Dijital Panoptikon

Panoptikon, genellikle Foucault ile anılan bir kavram olsa da aslen Jeremy Bentham tarafından ortaya atılmıştır...
Dijital Panoptikon
Hasan DÜNDAR
Hasan DÜNDAR
Eklenme Tarihi : 9.05.2021
Okunma Sayısı : 446

Özgürlük kanlı elleriyle geldiğinde onunla el sıkışmak zordur.”

Oscar Wilde (1)

 

Panoptikon, genellikle Foucault ile anılan bir kavram olsa da aslen Jeremy Bentham tarafından ortaya atılmıştır (2) .Panoptikon, İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modeli. Bentham bu tasarımıyla yüzde yüz gözetlenebilecek tamamen transparan bir hapishane inşa etmişti. Bütünü (pan-) gözlemlemek (-opticon) anlamına gelen bu tasarım birkaç katlık tek odalı mekanlardan oluşan geometrik bir daire üzerine tasarlanmış. Her hücre bu dairenin iç çeperine bakacak şekilde açık tasarlanmıştı ve dairenin dış cephesindeki duvarda birer pencere bulunuyordu. Dairenin ortasında ise tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer alıyordu.Tabi en önemlisi Kuleden odalara karşı; karşı konulmaz bir ışık şiddeti...

Aslında Panoptikon “her yeri gören yer” anlamına geliyor. Bir zamanlar karanlık zindanların aksine, mahkumları ışığa boğarak gözlemlemek için kullanılırmış. Peki biz bugün sosyal medyaya olan bağlılığımızla, dev bir panoptikon içinde kendi hücrelerimizi mi aydınlatıyoruz? Bentham, panoptikonu bir ıslah merkezi, bir hapishane olarak düşünmüş, yapı içindekilerin her daim izlendiklerini hissedecekleri bir tasarım öngörmüştür. Foucault başta olmak üzere, Haggerty & Ericson (2003), Deleuze ve Guattari (1983), Bogard (1996) ve daha pek çok kuramcı bu kavram üzerinde fikir üretmiş, kavramın gelişimine katkıda bulunmuşlardır.

Bu hapishane modelinde işleyiş şöyle: şimdi merkezdeki kuleye bir gardiyan (gözlemci) ve her hücreye de birer kişi kapattığınızı düşünün. Belki bir deli, bir hasta, bir mahkûm, işçi ya da bir öğrenci. Böyle bir yapıda kuleden hücrelere doğru kuvvetli bir projektörle ışık yansıttığınızda, hücrelerdeki kişilerin gardiyanı (gözlemciyi)   göremediği, ama gardiyanın tüm mahkumların siluetlerini görebildiği bir ortam oluşturmuş olursunuz. Bu hapishanede yaşayanlar,zindandaki karanlığın tersine, her biri ışığın tutsakları haline gelir. Üstelik kendilerini gözcünün bakışından koruyabilecek bir karanlığa sahip olmadan, zindandan da beter bir “Epistemik esarettir”  bu. İnsanları, rasyonel bir biçimde kendi çıkarlarını izleyen ve faydalarını en yüksek noktaya getirmeye çalışan canlılar olarak gören, “Faydacılık” akımının kurucusu Jeremy Bentham’ın icadı olan panoptikon, o dönemde doktorların, ceza hukukçularının, sanayicilerin, eğitimcilerin tam da aradıkları şeydi: Gözetlemeye dair tüm sorunları çözen, herkesi içine alan ve iktidarı da bunun tam ortasında yerleştiren dahiyane bir mekanizma.Fakat her mekanizmanın bir boşluğu mutlaka bulunuyor...Jenni Faganın roman kahramanı Anasia’nın kulakları çınlasın; gözetlenmek de neymiş yaşasın zulalar...

Bentham’ın anlayışına göre, panoptikoner kişi izlenen her yanlış hareketinin ceza getireceğini biliyordu ama davranışlarının aslında ne zaman izlendiğini de bilmiyordu. Bu bilinmezlik durumu mahkûmda (işçi,hasta,öğrenci) her an gözlemleniyormuşçasına davranmasına sebep olacak otokontrollü davranışları geliştiriyor,  böylece mahkûm bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalıyordu.Bu model 20. Yüzyılın en önemli filozoflarından Michel Foucault tarafından da “ sosyal kontrol sistemleri ve insanlar” arasındaki etkileşimi anlatmakta kullanılmıştı. Panoptikon, ona göre mimari bir proje olmaktan çok. “iktidar-bilgi ilişkisini sergileyen bir iktidar teorisinin açıklayıcısıydı. Foucalt, Panoptikon sisteminin modern toplumun okul, hastane, hapishane, fabrika gibi birçok temel kurumunun işleyiş mantığının temeli olduğunu iddia ediyordu. Bu sistem sayesinde daha az denetçi ile daha geniş kitleleri kontrol altında tutmak mümkün hale gelecekti. Ona göre Panoptikon modeli, egemen gücün işine yarayan bir yöntemdi ve izleniyor olmanın içselleştirildiği, kabul edildiği bir toplum yapısının meşrulaştırılmasına yardımcı oluyordu.”, Peki 18. yüzyılda ortaya çıkan bu mekanizma, günümüzün çağdaş yaşam biçiminde farklı bir şekilde ortaya çıkmış ve etrafımızı sarmış olabilir mi? Sorusu artık sıradan ve kanıksanmış bir gerçekliktir.Hatta sosyal medya sistemleri olarak  Facebook, İnstagram, linkedin, YouTube, Twitter, Watsap, Telegram  artık dijital panoptikonun “gardiyan”ları olarak değilde “melek” leri olarak  görülmektedirler.

Düşünün şu okumakta olduğunuz web sitesi ve süreli dergiyi çıkarmak için bir sürü insan bir araya geliyoruz, aylarca yıllarca okumalarımızın sonuçlarını yazıya geçirmek için kırk parende atıyoruz. Ortaya nihayetinde bir yazı çıkıyor, sitemizi izliyorsanız yaklaşık 400-500 kişi yazıları tıkliyor, okuyor diyemiyorum çünkü göremiyorum..Yazı size ulaşana kadar yazı-yayın kurulu üyeleri tarafından okunuyor inceleniyor,gerekiyorsa avukatımız yasal taraflarına bakıyor,editör incelemesi ve yayınlıyoruz.Bizim sistemimizde gönüllülük esas olduğu için illaki yazı talebi yada  yazı siparişlerimiz olmuyor. Onun için telif ödeme gibi bir yükümüz olmadığı gibi ticari olarak reklam vs gibi akçeli işlerimizde yok ama yine sevimli bir uğraşı olsada mutlaka bir efor gerekip bir gayret gerektiriyor.Fakat ya sosyal medya diye adlandırılan mecralarda işleyiş nasıl acaba (3)

Nasıl olur dersiniz; insanlar sosyal medya hesaplarında; her zaman izlenmek, göze çarpmak istiyorlar. İnternete fotoğraflarını yükleyip hoşlanmadıkları insanların onlara bakmalarına müsaade ediyorlar! Hiç tanışmadıkları insanların da bakmalarına izin veriyorlar ve olduklarından daha farklıı görünmeye çalışıyorlar… Sonra bakıp kimi izleyebileceklerine karar vermek ve kimlerin onları izlediklerini kontrol etmek için  internete giriyorlar! Artık bu Tuhaf olmadığı gibi çok çok büyük bir bağımlılık halini almış durumdadır.Tabi bu arada yayınlanan tüm materyaller ücret alınmadan ve ücret ödenmeden icraya faaliyet halinde sürdürülebiliniyor...(4) Panoptikonun mucidi Jeremy Bentham sosyal medyayı ve milyonlarca hevesli kullanıcının bugünkü halini görseydi gözetlemenin nasıl olup da bu kadar cezbedici bir hale geldiğine şaşıracaktı kuşkusuz. Üstelik klasik panoptikonda olduğunun tersine, cezalandırma ya da dışlama ile değil, beğenilme, onaylanma ve ödüllendirilme temel motivasyonlarıyla bireylerin sisteme gönüllü dâhil olmalarına şaşıracaktı.Foucault da panoptikonun herkesi içine alması ile ilgili yaptığı yorumu tekrar edecekti mutlaka: “Bu fikirde asıl şeytani olan budur!”(5)

Kişinin gönüllü olarak benliğinin ifşasını gerçekleştirdiği bu sosyal medya platFormları karşımızda duruyor.... Gözetlemenin aşikar şekilde gerçekleştirilebildiği ve bu eylem iktidar tarafından gerçekleştirilirken bir zorlamanın olmadığı tamamen rızanın üretildiği alanlar. Çünkü kişiler artık tüm yaşamlarını gösteri dünyasında bir piyes misali bu platFormlarda yayınlayarak, “Dilediğin kadar izleyebilirsin, çünkü ben de seni izliyorum” mesajını veriyor.

Artık gözetlendiğimizi biliyoruz, dijital dünyanın sosyal medyanın  gözetimine teslim olduk. Çünkü başka türlü bir hayatı imkânsız hale getiriyorlar. Bu platFormlar için ‘dijital panoptikon’ kavramını kullanmak yanlış olmayacaktır.Çünkü Bentham’ın hapishane hücreleri artık bireylerin gönüllü olarak ifşalarını sundukları birer sosyal medya hesaplarına dönüştü artık. Hücreleri izlemek için ise artık özel bir kuleye ve bir çabaya gerek yok, çünkü artık kule de, gardiyan da, mahkûm da bizleriz..Bugün geldiğimiz noktada ise gözetlendiğimizi biliyoruz;  ama ya görmezden geliyoruz, ya da unutuyoruz. Yaşadığımız alanlara yerleştirilen kameralar ve yapay zekâ destekli yüz tanıma sistemleri sürekli olarak ne yaptığımız da görüyorlar. Parmak izi giriş yada elektronik kartlı geçişler.Her ne kadar kameraları mümkün olduğunca gizli bir yerlere yerleştirseler de aslında orda olduklarını az çok tahmin edebiliyoruz. Kriminal vakalar sonrası bir sürü görüntü kaydının ortaya dökülmesi de bize ipucu veriyor olmalı.

Foucault’nun üzerinde çalıştığı modern devletlerin kullandığı gözetim mekanizmaları daha çok devletler tarafından uygulanırken ve daha çok sınırları insan/yurttaşlık hakları dolayımındayken, şu an itibari ile dijital çağda bu durumun ağırlık merkezi şirketlere kaymıştır. Günümüzde kişilerin dijital/sanal kimliği diyebileceğimiz çevrimiçi kimlikleri vardır ve bu kimliklenme süreçleri özellikle Facebook, Twitter, Instagram, Youtube vb. sosyal medya platFormları üzerinden gerçekleşmektedir. Bunun yanı sıra kişilerin İnternet’te gezindikleri web sitelerinin IP (Internet Protocole) numaraları ve bunlara başka sitelerin de ulaşabilmeleri için kullandıkları “çerez” adı verilen yazılımlar sayesinde devletler/kurumlar ve şirketler kişilerin İnternet üzerindeki faaliyetlerini dijital gözetim altında tutarak profiller oluşturmaktadırlar. Örneğin şimdi hepimizin kullanmak mecburiyetinde kaldığı ve Korona sonrası HES (Hayat eve sığar) kodunuz yoksa otobüs, tren, uçak yolculuğu yapılamıyor. Devletin verdiği neredeyse tüm hizmetler e-devlet üzerinden yapılıyor. Nüfus kaydımız, sülalemiz, tüm atalarımız e-devlette. 5000’den fazla çeşit hizmet veren e-devlet uygulamalarının amacı tüm devlet hizmetini çevrimiçi hale getirmek.

Uzun süredir “if a service is free, you are the product (bir hizmet bedavaysa ürün sizsiniz)” diye bir deyim dolaşıyor. Esasen sosyal dünyada bize verilen hizmetler ile toplanan veri, paralı/parasız, bilerek/bilmeyerek verdiğimiz izinlerle ya da izinsiz olarak kullanılıyor. Dijital dünyada her yerde bıraktığımız izler bizimle ilgili bir bilgi saklıyor. Bu izleri bıraktığımız yerler ise her geçen gün artıyor. Dijital bankacılık (nerelere, kimlere para harcıyoruz, ne kadar birikimimiz var), sosyal medya (beğenilerimiz, beğenmediklerimiz, paylaşımlarımız, dijital insan ilişkilerimiz), çevrimiçi alışverişler, mobil telefon verileri (konumumuz, telefonda geçen zaman, oynanan oyunlar, arama geçmişimiz, gezdiğimiz siteler, müzik zevkimiz), giyilebilir araçlar (kalp atışımız, günlük aktivitemiz, yediklerimiz, içtiklerimiz, kilomuz) , e-devlet hizmetleri (tapumuz, sülalemiz, eğitim geçmişimiz, sigortamız, sağlığımız, adli geçmişimiz …) ve daha niceleri. Böyle bakınca da gözetleniyor hissi artmıyor mu? Mahremiyet kaldı mı? Dijital hapishaneye (Paniptikona)  hoş geldiniz.

Örneğin, Linkedin temelde “kimlik” boyutuna odaklanırken, Swarm “konum” boyutuna, YouTube “paylaşım” boyutuna ve Facebook ise “ilişkiler”  twitler anlık haber ve paylaşımlar boyutuna odaklanmaktadır.Instegram görüntü, resim, Watsapp,Telegram...say sayabildiğiniz kadar...Korona (COVID-19) hastalarını ve temas ettikleri kişileri takip etmek üzere kullanılan Filisyon ekipleri “Temas Takip Sistemleri” Panoptikon çağrıştırmıyor mu? Her ne kadar güvenlik amaçlı kullanıldığını söyleseler de “izleniyor” olmamızı gerektiriyor. Kimlerle temas ettik, kaç kez görüştük, nerelerde ne zaman görüştük biliniyor. Hem kendi sağlığımız hem de başkalarının sağlığı için bu bilgileri topluyor, saklıyor paylaşıyoruz. Başka ne gibi amaçlarla kullanılır bu bilgi? (6) Hayatımıza giren daha nice masum ve mutlaka gerekli olarak inanıp kullandığımız e-Nabız (kişinin bütün sağlık bilgileri,muayene,tahlil,teşhis,tedavi ve ilaçlarını kapsayan tıbbi proğram ) gibi proğramlar...

Bu durum George Orriwel’in 1984 romanındaki toplumsal yapı ile kaynağı veya varlığı kesin olmayan; görünmez bir iktidar tarafından izlenme, “bir çeşit heryerdelik” mesajını iletme ve gözetlenenlerin belli davranış kalıpları geliştirmesini zorunlu kılma anlamında örtüşmekte ve propagandanın belirgin karakteristiği ile birebir uyum sağlamaktadır. Fransız düşünür Michel Foucault, Bentham’ın panoptikon modelinin modern iktidarının temelini oluşturduğunu söyler. Modern iktidar, kendisini görünmez kılmakta ama her şeyi izlemekte, böylelikle bireyler iktidar ve disiplin mekanizmalarını içselleştirerek ona göre hareket etmektedirler. Dün bir komplo teorisi iken bugünün gerçeğinde 1984’de anlatılan toplum modeli bir kurgu ya da fantazi değil, yaşadığımız toplumun bir hakikatidir. Bizler görünmez bir gözetleme/denetleme iktidarı ile karşı karşıyayızdır ve iktidarın gözü her yerde üzerimizdedir...Çünkü . Foucault’ya göre, verimli işçi, çalışkan öğrenci, pişman olmuş suçlu, itaatkâr asker bu kurumların üretmesi gereken ürünlerdir.

Modern Panoptik iktidar ile sevk ve idare edilen vatandaşlar,  sürekli tehlikede oldukları algısıyla, devletin kendilerini korumaları için emni ve  bazı  haklarından vazgeçmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Bu baskı algısı altında yaşayan kişilerse izlenmekte olduklarını unutup gözlemcilerin veri toplamaya devam edebilmelerine izin veriyorlar. İzlenme sınırlarını genişlettiği ve özel hayatları gibi insan haklarını etkilediği ortaya çıktığında bile, insanlar Panoptik bir hapishanede olduğu gibi kendi davranışlarını izlemeye teşvik ediliyorlar. Bu ise iktidarın insanların toplum üzerinde aşırı bir güç kullanmadan kontrol kurabilmelerini sağlıyor. Sistemin başarısı için ise halkın adeta terör ve emniyet kaygılarını gündemde tutuyorlar. Toplum, hızla artan bir güvenlik duygusu için özel hayat hakkını takas etmek isteyip istemediğine karar vermek zorunda bırakılıyor. “Big Brother” (devlet) bizi koruyor ama bu devletin bizi izlediği gerçeğini değiştirmiyor...Sadece devlet değil ticari işletmeler de daha çok mal ve hizmet satabilmek için bizleri iyi tanımak istiyorlar. Zevklerimizi, eğilimlerimizi, alışkanlıklarımızı hem bilmek hem de yönlendirmek istiyorlar. Bu amaçla da ellerinin altındaki en güçlü araç sosyal medya verileri.Son dönemde internette olan Google pizza (7) hikayesi buna en iyi bir örnektir...

Dijitallik, dijital teknolojiler aracılığıyla yaşamamızın bir sonucu olarak ortaya çıkan dünyaya uygun bir var olma tarzıdır. Silikon Vadisi dijital teknolojilerin büyük atası olduğuna göre dijitallik Batılı, Avrupa merkezli bir dünya görüşünden (Weltanschauung’dan) fışkırmıştır. Silikon Vadisinin tekno-ütopyacı idealizmi kapsamı bakımından evrenselcidir. Bu, seküler liberal idealleri vasıflandıran, dünyanın geri kalanı için var olma ve düşünme kalıplarını ölçen standartlar oluşturduğu iddia edilen evrenselciliğe uygundur. Son on yıllar içinde Talal Asad, -birkaçını saymak gerekirse- “sekülerizm”, “din”, “faillik”, “insanlık” gibi Batılı ideallerin, kavramların üretimini sağlayacak varsayımların örtüsünü kaldırmaya girişmiştir. O hâlde, bana göre dijitallik köken bakımından aynı epistemolojik kaynaklardan çıkmıştır ve bu itibarla onun bilinçli ve bilinçsiz saikleri de oldukça benzerdir; dünyanın geri kalanında insan olmak anlamına gelecek şeye dair Avrupa merkezci, hükümran bir söylemi yaymaktır. Bundan şu sonuç çıkar;Müslümanların ve İslam’ın Batı için arketipik Öteki olduğu bu dijital gök kubbe örtülü olarak İslam’ı ve Müslümanları dışlar.Dijitallik ayan beyan Batı’dır. Dolayısıyla o, Batı’nın dünyanın geri kalanına yönelik yeni-sömürgeci tahakkümünün devamıdır. Tam da bu nedenle dijitallik Batı’nın -bilinçli ve bilinçsiz olan- Oryantalist dolaplarından ayrılamaz.( 8 )

Dijital panoptikon ,Jean Baudrillard'a göre panoptik çağ Loud ailesi deneyiyle son bulmuştur***. Bu deneyin sonucunda 1971 yılında sosyoekonomik düzeyi orta üstü olan tipik bir Amerikan ailesi seçilip yedi ay boyunca belli anları kamera kaydına alınıp, işlenmeden 20 milyon Amerikan izleyicisine sunulan 300 saatlik bir belgesel film ortaya çıkmıştır. Baudrillard'a göre panoptik çağın bitişi izleyici ve izlenen arasındaki sınırın kalkması, kutupların birbirine karışıp ayırt edilemez hale gelmesiyle birliktedir. ( 9 )Yani panoptikon hapishane anlayışı bitmiştir.Çünkü ortada gardiyan mantıklı birileri var isede bu anlayış “kendi özgürlüğünü ve mahremiyetini pervasızca ve istemek arzeden de bir kitle var artık. Fakat Byung-chul han, panoptikonun sonunu değil, tümüyle yeni perspektifsiz bir panoptikonun başlangıcını yaşadığımızı söylemiştir. Ona göre artık tek bir gözlemci/iktidar/gardiyan ve gözlemlenen tek tip topluluk/mahkum yoktur . Yerkürenin tümü bir panoptikon haline gelmiştir ve böylelikle her yer şeffaf hale gelip, içeriyi ve dışarıyı birbirinden ayıracak duvarlar ortadan kalkmıştır. Perspektifsiz post-panoptikon, herkesin her yerde ve her şekilde gözlemlenebilir durumda olduğu, istenilerek katılınan bir panoptikondur. ( 10 )

Peki  Jeremy Bentham’ın projelendirdiği,Foucault’nun üzerinde çalıştığı ve felsefecilerin fikirlerini oluşturup iktidarlara yön ve yol gösterdikleri bu hapishaneler,işçi yatakhaneler,öğrenci yurtları,ıslah evleri sonuçta ne oldu? Çoğu çürüyüp yıkılmaya yüz tuttu ,kimisi müze yapıldı,kimisinden evsizler, yurtsuzlar,kimsesiz ve düşkünler kalıp hayatlarını idame etmeye çalışıyorlar...       

Öyle ise Dijital panoptikon  ne oldu veya ne olacak ? Z.Bauman’a göre Panoptikon hâlâ güçlüdür ve elektronik olarak zenginleştirilmiştir. Buna göre, tahakküm kalıbı, zorlamadan cezbetmeye ve ayartmaya, normatif düzenlemelerden arzuya, polisiye yöntemlerden arzu uyandırmaya evrilmiştir. Haftada yedi gün yirmi dört saat kesintisiz biçimde süren perFormans gözetimiyle beraber hayat çalışanlar için âdeta “bir kendin-yap işine dönüşmüştür.” Yine Bauman’ın veciz tabiriyle “çalışanlar tıpkı salyangozların kendi evlerini kendi sırtlarında taşıması gibi, kendi panoptikonlarını kendi sırtlarında” taşır hâle gelmiştir. Bu noktada -kavramın klasik anlamıyla- Panoptikon git gide sadece kentin periferisinde, yoksulların ve ötekilerin yaşadığı bölgelerde görünür durumda kalmaya devam etmektedir...( 11 ) Yani dijital panopktinda da dünyanın ayıkmayan, sömürülmeye müsait insanları habire sosyal medya hesapları arasında koşturup duracaklar...Yani Mustadaflar (ezilenler) .Sosyal medya hesaplarını takip etmek için akıllı telefonlara hatırı sayılır ücretler öderlerken,  mutrefler (egemenler) ve onların  yerel işbirlikçileri beyaz adamın ideolojik planlarına göre verileri depolamaya devam ediyorlar...

 

D İ P N O T L A R

(1) İskoç yazar Jenni Fagan, Panoptikon adlı romanı epigrafı Panoptikon-Roman / Jenni Fagan/ Çeviren: Şeyda İşler/ Sel Yay..

Tanıtım notundan...Fagan, ilk romanı Panoptikon’da bize alışık olduğumuz, maalesef alışmak zorunda bırakıldığımız; her daim kameralar tarafından gözlenen, bacak arasına karışılan, koltuk altındaki kıla karışılan, yediğine içtiğine, yattığına kalktığına, okuduğuna okumadığına, kullandığı ilaca, aldığı nefese karışılan insanları anlatıyor. Hikâyeyi etkileyici kılan en önemli şey, bize fazlasıyla tanıdık gelmesi, bizim gerçekliğimiz olması. Etkileyici, duygusal ve ağır. Mideye atılan bir yumruk gibi değil, hayalara atılan bir tekme gibi. Sembolik anlamı daha fazla ve daha çok can acıtıyor.

(2)Jeremy Bentham,/Gözün İktidarı" Üzerine." , İstanbul : Su Yayınevi , 2008.

(2) Foucault, Michel, İktidarın Gözü, Ayrıntı Yayınları, 2007, sayfa:35

(3)Bkz.Nazife Şişman / Dijital çağıda Müslüman kalmak.sh -insan yay. 2016

(4)a.g.e.sh.66

(5)Çoban, Barış. ""Gözün İktidarı" Üzerine." In Panoptikon Gözün İktidarı , by Barış Çoban and Zeynep Özarslan,sh. 111. İstanbul : Su Yayınevi , 2008.

(6)https://turk-internet.com/dijital-panoptikon-siber-hapishaneye-hos-geldiniz/ulaşım 05/05/2021

(7) https://www.thegeyik.com/internette-sizden-alinan-bilgilerin-boyutunu-anlatan-komik-hikaye-google-pizza/

(8) https://www.sabahulkesi.com/2018/04/14/dijital-cagda-islam-siyaset-ve-mueslueman-kimligi-hakkinda-duesuenmek/

*** Türkiye’de de bir ara “Biri Bizi Gözetliyor Evi” televizyon PROĞRAMI benzeri.

(9) Baudrillard, Jean (2017). Simülakr ve Simülasyonlar. Doğu Batı Yayı.sh  51/5

(10) Han, Byung-Chul (2018). Şeffaflık Toplumu. Metis Yayınları.

(11)Z.Bauman ve D.Lyon Akışkan gözetim -Çev.E.Yılmaz-Ayrıntı yay ist.2013: 62-65).

YORUMLAR
Mehmet Yiğiter
11.5.2021 12:33
Yazılar çok uzun olunca ilgi alanlarınıza girse bile tamamı okunamıyor maalesef... Lütfen ergonomiye yani konu bütünlüğü bozulmayacak şekilde kısaltınız... 🌷💝🥰🌹

YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!