŞ DÜZENDEKİ DEĞİŞİMLERİ ŞEKİLLENDİREN ZAMANSIZ VE EVRENSEL KUVVETLER
ikinci Bölüm’de de izah ettiğim gibi; kişisel çıkarlar ve hayatta kalma güdüsünden sonra bireyleri, aileleri, şirketleri ve devletleri harekete geçiren temel motivasyon, servet ve güç arayışıdır. Servet; askeri güç inşa edebilme, ticarete hükmetme ve diğer uluslara nüfuz etme kabiliyeti bakımından “güç” ile eş anlamlı olduğu için, ekonomik refah ile askeri kudret el ele yürür. Silah (askeri güç) almak için de para gerekir, tereyağı (yurttaşların sosyal refah ihtiyaçları) almak için de… Bir ülke bu ikisinden birini yeterli düzeyde sağlayamadığında, hem içerideki muhaliflerin hem de dışarıdaki düşmanların hedefi haline gelir.
Gerek Çin hanedanlıkları gerekse Avrupa imparatorlukları üzerine yaptığım çalışmalardan edindiğim en önemli ders şudur: Rakibinden daha fazla harcayabilme kapasitesine sahip olmak, bir ülkenin elindeki en ölümcül kozdur.Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği’ni Soğuk Savaş’ta tam olarak bu şekilde alt etmiştir. Doğru yerlere yeterince para harcarsanız, silahların patladığı bir savaşa girmek zorunda kalmazsınız. Uzun vadeli başarı; “silah” ve “tereyağı” dengesini, çöküşü getirecek aşırılıklara kaçmadan sürdürebilmeye bağlıdır. Başka bir deyişle; bir ülke, halkına hem yüksek bir yaşam standardı sunacak hem de onları dış düşmanlardan koruyacak finansal güce sahip olmalıdır. Gerçekten başarılı olan ülkeler bunu 200 ila 300 yıl boyunca sürdürebilmiştir. Ancak bunu sonsuza dek başarabilen henüz çıkmamıştır.
Çatışma; yerleşik güç zayıflamaya başladığında, yükselen bir güç ona yetiştiğinde —veya her ikisi birden gerçekleştiğinde— filizlenir. Askeri bir savaşın en yüksek risk taşıdığı an; her iki tarafın da 1) aşağı yukarı denk askeri güce ve 2) uzlaşılması imkansız, varoluşsal farklılıklara sahip olduğu andır. Bu satırların yazıldığı an itibarıyla, piminin çekilmesi en muhtemel çatışma, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasında Tayvan üzerinden yaşanabilecek olandır.
Karşı karşıya gelen ülkelerin önündeki o kaçınılmaz tercih —ya savaşmak ya da geri adım atmak— yapılması en zor seçimdir. Her iki yolun da bedeli ağırdır: Savaşmak; can kaybı ve ekonomik yıkım demektir; geri adım atmak ise güçsüzlük emaresi sayıldığı için prestij kaybına ve dolayısıyla desteğin erimesine yol açar. Birbirini yok edebilecek güce sahip iki rakip yapı karşı karşıya geldiğinde, her iki tarafın da diğeri tarafından telafisi imkansız bir zarara uğratılmayacağına veya yok edilmeyeceğine dair sarsılmaz bir güven duyması gerekir. Ancak, bu “tutuklu ikilemi”(prisoner’s dilemma) durumunu ustalıkla yönetebilmek, tarihte eşine az rastlanan bir başarıdır.
Uluslararası ilişkilerde, en güçlülerin kendi kendilerine koydukları kısıtlamalar dışında hiçbir kural yoktur; ancak bazı yaklaşımlar, diğerlerine göre çok daha iyi sonuçlar doğurur. Özellikle, “kazan-kazan” senaryosuna kapı açan yollar, her iki tarafın da hüsrana uğradığı “kaybet-kaybet” senaryolarından katbekat evladır. İşte bu noktada o hayati ilke devreye girer: Daha fazla “kazan-kazan” sonucu elde etmek için; hem kendiniz hem de karşı taraf için en kritik olan meseleleri derinlemesine analiz ederek müzakere etmeli ve bu değerler arasında nasıl stratejik takaslar yapacağınızı çok iyi bilmelisiniz.
Hem serveti hem de gücü akıllıca artırıp adilce paylaştıran “kazan-kazan” ortaklıkları kurabilmek; bir tarafın diğerini boyunduruk altına aldığı savaşlardan çok daha kazançlı ve çok daha az sancılıdır. Bunu başarmanın anahtarı, meselelere rakibinizin gözüyle bakabilmek ve kendi “kırmızı çizgilerinizi” —yani asla taviz vermeyeceğiniz noktaları— onlara net bir şekilde iletebilmektir. Gerçek zafer; en hayati önceliklerinizi feda etmeden, sizin için en değerli olanları elde etmektir. Dolayısıyla; bedeli, sağladığı faydadan kat kat fazla olan kanlı ve maliyetli savaşlar tek kelimeyle “aptallıktır.” Ancak, birazdan açıklayacağım nedenlerden ötürü, bu “aptalca” savaşlar tarihin her döneminde yaşanmaya devam eder.
“Aptalca” savaşların içine sürüklenmek ne yazık ki sanıldığından çok daha kolaydır. Bunun dört temel sebebi vardır: a) Tutuklu ikilemi, b) “Göze göz, dişe diş” (kısasa kısas) tırmanma süreci, c) Gerileyen gücün geri adım atmayı bir intihar gibi görmesi ve d) Hızlı karar verilmesi gereken anlardaki o kaçınılmaz iletişim kazaları. Rakip büyük güçler kendilerini tipik bir “tutuklu ikilemi” içinde bulurlar; öteki tarafın kendilerini yok etmeye kalkışmayacağına dair sarsılmaz güvencelere ihtiyaç duyarlar, aksi takdirde “o beni öldürmeden ben onu öldüreyim” mantığı devreye girer. Kısasa kısas tırmanmalar ise ölümcül birer tuzaktır; çünkü her hamle, ya bir üst perdeye geçmeyi ya da rakibin son hamlede kazandıklarına boyun eğmeyi gerektirir. Bu tıpkı bir “korkak tavuk” oyunu (game of chicken) gibidir; sınırları çok fazla zorladığınızda kaçınılmaz bir kafa kafaya çarpışma gerçekleşir.
Kitleleri galeyana getiren asılsız ve aşırı duygusal söylemler, “aptalca” savaşların fitilini ateşleyen en büyük tehlikelerdir. Bu yüzden liderlerin; durumu ve süreci nasıl yönettiklerini halka açıklarken dürüst, sağduyulu ve soğukkanlı olmaları hayati önem taşır (bu durum, halkın iradesinin belirleyici olduğu demokrasilerde vazgeçilmezdir). Bir liderin kendi halkına karşı yalanlara ve duygusal manipülasyonlara başvurması yeterince kötüyken; medyanın dizginlerini tamamen ele geçirmesi durumu çok daha vahim ve karanlık bir boyuta taşır.
Genel hatlarıyla bakıldığında, “kazan-kazan” ortaklıklarından “kaybet-kaybet” çatışmalarına savrulma eğilimi, döngüsel bir ritimle gerçekleşir. İnsanlar ve imparatorluklar; işlerin yolunda gittiği “bahar” dönemlerinde iş birliğine daha yatkındır, işler sarpa sardığında ise kavgaya meyillidirler. Mevcut büyük güç, yükselen bir güç karşısında kan kaybetmeye başladığında; doğası gereği statükoyu ve eski kuralları dişine tırnağına takarak korumak ister. Yükselen güç ise kuralları, sahadaki değişen gerçeklere ve kendi yeni ağırlığına uygun şekilde yeniden yazma arzusundadır.
“Aşkta ve savaşta her şey mübahtır” sözünün aşk kısmından pek emin olmasam da, savaş kısmının kesinlikle doğru olduğunu biliyorum. Örneklendirmek gerekirse; Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda İngilizler geleneksel saflar halinde dizilip savaşmayı beklerken, Amerikalı devrimciler ağaçların arkasına gizlenip onları avlamaya başladığında, İngilizler bunun “haksızlık” olduğunu savunup şikayet etmişlerdi. Devrimciler ise İngilizlerin budala olduğunu, bağımsızlık ve özgürlük davasının savaşın kurallarını değiştirmek için yeterli bir gerekçe olduğunu düşünerek zafer kazandılar. İşte gerçek tam olarak budur: Kurallar, onları değiştirecek kadar güçlü ve kararlı olanlar tarafından yeniden yazılır.
Tüm bunlar beni o sarsılmaz son ilkeye götürüyor: Güç sahibi olun, güce saygı duyun ve gücü bilgece kullanın. Güç sahibi olmak hayatidir; çünkü her zaman ve her koşulda güç; anlaşmalara, kurallara ve yasalara üstün gelir. Bıçak kemiğe dayandığında, kuralları kendi lehine yorumlayacak ya da o kuralları tamamen yerle bir edecek kudrete sahip olanlar, istediğini alan tarafta olacaktır. Güce saygı duymak elzemdir; çünkü kaybedileceği aşikar olan bir savaşa girmek zekice değildir. Makul olan, mümkün olan en iyi uzlaşmayı koparmaktır (Tabii eğer amacınız stratejik bir mantıktan ziyade, aptalca bir ego tatmini uğruna “şehit” olmak değilse). Gücü bilgece kullanmak ise hepsinden kritiktir. Gücü bilgece kullanmak, başkalarına istediğinizi zorla yaptırmak —yani zorbalık etmek— demek değildir. Aksine cömertliğin ve güvenin, “kazan-kazan” ilişkileri yaratmak için ne denli devasa birer kuvvet olduğunu kavramaktır. Bu ortaklıklar, her iki tarafın da enkaz altında kaldığı “kaybet-kaybet” senaryolarından katbekat daha ödüllendiricidir. Başka bir deyişle; çoğu zaman “sert güç” (hard power) kullanmak en iyi yol değildir; “yumuşak gücün” (soft power) inceliğini tercih etmek sizi çok daha ileriye taşır.
Gücü bilgece kullanma sanatında; ne zaman el sıkışılacağına, ne zaman kılıç çekileceğine karar vermek kritik bir eşiktir. Bu kararı verebilmek için bir taraf, kendi gücünün zaman içindeki serüvenini öngörmek zorundadır. Bir anlaşmayı müzakere etmek, mevcut bir sözleşmeyi dayatmak ya da bir savaşa tutuşmak için en doğru an, gücünüzün doruk noktasında olduğu andır. Bu da şu anlama gelir: Eğer göreceli gücünüz kan kaybediyorsa, erken kapışmak sizin lehinizdir; yok eğer gücünüz tırmanıştaysa, meydan okumayı ertelemek en akıllıca stratejidir.
Eğer her iki tarafın da tükendiği bir “kaybet-kaybet” ilişkisine hapsolduysanız, oradan öyle ya da böyle çıkmak zorundasınızdır; mümkünse yolları ayırarak, değilse savaşarak. Gücü bilgece yönetmenin yolu, genellikle onu sergilememekten geçer; çünkü gücünüzü her gösterdiğinizde başkaları bunu bir tehdit olarak algılar ve kendi karşı-güçlerini inşa etmeye başlar. Bu da her iki tarafı da felakete sürükleyen bir “karşılıklı tırmanma” döngüsünü tetikler. Güç, en iyi haliyle, ancak bir kavga anında kınından çıkarılacak “gizli bir bıçak” gibi taşınmalıdır. Yine de bazı anlar vardır ki; gücü açıkça göstermek ve onu kullanmakla tehdit etmek, müzakere masasında elinizi güçlendirmek ve büyük bir kavgayı daha başlamadan bitirmek için en etkili yoldur. Rakibiniz için neyin hayati, neyin ikincil olduğunu —özellikle de ne uğruna savaşı göze alıp ne uğruna almayacaklarını— bilmek, her iki tarafın da “adil bir çözüm” olarak göreceği o hassas denge noktasına ulaşmanızı sağlar.
Her ne kadar güç sahibi olmak genel olarak arzu edilen bir durum olsa da, aslında ihtiyaç duyulmayan güce sahip olmamak da bir o kadar değerlidir. Çünkü gücü muhafaza etmek; en başta zamanınız ve paranız olmak üzere, hayati kaynaklarınızı durmaksızın tüketir. Üstelik her güç, beraberinde ağır bir sorumluluk yükü getirir. Güç basamaklarının en tepesindekilere kıyasla, daha az güce sahip insanların ne kadar çok daha mutlu olabildiklerini görmek beni her zaman derinden etkilemiştir.
ÖRNEK OLAY: İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI
Dış düzen ve düzensizlik döngüsünü şekillendiren, pek çok vakadan süzülerek elde edilmiş dinamikleri ve ilkeleri artık inceledik. Şimdi ise barıştan savaşa geçişin o ikonik dinamiğine dair tarihteki en taze örneği sunan İkinci Dünya Savaşıvakasına kısaca göz atmak istiyorum. Her ne kadar bu tek bir örnek olsa da; üç büyük döngünün —yani para ve kredi döngüsü, iç düzen/düzensizlik döngüsü ve dış düzen/düzensizlik döngüsünün— nasıl bir araya gelip birbirini tetikleyerek katastrofik bir savaşın koşullarını hazırladığını ve yeni bir dünya düzeninin temellerini nasıl attığını açıkça göstermektedir. Bu döneme ait hikayeler başlı başına ilgi çekici olsa da; asıl önemleri, bugün neler olup bittiğini ve önümüzde nelerin uzandığını anlamamıza yardımcı olacak dersler barındırmalarından gelir. En önemlisi; Amerika Birleşik Devletleri ve Çin, şu an akla gelebilecek her şekilde askeri bir savaşa evrilebilecek bir ekonomi savaşının içindeler. Dolayısıyla, 1930’lar ile günümüz arasında yapılacak kıyaslamalar, gelecekte bizi nelerin beklediğine dair paha biçilmez içgörüler sunarken, korkunç bir savaştan nasıl kaçınılabileceğine dair de yol göstermektedir.
Savaşa Giden Yol
1930’ların o karanlık tablosunu zihninizde canlandırabilmek adına; savaşın Avrupa’da resmen patlak verdiği 1939 yılına ve Pearl Harbor baskınının yaşandığı 1941’e giden yoldaki jeopolitik dönüm noktalarını tek tek ele alacağım. Ardından, savaş yıllarını hızla geçip 1945’te ABD’nin gücünün doruğuna ulaştığı o anla birlikte, yeni dünya düzeninin nasıl filizlendiğine bakacağız.
1929’daki Büyük Çöküş’ü takip eden küresel buhran, neredeyse tüm ülkelerde servet paylaşımı üzerine devasa iç çatışmalar doğurdu. Bu kaos ortamı, ülkeleri daha popülist, otokratik, milliyetçi ve militarist liderlere ve politikalara sığınmaya itti. Bu savrulmalar, ülkelerin içinde bulundukları koşullara ve demokratik ya da otokratik geleneklerinin köklülüğüne bağlı olarak, farklı dozlarda sağa veya sola doğru gerçekleşti. Almanya, Japonya, İtalya ve İspanya’da ekonominin yerle bir olması ve demokratik geleneklerin zayıflığı, aşırı iç çatışmalara ve sağ kanat popülist/otokratik liderlerin (faşistlerin) yükselişine zemin hazırladı. Tıpkı farklı zaman dilimlerinde, yine ağır şartlardan geçen ve demokrasi tecrübesi bulunmayan Sovyetler Birliği ile Çin’in sol kanat popülist/otokratik liderlere (komünistlere) yönelmesi gibi… Öte yandan ABD ve İngiltere, çok daha köklü bir demokrasi geleneğine ve nispeten daha az sarsıcı ekonomik koşullara sahip oldukları için, eskisine göre daha popülist ve otoriter bir çizgiye kaysalar da diğer ulusların yanına bile yaklaşmadılar.
Almanya ve Japonya
Almanya, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından üzerine yıkılan devasa savaş tazminatlarının altında ezilmiş olsa da, 1929 yılına gelindiğinde Young Planı sayesinde bu boyunduruktan kurtulmaya başlıyordu; zira bu plan hem borç yükünü hafifletiyor hem de yabancı askerlerin 1930’a kadar Almanya’dan çekilmesini öngörüyordu. Ancak küresel buhran Almanya’yı tam kalbinden vurdu; işsizlik yüzde 25’lere tırmandı, iflaslar birbirini izledi ve yoksulluk her yanı sardı. Bu gibi durumlarda hep olduğu gibi, sol popülistler (komünistler) ile sağ popülistler (faşistler) arasında amansız bir iktidar kavgası baş gösterdi. Sağ kanadın en etkili figürü olan Adolf Hitler, halkın iliklerine kadar hissettiği “milli aşağılanma” duygusunu ustalıkla işleyerek milliyetçi bir öfkeye dönüştürdü; Versailles Antlaşması’nı ve bu antlaşmayı dayatan ülkeleri baş düşman ilan etti. 25 maddelik milliyetçi bir program hazırlayarak kitleleri bu hedef etrafında topladı. Ülke içindeki çatışmaların son bulması ve düzenin yeniden tesisi arzusuyla, komünizmden korkan sanayicilerin de desteğini alan Hitler, Ocak 1933’te şansölye olarak atandı. Sadece iki ay sonra, Nazi Partisi parlamentoda (Reichstag) en çok koltuğu ve desteği kazanan güç haline geldi.
Hitler, savaş tazminatlarını ödemeyi reddedip Milletler Cemiyeti’nden ayrılarak 1934 yılında Almanya’nın dizginlerini tamamen eline aldı. Şansölyelik ve cumhurbaşkanlığı makamlarını kendinde birleştirerek ülkenin “mutlak lideri” (Führer) konumuna yükseldi. Demokrasilerde, liderlere olağanüstü yetkiler tanıyan yasal açıklar her zaman mevcuttur; Hitler bu açıkların tamamını birer silaha dönüştürdü. Weimar Anayasası’nın 48. Maddesi’ni devreye sokarak temel hak ve hürriyetleri askıya aldı, komünist muhalefeti ezdi ve parlamentoyu (Reichstag) devre dışı bırakan “Yetki Kanunu”nu(Enabling Act) zorla kabul ettirdi. Artık yasalar ne parlamentonun ne de cumhurbaşkanının onayına ihtiyaç duyuyordu. Muhalif her sese karşı acımasızdı: Basın ve yayın kuruluşlarını ya susturdu ya da kendi emrine bağladı; gizli polis teşkilatı Gestapo’yu kurarak direnci kökünden kazıdı. Yahudileri vatandaşlık haklarından mahrum bıraktı, Protestan Kilisesi’nin mal varlığına el koydu ve kendine karşı duran din adamlarını zindanlara attı. “Ari Irk”ın üstünlüğünü ilan ederek, Ari olmayanların devlet kademelerinde görev almasını tamamen yasakladı.
Hitler, Almanya’nın ekonomisini ayağa kaldırırken de aynı otokratik/faşist yaklaşımı devasa mali ve parasal teşvik programlarıyla harmanladı. Devlet işletmelerini özelleştirdi ve kurumsal yatırımları teşvik ederek “Ari Almanların” yaşam standartlarını agresif bir biçimde yükseltmek için kolları sıvadı. Örneğin; otomobili her kesim için ulaşılabilir kılmak amacıyla Volkswagen’i kurdurdu ve meşhur Otobanı (Autobahn) inşa ettirdi. Katlanarak artan kamu harcamalarını finanse etmek için bankaları devlet tahvilleri almaya zorladı. Oluşan borçlar, şirket karlarından ve Merkez Bankası’nın (Reichsbank) borcu para basarak fonlamasıyla (monetizasyon) ödendi. Bu mali politikalar, genel hatlarıyla Hitler’in hedeflerine ulaşmasında oldukça işe yaradı. Bu durum; eğer borçlanılan para üretkenliği artıran ve borç servisini karşılayacak nakit akışını sağlayan yatırımlara dönüştürülürse, kendi para biriminden borçlanmanın ve bütçe açıklarını artırmanın ne denli verimli olabileceğine dair çarpıcı bir örnektir. Borç servisi yüzde yüz karşılanamasa bile, bir ülkenin ekonomik hedeflerine ulaşması açısından bu yöntem oldukça maliyet-etkin olabilir.
Bu politikaların ekonomik yansımalarına gelince; Hitler 1933’te iktidara geldiğinde işsizlik oranı %25 gibi korkunç bir seviyedeydi. 1938’e gelindiğinde ise bu oran sıfıra inmişti. Hitler’in dümene geçmesini takip eden beş yıl içinde kişi başına düşen gelir %22 artarken, 1934 ile 1938 yılları arasında reel büyüme yılda ortalama %8’in üzerine çıktı. Aşağıdaki grafiklerde de göreceğiniz üzere; Alman hisse senetleri, 1933 ile sıcak savaşın patlak verdiği 1938 yılları arasında, istikrarlı bir yükseliş trendiyle yaklaşık %70 oranında değer kazandı.
1935 yılına gelindiğinde Hitler, askeri yığınağa hız vererek “Ari Almanlar” için zorunlu askerlik sistemini başlattı. Almanya’nın askeri harcamaları, dünyadaki diğer tüm ülkelerden çok daha hızlı bir ivmeyle tırmanıyordu; zira Alman ekonomisinin çarklarını döndürebilmek için artık çok daha fazla kaynağa ihtiyacı vardı ve bu kaynakları ele geçirmek için askeri gücünü kullanmaya kararlıydı.
Tıpkı Almanya gibi, Japonya da ekonomik buhranın sillesini yedi ve buna tepki olarak otoriter bir rotaya saptı. Japonya buhran karşısında özellikle savunmasızdı; zira yeterli doğal kaynaklara sahip olmayan bir ada ülkesi olarak, temel ihtiyaçlarını ithal edebilmek için ihracat gelirlerine muhtaçtı. 1929 ile 1931 yılları arasında ihracatı yarı yarıya düşen Japonya, ekonomik bir yıkıma sürüklendi. 1931’de ülke tam anlamıyla iflas etti; altın rezervlerini tüketmek, altın standardını terk etmek ve para birimini dalgalanmaya bırakmak zorunda kaldı. Değer kaybeden yen, Japonya’nın satın alma gücünü yerle bir etti. Bu feci koşullar ve derinleşen servet uçurumu, sağ ve sol kutuplar arasında bir kavgayı tetikledi. 1932’ye gelindiğinde; düzenin ve ekonomik istikrarın zorla tesis edileceği umuduyla, sağ kanat milliyetçiliği ve militarizminde devasa bir tırmanış yaşandı. Japonya; ihtiyaç duyduğu doğal kaynakları (petrol, demir, kömür, kauçuk) ve insan gücünü (köle işçiliği) diğer ülkelerden zorla çekip almak için yola çıktı; 1931’de Mançurya’yı işgal ederek Çin ve Asya içlerine yayılmaya başladı. Tıpkı Almanya örneğinde olduğu gibi, Japonya’nın kaynak elde etmek için seçtiği bu askeri saldırganlık yolunun, geleneksel ticaret yöntemlerine güvenmekten daha “maliyet-etkin” olduğu savunulabilir bir hale gelmişti. 1934’te Japonya’nın bazı bölgelerinde yaşanan şiddetli kıtlık, siyasi çalkantıyı daha da körükledi; sağcı, militarist, milliyetçi ve yayılmacı hareketi kemikleştirdi.
Takip eden yıllarda Japonya’nın tepeden inmacı, faşist “komuta ekonomisi” daha da güçlendi; hem Doğu Asya ve Kuzey Çin’deki mevcut üslerini korumak hem de diğer ülkelere yönelik askeri harekatlarını desteklemek amacıyla devasa bir askeri-endüstriyel kompleks inşa etti. Tıpkı Almanya’da olduğu gibi, çoğu Japon şirketi kağıt üzerinde özel mülkiyette kalsa da, neyi ne kadar üretecekleri tamamen hükümetin mutlak kontrolü altındaydı.
Faşizmi anlamak için, bir ülkenin yönetim biçimini belirlerken yapmak zorunda olduğu şu üç büyük seçimi göz önüne alın:
Bu kategorilerin her birinden “gücü” önceleyen tercihleri seçin. İşte faşizm; otokratik, kapitalist ve kolektivisttir.
Faşistler; hükümetin özel şirketlerin üretimini yönlendirdiği, bireysel arzuların ulusal başarının gölgesinde kaldığı yukarıdan aşağıya otokratik liderliğin, ülkeyi ve halkı daha zengin, daha güçlü kılmanın en iyi yolu olduğuna inanırlar.
ABD ve Müttefikler
ABD’de, 1929 sonrası borç krizleri Amerikan bankaları için tam bir yıkıma dönüştü; bu da dünya genelindeki kredi musluklarının kısılmasına ve uluslararası borçluların ağır yara almasına neden oldu. Eş zamanlı olarak, büyük buhranın yarattığı talep yetersizliği, ABD’nin ithalatında ve diğer ülkelerin ABD’ye yaptığı satışlarda tam bir çöküşe yol açtı. Gelirler eridikçe talep düştü; talep düştükçe yeni kredi krizleri baş gösterdi ve ekonomi, kendi kendini besleyen bir negatif sarmala hapsoldu. ABD, bu duruma istihdamı koruma refleksiyle “korumacı” bir set çekerek yanıt verdi: 1930’da yürürlüğe giren Smoot-Hawley Gümrük Tarifesi Yasası ile gümrük vergilerini tırmandırdı; bu hamle, zaten zor durumda olan diğer ülkelerin ekonomik koşullarını daha da derin bir karanlığa itti.
* Ekonomik darboğaz dönemlerinde yerli işletmeleri ve istihdamı kalkan altına almak için gümrük vergilerini artırmak yaygın bir reflekstir; ancak bu durum, üretimin en verimli yapılabileceği yerlerde gerçekleşmesini engelleyerek küresel verimliliği baltalar. Nihayetinde gümrük savaşları, vergileri koyan ülkelerin ihracat kaybı yaşamasına neden olur ve küresel ekonomik zayıflığı derinleştirir. Öte yandan bu vergiler, koruma şemsiyesi altına alınan kurumlar için can suyu olurken, bu kararları alan liderlerin hanesine de güçlü bir siyasi destek olarak yazılır.
Sovyetler Birliği; 1917–22 arasındaki yıkıcı devrim ve iç savaşın, Almanya karşısında kaybedilen toprağın, Polonya ile girilen maliyetli savaşın ve 1921 kıtlığının açtığı derin yaraları henüz saramamıştı; üstelik 1930’lar boyunca siyasi tasfiyelerin ve ekonomik darboğazın pençesinde kıvranıyordu. Benzer şekilde Çin de iç savaş, yoksulluk ve 1928–30 arasındaki büyük kıtlıkla boğuşmaktaydı. Dolayısıyla, 1930’da işler iyice sarpa sarıp gümrük savaşları başladığında, bu ülkelerdeki zaten “kötü” olan koşullar artık “umutsuz” birer varoluş mücadelesine dönüştü.
İşleri daha da kötüleştiren ise 1930’larda hem ABD’de hem de Sovyetler Birliği’nde yaşanan şiddetli kuraklıklardı. Doğanın yıkıcı darbeleri (kuraklıklar, seller veya salgın hastalıklar), diğer olumsuz koşullarla birleştiğinde genellikle büyük ekonomik buhranlara ve nihayetinde devasa çatışmalara zemin hazırlar. Sovyetler Birliği’nde bu doğa olayları, hükümetin aşırılıkçı politikalarıyla birleşince milyonlarca insan hayatını kaybetti. Aynı dönemde, ülke içindeki siyasi hesaplaşmalar ve Nazi Almanyası korkusu, “ajanlık” ile suçlanan yüz binlerce insanın yargısız infaz edildiği büyük tasfiyelere (Büyük Terör) yol açtı.
* Deflasyonist depresyonlar, aslında borçluların ellerinde borçlarını ödeyecek yeterli miktarda para bulunmamasından kaynaklanan birer “nakit kıtlığı” krizidir. Bu süreç; kaçınılmaz olarak para basımına, borçların yeniden yapılandırılmasına ve para arzını artırırken kredi değerini düşüren devasa kamu harcama programlarına yol açar. Buradaki tek soru; hükümet yetkililerinin bu adımı atmak için ne kadar süre “ayak direyeceği” veya ne kadar bekleyeceğidir.
ABD örneğinde, 1929 Ekimindeki çöküşten Başkan Franklin D. Roosevelt’in Mart 1933’teki müdahalesine kadar üç buçuk yıl geçti. Roosevelt, göreve geldiği ilk 100 gün içinde; finansmanı vergilerdeki devasa artışlar ve bütçe açıklarıyla sağlanan (ki bu borcu Federal Rezerv para basarak karşılamıştı) bir dizi muazzam kamu harcama programını hayata geçirdi. İstihdam programları, işsizlik sigortası, sosyal güvenlik destekleri ile işçi ve sendika dostu düzenlemeleri devreye soktu. 1935’te halk arasında “Zengini Ye Vergisi” (Soak the Rich Tax) olarak bilinen vergi yasasından sonra, bireyler için en yüksek gelir vergisi oranı %75’e fırladı (oysa 1930’da bu oran %25 kadar düşüktü). 1941’e gelindiğinde bu oran %81’e ulaşmış; 1930’da %12 olan kurumlar vergisi ise %31’e tırmanmıştı. Roosevelt bunların yanına daha pek çok vergi ekledi. Tüm bu vergilere ve ekonomideki canlanmanın vergi gelirlerini artırmasına rağmen, kamu harcamaları o kadar büyüktü ki bütçe açığı GSYH’nin %1’inden %4’üne yükseldi. Ancak sonuç çarpıcıydı: 1933’ten 1936 sonuna kadar borsa %200’den fazla getiri sağladı ve ekonomi, yıllık ortalama %9 gibi baş döndürücü bir reel hızla büyüdü.
1936 yılına gelindiğinde Federal Rezerv (Fed), enflasyonla mücadele etmek ve “aşırı ısınan” ekonomiyi dizginlemek amacıyla para ve kredi musluklarını sıktı. Ancak bu hamle, zaten kırılgan olan ABD ekonomisinin yeniden resesyona sürüklenmesine; diğer büyük ekonomilerin de onunla birlikte kan kaybetmesine yol açtı. Bu durum, hem ülkelerin kendi içindeki hem de aralarındaki gerilimi daha da tırmandırarak bardağı taşıran son damlalardan biri oldu.
Avrupa’nın geri kalanında ise, sol popülistler (komünistler) ile sağ popülistler (faşistler) arasındaki ideolojik fay hattı İspanya’da kırıldı ve bu durum vahşi bir iç savaşa dönüştü. Sağ kanadın lideri Franco, Hitler’in de desteğini arkasına alarak İspanya’daki sol muhalefeti sistematik bir tasfiyeyle saf dışı bırakmayı başardı.
*Şiddetli ekonomik buhranların ve devasa servet uçurumlarının yaşandığı dönemlerde, genellikle “devrimsel büyüklükte” servet transferleri gerçekleşir. Bu süreç barışçıl yollarla yürütüldüğünde; zenginlere yönelik ağır vergi artışları ve borçluların yükünü hafifleten (ancak alacaklıların hakkını eriten) büyük para arzı artışları yoluyla başarılır. Şiddet yoluyla yapıldığında ise varlıklara zorla el konulmasıyla (müsadere) sonuçlanır. ABD ve İngiltere’de servet ve siyasi güç yeniden dağıtılırken kapitalizm ve demokrasi ayakta kalmayı başarmıştır; ancak Almanya, Japonya, İtalya ve İspanya’da bu sistemler yerle bir olmuştur.
*Sıcak savaş patlak vermeden önce, genellikle bir ekonomik savaş sahadaki yerini alır. Tarihsel bir şablon olarak; topyekûn savaş ilan edilmeden yaklaşık on yıl önce ekonomik, teknolojik, jeopolitik ve sermaye savaşları baş gösterir. Bu süreçte rakip güçler birbirlerine gözdağı verir ve birbirlerinin gücünün sınırlarını test ederler. 1939 ve 1941 yılları Avrupa ve Pasifik’teki savaşların “resmi” başlangıçları olarak bilinse de; çatışmalar aslında bundan yaklaşık on yıl önce filizlenmişti. Ülkelerin kendi içindeki ekonomik kökenli kavgalara ve bunların doğurduğu siyasi eksen kaymalarına ek olarak; tüm bu uluslar, küçülen ekonomik pastadan daha büyük bir pay kapma yarışı içine girdikçe dış dünyayla olan ekonomik sürtüşmeleri de tırmandı. Uluslararası ilişkilerde hukukun değil, gücün sözü geçtiği için; Almanya ve Japonya daha yayılmacı bir tutum takınarak kaynak ve nüfuz rekabetinde İngiltere, ABD ve Fransa’nın sınırlarını zorlamaya başladılar.
Sıcak savaşın yıkımını anlatmaya geçmeden önce, ekonomik ve sermaye araçlarının birer silaha dönüştürüldüğü o sinsi süreçte başvurulan yaygın taktikleri biraz açmak istiyorum
Onlar eskiden de öyleydiler ve hâlâ da öyleler
Düşman ya da rakip bir gücün, hayati derecede ihtiyaç duyduğu yurt dışı varlıklarını kullanmasını veya satmasını engellemek. Bu önlemler; belirli grupları hedef alan “nokta atışı” dondurmalardan (örneğin; ABD’nin İran Devrim Muhafızları’na uyguladığı yaptırımlar veya II. Dünya Savaşı’nın başlarında Japonya’ya karşı başlattığı varlık dondurma hamlesi gibi), tek taraflı borç reddi veya varlıklara doğrudan el konulması gibi çok daha sert önlemlere kadar uzanabilir (örneğin; son dönemde bazı üst düzey ABD’li politika yapıcıların Çin’e olan borçları ödememeyi tartışması gibi).
Bir ülkenin, kendisine veya bir başka ülkeye ait sermaye piyasalarına girişini bariyerlerle kapatmak. (Örneğin; 1887’de Almanya’nın, Rusya’nın askeri yığınağını sekteye uğratmak amacıyla Rus menkul kıymetlerinin ve borç kağıtlarının satın alınmasını yasaklaması veya bugün ABD’nin benzer bir hamleyle Çin’i tehdit etmesi gibi).
Hedef alınan ülkeyi zayıflatmak veya hayati ihtiyaçlara erişimini engellemek amacıyla, mal ve hizmet ticaretini kendi ülkenizde ve bazı durumlarda tarafsız üçüncü taraflarla olan ilişkilerde dahi tamamen durdurmak. (Örneğin; II. Dünya Savaşı’nda ABD’nin Japonya’ya uyguladığı petrol ambargosu ve Japon gemilerinin Panama Kanalı’na erişimini kesmesi gibi). Bir diğer yöntem ise hedef ülkenin dışarıya yaptığı ihracatı engelleyerek gelir kaynaklarını kurutmaktır. (Örneğin; Napolyon Savaşları sırasında Fransa’nın İngiltere’ye uyguladığı deniz blokajı gibi).
Eğer bu taktiklerin 1600’den günümüze nasıl uygulandığını merak ediyorsanız, tüm bu tarihsel verilere economicprinciples.org adresinden ulaşabilirsiniz.
SICAK SAVAŞ BAŞLIYOR
1933 Kasım ayında Hitler, kurmaylarıyla gizli bir toplantıda bir araya gelerek Alman yayılmacılığına dair planlarını ilan etti; amacı hem kaynak elde etmek hem de “Ari Irkı” tek bir çatı altında toplamaktı. Çok geçmeden bu planları eyleme döktü; önce Avusturya’yı ilhak etti (Anschluss), ardından Çekoslovakya’nın petrol kaynaklarına sahip bir bölgesini zorla ele geçirdi. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın hatıraları henüz çok tazeyken; Avrupa ve ABD, kendilerini yeni bir savaşın girdabına kaptırmamak adına bu gelişmeleri derin bir endişe ve tedirginlikle izledi.
Her savaşta olduğu gibi, bilinmezler bilinenlerden çok daha fazlaydı; çünkü rakip güçler genellikle ancak güçleri birbirine denkse savaşa girerler (aksi takdirde zayıf olan taraf için bu düpedüz intihar olur). Üstelik, savaşın içinde öngörülemeyecek kadar çok hamle ve karşı hamle olasılığı vardır. Sıcak bir savaşın başında bilinen tek şey; bu sürecin muhtemelen son derece acı verici ve belki de her şeyi yerle bir edecek kadar yıkıcı olacağıdır. Bu nedenle akıllı liderler, ancak karşı taraf onları “ya savaşmak ya da boyun eğerek her şeyi kaybetmek” arasında bir seçim yapmaya zorladığında cepheye sürülürler. Müttefikler için o kırılma anı, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle geldi.
Almanya o günlerde adeta durdurulamaz görünüyordu; kısa sürede Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve Fransa’yı birer birer ele geçirdi. Aynı zamanda, ortak düşmanlara sahip olduğu ve ideolojik olarak aynı çizgide buluştuğu Japonya ve İtalya ile ittifakını perçinledi. Hitler’in ordusu, petrol zengini Romanya gibi toprakları hızla işgal ederek, hem mevcut petrol rezervlerini korudu hem de yeni kaynakları süratle bünyesine kattı. Nazi savaş makinesinin harekatlarını Rusya ve Orta Doğu’nun derinliklerine taşıyan temel motivasyon; doğal kaynaklara olan bu “dinmeyen susuzluk” ve bu kaynakları ele geçirme hırsıydı. Sovyetlerle savaş artık kaçınılmazdı; tek soru, bu çatışmanın ne zaman patlak vereceğiydi. Almanya ve SSCB arasında bir saldırmazlık paktı imzalanmış olsa da, Almanya Haziran 1941’de Rusya’yı işgal ederek kendisini iki cepheli, son derece maliyetli ve yıpratıcı bir savaşın içine attı.
1937 yılında Pasifik cephesinde Japonya, Çin’deki işgal alanını genişleterek Şanghay ve Nanking’i acımasızca ele geçirdi. Sadece Nanking’in düşüşü sırasında, yaklaşık 200.000 Çinli sivil ve silahsızlandırılmış asker katledildi. ABD o dönemde hala kendi kabuğuna çekilmiş (izolasyonist) bir politika izlese de, Japonya’ya karşı koyabilmesi için Çan Kay-şek hükümetine savaş uçakları ve pilotlar göndererek savaşın kıyısından içeriye ilk adımını attı. ABD ve Japonya arasındaki sürtüşmeler giderek alevlenmeye başladı: Nanking’de bir Japon askeri, ABD Konsolosu John Moore Allison’ın yüzüne sert bir yumruk attı ve ardından Japon savaş uçakları bir Amerikan gambotunu batırdı.
1940 yılının Kasım ayında Roosevelt, ABD’yi savaşın dışında tutma sözü vererek yeniden seçimleri kazandı; ancak o sırada ABD, özellikle Pasifik’teki çıkarlarını korumak adına çoktan ekonomik bir savaşın içine girmişti. Sempati duyduğu ülkelere finansal destek sağlıyor, düşman bellediklerine ise ağır yaptırımlar uyguluyordu. 1940 başlarında Savaş Bakanı Henry Stimson, Japonya’ya karşı agresif bir ekonomik yaptırım süreci başlatmış ve bu hamleler 1940 İhracat Kontrol Yasası ile zirveye ulaşmıştı. Aynı yılın ortalarında ABD, stratejik bir hamleyle Pasifik Filosu’nu Hawaii’ye kaydırdı. Ekim ayına gelindiğinde ise ambargonun şiddeti artırıldı; İngiltere ve Batı Yarımküre dışındaki tüm noktalara demir ve çelik sevkiyatı yasaklandı. Plan gayet netti: Japonya’nın can damarlarını keserek onları işgal ettikleri topraklardan geri çekilmeye zorlamak.
1941 yılının Mart ayında Kongre, Ödünç Verme ve Kiralama Yasası’nı (Lend-Lease) kabul etti. Bu yasa; ABD’nin, savunmasını kendi güvenliği için “hayati” gördüğü İngiltere, Sovyetler Birliği ve Çin gibi uluslara savaş malzemesi ödünç vermesinin veya kiralamasının önünü açtı. Müttefiklere yardım etmek, ABD için hem jeopolitik hem de ekonomik açıdan bir piyangoydu; savaşın ortasında üretim yapmakta zorlanan bu müstakbel müttefiklere silah, gıda ve diğer ihtiyaçları satarak devasa paralar kazandı. Ancak motivasyonları tamamen “paragöz” bir yaklaşımdan ibaret değildi. İngiltere’nin parası (yani altın rezervleri) tükenmek üzereydi; bu yüzden ABD, ödemelerin savaş sonrasına ertelenmesine, hatta bazı durumlarda borçların tamamen silinmesine izin verdi. Lend-Lease, her ne kadar resmi bir savaş ilanı olmasa da, ABD’nin kağıt üzerindeki “tarafsızlığını” fiilen sona erdirdi.
*Ülkeler zayıf düştüğünde, rakipleri bu zafiyeti kendi çıkarları için bir fırsat kapısı olarak görür. Fransa, Hollanda ve İngiltere’nin Asya’da geniş sömürgeleri vardı; ancak Avrupa’daki savaşın ateşiyle güçlerini son raddesine kadar harcadıkları için bu uzak toprakları Japonya’ya karşı savunacak mecalleri kalmamıştı. 1940 Eylül ayından itibaren Japonya, Güneydoğu Asya’daki sömürgeleri birer birer işgal etmeye başladı. Fransız Çinhindi ile başlayan bu süreçte, “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Küresi” adını verdiği hayali imparatorluğuna, “Güney Kaynak Bölgesi”ni de ekledi. 1941’e gelindiğinde Japonya, Hollanda Doğu Hint Adaları’ndaki zengin petrol rezervlerine de el koydu.
Japonya’nın bu toprak hamleleri, ABD’nin Pasifik’teki kendi nüfuz planları için doğrudan bir tehdit oluşturuyordu. 1941 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Roosevelt; ABD’deki tüm Japon varlıklarını dondurarak, Panama Kanalı’nı Japon gemilerine kapatarak ve Japonya’ya yönelik petrol ve gaz ihracatına ambargo koyarak bu tehdide çok sert bir yanıt verdi. Bu hamle, Japonya’nın dış ticaretinin dörtte üçünü, petrol ihtiyacının ise yüzde 80’ini bir anda bıçak gibi kesti. Japonya, mevcut petrol rezervlerinin iki yıl içinde tükeneceği hesabını yaptı. Bu tablo Japonya’yı imkansız bir tercihin eşiğine getirdi: Ya pes edip her şeyden vazgeçeceklerdi ya da ABD’ye saldıracaklardı.
7 ve 8 Aralık 1941 tarihlerinde Japonya; Pearl Harbor ve Filipinler’deki ABD askeri güçlerine karşı koordineli bir saldırı başlattı. Bu hamle, Pasifik’te resmen ilan edilmiş bir savaşın başlangıcı olurken, ABD’yi Avrupa’daki savaşın da içine çekti. Japonya’nın savaşı kazanmaya dair üzerinde mutabık kalınmış, geniş kapsamlı bir planı olmasa da; en iyimser Japon liderler, iki cepheli bir savaşla boğuşan ABD’nin yenilgiye uğrayacağına inanıyordu. Onlara göre, ABD’nin bireyselci ve kapitalist siyasi sistemi; Japonya ve Almanya’nın emir-komuta zinciriyle işleyen askeri-endüstriyel komplekslere sahip otoriter ve faşist sistemleri karşısında çok daha zayıftı. Ayrıca, kendi halklarının vatanları uğruna acı çekmeye ve ölmeye çok daha kararlı olduklarına inanıyorlardı ki bu, zaferi getiren en temel itici güçtür. Zira bir savaşta, acı verme yeteneğinden bile daha önemli olan şey, acıya dayanma (direnç gösterme) kapasitesidir.
SAVAŞ DÖNEMİ EKONOMİK POLİTİKALARI
Klasik ekonomik savaş taktikleri nelerdir diye dikkat çekmek gerektiği gibi, ülkelerdeki klasik savaş zamanı ekonomi politikaları nelerdir diye de dikkat çekmek gerekir. Bunlar, ülke kaynaklarını kâr elde etmekten savaşa kaydırırken hükümetin hemen her şeyi kontrol etmesini içerir; örneğin, hükümet a) hangi ürünlerin üretilmesine izin verileceğini, b) hangi ürünlerin ne kadar satın alınabileceğini ve satılabileceğini (karne sistemi), c) hangi ürünlerin ithal ve ihraç edilebileceğini, d) fiyatları, ücretleri ve karları, e) kişinin kendi finansal varlıklarına erişimini ve f) kişinin kendi parasını ülke dışına çıkarma yeteneğini belirler. Savaşlar pahalı olduğu için, klasik olarak hükümet g) paraya dönüştürülen çok sayıda borç çıkarır, h) kredisi kabul edilmediği için uluslararası işlemlerde altın gibi kredisiz paraya güvenir, i) daha otokratik bir şekilde yönetir, j) düşmanlarına sermayeye erişimlerini kesmek de dahil olmak üzere çeşitli ekonomik yaptırımlar uygular ve k) düşmanlarının kendilerine bu yaptırımları uygulamasını yaşar.
ABD’nin Pearl Harbor saldırısının ardından hem Avrupa hem de Pasifik cephelerine dahil olmasıyla birlikte, o dönemin büyük güçleri ekonomi yönetimlerini tamamen savaş odaklı bir yapıya büründürdü. Halk desteğini arkasına alan otokratik liderler, serbest piyasayı devre dışı bırakarak kaynakları merkezi bir disiplinle yönetmeye başladılar. Aşağıdaki tablo, bu ülkelerin ekonomiyi kontrol altına almak için uyguladığı o sert politikaların kapsamını gösteriyor.
Sıcak savaş yıllarındaki piyasa hareketleri, hem hükümet kontrolleri hem de ülkelerin savaşlarda gösterdiği perFormanslardan büyük ölçüde etkilendi, zira kazanma ve kaybetme olasılıkları değişiyordu. Aşağıdaki tablo, savaş yıllarında büyük ülkeler tarafından piyasalara ve sermaye akışlarına uygulanan kontrolleri göstermektedir.
Pek çok ülkede borsaların kapatılması yaygın bir uygulamaydı; bu durum hisse senedi yatırımcılarının sermayelerine erişemeden mahsur kalmalarına neden oldu. Ayrıca, para biriminin herhangi bir değerinin kalıp kalmayacağına dair haklı bir endişe nedeniyle, savaş sırasında müttefik olmayan ülkeler arasında para ve kredinin genel kabul görmediğini de belirtmeliyim. Daha önce de ifade edildiği gibi, savaş dönemlerinde geçer akçe altın —veya bazı durumlarda gümüş ya da takastır—. Böyle zamanlarda fiyatlar ve sermaye akışları genellikle kontrol altında tutulduğundan, pek çok şeyin gerçek fiyatının ne olduğunu söylemek güçtür.
Savaşları kaybetmek genellikle servetin ve gücün tamamen silinmesiyle sonuçlandığı için, savaş yıllarında açık kalan borsalardaki hareketler büyük ölçüde temel muharebelerin sonuçlarına göre şekillenmiştir; çünkü bu sonuçlar her iki taraf için de zafer veya yenilgi olasılığını sarsmıştır. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Almanya toprak ele geçirip askeri üstünlük kurarken Alman hisseleri piyasanın üzerinde perFormans göstermiş, ABD ve İngiltere gibi Müttefik güçlerin savaşın gidişatını değiştirmesiyle ise piyasanın gerisinde kalmıştır. 1942’deki Midway Muharebesi’nden sonra, Müttefik hisseleri savaşın sonuna kadar neredeyse kesintisiz bir yükseliş sergilerken, Mihver devletlerinin hisseleri yatay seyretmiş veya düşüşe geçmiştir. Görüldüğü üzere, hem Alman hem de Japon borsaları savaşın sonunda kapatılmış, yaklaşık beş yıl boyunca tekrar açılmamış ve açıldıklarında ise neredeyse tamamen sıfırlanmışken; ABD hisseleri son derece güçlü kalmıştır.
Savaş zamanlarında serveti korumak zordur; çünkü normal ekonomik faaliyetler kısıtlanır, geleneksel olarak güvenli kabul edilen yatırımlar güvenliğini yitirir, sermaye hareketliliği sınırlandırılır ve insanlar ile ülkeler hayatta kalma mücadelesi verirken ağır vergiler uygulanır. Elinde servet bulunduranların varlıklarını korumak, bu servetin en çok ihtiyaç duyulan yerlere ulaştırılması amacıyla yeniden dağıtılması ihtiyacı karşısında bir öncelik teşkil etmez. Yatırım konusuna gelince; tüm borç senetlerini (tahvilleri) elden çıkarıp altın alın; zira savaşlar, borç ve para biriminin değerini düşüren borçlanma ve para basımıyla finanse edilir ve kredinin kabul edilmesine karşı haklı bir isteksizlik oluşur.
SONUÇ
Dünya üzerindeki her büyük güç, kendine has koşulları, karakteri ve kültürünün doğası sayesinde (örneğin; güçlü bir iş ahlakı, zeka, disiplin ve eğitim gibi temel unsurlara sahip olmalarıyla) parladığı bir dönem yaşar; ancak hepsi eninde sonunda gerileme sürecine girer. Bazıları bu süreci diğerlerinden daha zarif ve daha az travmatik bir şekilde atlatırken, yine de gerilerler. Travmatik gerilemeler, zenginlik ve güç üzerindeki büyük kavgaların hem ekonomik hem de insani maliyetinin aşırı derecede ağırlaştığı, tarihin en kötü dönemlerine yol açabilir.
Yine de, eğer ülkeler zengin ve güçlü oldukları evrelerde üretken kalmayı başarırsa, harcadıklarından daha fazlasını kazanırsa, sistemi nüfuslarının büyük çoğunluğu için iyi işler hale getirirse ve en önemli rakipleriyle “kazan-kazan” ilişkileri kurup sürdürmenin yollarını bulursa, bu döngünün bu şekilde sonuçlanması şart değildir. Birçok imparatorluk ve hanedan kendilerini yüzlerce yıl boyunca sürdürmeyi başarmıştır; Amerika Birleşik Devletleri de 245 yıllık geçmişiyle, en uzun süre hayatta kalanlardan biri olduğunu kanıtlamıştır.
Yazının TÜRKÇE orjinali için bakınız:https://www.polletika.com/post/ceviri-son-perde-kapandi-dunya-duzeni-resmen-yikildi/
Orijinal Yazı: https://x.com/raydalio/status/2022788750388998543?s=48&t=1ly-ZuOJnYt1Arb6_Ev8Zw
Bu yazıdaki hiçbir ifade yatırım danışmanlığı kapsamında değerlendirilemez. İngilizceden Türkçeye kazandırılmış bir analiz olarak değerlendirilmelidir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Hikmet Akademisi'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.