Dönüşümlü Ötekilik

Bu günden geriye baktığımızda onar yıl aralarla sırtı sıvazlanan kişi ve grupların yanında dayak yiyen, horlanan, nefret söylemine tabi tutulup ötekileştirilen, yığınla kişi ve grupları görüyoruz...
Dönüşümlü Ötekilik
Hasan DÜNDAR
Hasan DÜNDAR
Eklenme Tarihi : 25.01.2021
Okunma Sayısı : 1088

Bu günden geriye baktığımızda onar yıl aralarla sırtı sıvazlanan kişi ve grupların yanında dayak yiyen, horlanan, nefret söylemine tabi tutulup ötekileştirilen, yığınla kişi ve grupları görüyoruz. Bu ülkemizin sanki kaderiymiş gibi gözükse de, diğer dünya ülkeleri de ya da ulusları için de farklı bir takım uygulamalarla aynısıyla tekerrür ediyor.

İktidara gelen herkes muhalefette ya da iktidara karşı iken söylediklerini hemencecik unutuyor ve barış, insan hakları, hukukun üstünlüğü, adalet devleti, özgürlükler, fakirlik, işsizlik, fırsat eşitsizliği, ahlaki değerler de çöküntü, kültürel değerlere yabancılaşma, terör ve şiddet, siyasal hegemonya, emperyal dayatmalar ve kaos gibi söylemleri kendileri hiç söylememişçesine veyahut öyle bir şeyden haberleri yokmuşçasına iktidarda olmanın haz ve istekleri, muktedir olmak, son noktada da güç zehirlenmesi ile kendinden başkalarını ötekileştirmeye başlıyorlar.

Ben ve sen, başlangıçta olay bu kadar basit ve yalın, yani ben varsam ötekide mutlaka vardır, fakat zaman ve zemin, imkânlar, yapabilmek, sahip olmak ve birleşmek, toplum olmak ya da cemaat olmak gibi etken ve etmenlerle insan farklılıklar sahibi oluyor. Dini inanışa göre bu olay Habil ve Kabil ile başlıyor, sosyalist teoriye göre sınıfların oluşumu, kapitalistlere göre altta kalanın canı çıksın, faşistlere göre ise arı ve yüce ırk. Fakat işin en berbatı ben(özne)  kendimi isimlendirmek, tarif etmek ve sunmak yerine, sen diye başlayıp karşımdakinin üzerinden kendimi tarif etmeye başlıyorum.

Tarihten bilirsiniz; İspanyollar Amerika’yı işgal etmek için kıtaya çıktıklarında onları karşılayan yerlilere şöyle demişler di; sizinle Tanrı’yı ve hakikati konuşmak için geldik, deyince. Bir grup yerli cevaben: elbette ne öğrenmek istiyorsunuz beyler? diye cevap vermişlerdi. Aslında yerlilerin istilacılardan öğreneceği bir şey yoktu. Şimdilerde ise artık eskisi gibi değil, dünya küresel bir köye dönüştü. Şu zaman diliminde yaşanan Pandemi süresince de dijitalleşen hayat ve ilişkiler, emperyal isteklerin tipolojisini de değiştirmiş durumdadır. Dün işgal ile ele geçirilen Amerika; bugün dünyanın bütün arzını kendi ülkesi görmekte, istediği ülkeye çıkarma yapmakta, asker göndermekte, yönetimleri değiştirmekte, yeni yönetimler tayin etmekte ve her şeyi Amerika faydasına olacak şekilde ve oranın bütün imkânlarını sömürecek şekilde dizaynlar yapmaktadır. Her ne kadar bir küresel köy olan dünyamızda Amerika tek patron olmanın keyfini sürüyorsa da şimdilerde dünya emperyal şirketlerin hakim olma mücadelesi ile süren bir kaosun  içindedir. Bu değişimlerde ben ve sen tanımlamalarını da yansımaktadır.

Hazreti Ali’ye atfedilen “dışardan bakınca herkes gibi görün ama aslında kendin ol“  mottosu, ben ve sen tanımlamasında özne rolü oynayanın dikkat etmesi gereken bir husus olmakla beraber, bu iktidar ele geçirmek ve iktidara sahip olmak sonrasında hemencecik değişmektedir.

Osmanlı bakiyesi olarak bırakılan topraklarda yeni bir cumhuriyetin tesisi noktasında; birinci meclis, ikinci meclis, hilafetin kaldırılması, Yeni cumhuriyette yeni ilke ve inkılapların önerilmesi, kanunlaştırılması ve uygulanması şimdiye kadar taraflarca üzerinde anlaşılan bir tarih vesikası olarak maalesef yoktur, var olanlarına ise sosyalistler, Kürtler, İslamcılar, Aleviler karşı çıkmakta ve mevcudu benimsememektedirler. Tarihin bu kırılma anında, bir özne olan devlet, ya da devletin iktidarına sahip olanlar, yahut kendisini devlet yerine koyan bir takım insanlar grup ve camialar, İtirazı olanları ötekileştirmekte, nefret söylemine tabi tutmakta, hatta gücü nispetince pataklamak da, sürgüne göndermekte, hapis etmekte ve idam etmektedir.

Bu tespitimiz de sadece birilerini hedef tahtasına koymak gibi bir niyetimiz yok; Mesela 1960 öncesi tek parti ve milli şef uygulamaları sonrasında değişen Demokrat Parti iktidarına tahammülsüzlük 27 Mayıs 1960 ihtilaline vardırılmıştır. Yapılan darbe sonrası Devlet ve kurumları yeniden dizayn edilmiş, ötekileştirilenler ağır işkencelerden geçirilmiş ve herkes bir hizaya getirilmiştir. Sanki ilahi bir sünnetmiş gibi onar yıl arayla yapılan darbelerde de iktidara gelen özellikle askeri erkan kendi iktidarları dışındaki herkesi hain ,vatan düşmanı ,yerli işbirlikçi , dış güçlerin ajanı gibi yaftalarla itham edip algı yönetimi ile halkın gözünde düşürmek istemişlerdir.Cumhuriyet rejiminin vazgeçilmezi demokrasi ve serbest seçimler ne kadar uygulanıyor , ne kadar aksaklıklar var ,ya da siyasal katılım oranı sandığa ne kadar yansıyor ve bu iktidar ya da muhalefeti ne kadar oluşturuyor , o sürekli bir tartışma halinde iken bile ,kör topal da olsa dört senede bir yapılan seçimler halkın görüşünü almak , bu arada  ötekileştiren grup kişi ve camiaları iktidara taşıyabilmektedir.

Aslında benim kanaatime göre Türk devleti nötürdür, Yani devlet ne sağcıdır, ne solcudur, ne de şeriatçıdır. Saydığımız bu görüşlerden herhangi birisinin iktidara gelmesi ve devleti yönetmesi devletin bu nötür olma karakterini değiştirmemektedir .Türk devleti kısa bir süreç içerisinde hemen fabrika ayarlarına dönmekte ve bunu da Hasan Mutlucan’ın şen şakrak türküleriyle süsleyerek başarmaktadır.

Örneğin bu ülkenin resmî tarihinde; varlık vergisi sonrası (1942) de açılan Aşkale çalışma kampı yada 1960 ihtilali sonrasında 55 ler diye bilinen aslında 750 civarında insanın toplama kampı olan Sivas kampına ve sonrası sürgünlere ait vesikalara, belgelere rastlayamazsınız. Hatta güya devlet tarafından ötekileştirilip pataklanan gayri Müslim ve Kürt vatandaşlarımızın hikâyesi ile ilgili doğru dürüst bir yayın bile bulamazsınız...

12 Mart 1971 muhtırasına geldiğimizde aslında 9 Mart 1971 için tasarlanan sol, sosyalist ve askeriye içerisindeki bir grubun darbeyle devleti ele geçirmek ve iktidar olmak düşünceleri yani projeleri akamete uğratıldı. Fakat ne hikmetse muhtıra sonrası engellenen darbenin adeta yapması gerekenleri icra eden bir siyasi yönetim söz konusu oldu. Yani sol ve sosyalist düşünceye sahip insan kişi grup ve örgütlenmelerin dozajı arttı. Sol ve sosyalist örgütlenmelerin Marksist Leninist Rusya versiyonlarının yanında Çin’in Mao yorumu yahut Vietnam’ın HoŞiMinh ya da Arnavutluk’tan Enver hocanın Sosyalizmi yorumlayan versiyonları buna göre mevcut legal parti olan TİP illegal olan TKP ve yerli irili ufaklı bir sürü örgüt çalışmaları süregeldi. Bunun yanı sıra net bir İslamcı, milliyetçi, muhafazakâr ayrımı olmaksızın sağ cenahta kendince bir örgütlenme ve mücadele içerisinde idi.Faşist diye nitelenen bu karşı tarafa yönelik sözlü, fiili ya da silahlı saldırılar oldu.Ya da solcuların tanımına göre faşist saldırılara karşı bir savunma ve faşizme karşı bir savaş sürdürüldüğü söylenmektedir...Şimdilerde her iki tarafın hayıflandığı ve 5000 gencimizin yok pahasına hayatını verdiği fiili durum Netekim Paşa’nın bir düdüğüyle 12 Eylül 1980 sonrasında son buldu.Sonraları bu küçük çaplı adeta iç savaşın bir proje olduğu söylenirken, hazırlanan darbe anayasası  % 91.37 oy çokluğu ile kabul edildi...

12 Eylül 1980 darbesine gelene kadar devlet kurum ve kuruluşları sol ve sağ diye ikiye bölünmüştü, bu arada İslamcıların aradan bazen rol çaldığını (milliyetçilerden ayrı bir teşkilatlanma) da unutmamak gerekir. Bu ayrışma o kadar ileriye götürülmüştü ki emniyet teşkilatından polis bile POL -BİR, POL -DER olarak ikiye bölünmüştü. Fakat 71 muhtırası sonrası güya önleri açılan ve palazlanan sol ve sosyalist çevrelerin adeta köküne kibrit suyu döküldü, bir çok  grup ve örgüt çökertilirken, bir daha ayağa kalkmayacak şekilde sol ve sosyalist önderlerin hepsi çatışmalarda yok edilmişti.12 Eylül sonrasında kurulan mahkemelerde bir sağdan bir soldan idamlar başlatılmıştı.

Netekim Paşa’nın 12 Eylül sonrası bütün uğraşılarına rağmen halk sandıkta mevcut askeri iktidar sahiplerine ters bir karar vererek Özal’ın başbakan olmasını sağladı. Özal’lı  yıllar özellikle sağ cenahın ve dini her türlü kişi grup ve cemaatin önün açıldığı yıllar oldu.Bu arada Özal’ın hakkını da yemeye gerek yok ; dört eğilimi birleştirmek üzere iktidara halk tarafında getirilen Özal döneminde Solcular liberaller ulusalcılar Kemalistler de iyi bir devran sürerek faydalandılar.

Hatta 1990’ lara geldiğimizde İslamcı fikirlerini milli görüş diye adlandırılan Necmettin Erbakan Başbakanlığında Refah-Yol hükümeti kuruldu. Bu hükümet de, rejimin tekrar fabrika ayarlarına dönmesi itibari ile usulüne uygun bir şekilde aslında adına  28 Şubat denilen post modern bir darbe ile iktidardan düşürüldü. Milli görüşün üçüncü partisi olan Refah Partisi de kendinden önceki Kürt partileri gibi kapatıldı.Hikayedeki SARI ÖKÜZ ‘ün gitmesine ses çıkarmayanların “demokrasiye aykırı,hukuksuzluk,adaletsizlik gibi bağırışlarını hiç kimse duymadı.” Ardından irili ufaklı bütün İslamcı kurum ve kuruluşlar kapatıldı, bütün ilişkiler tarumar edilip hapishaneler adeta (fetö’cüler hariç) İslamcılar ile dolduruldu. Hatta şimdiki cumhurbaşkanımız okuduğu bir şiir bahane edilerek mahkum edilmişti.

Buraya kadar mevcut işleyişte ötekileştirilip dayak yiyenlerin hepsi kendi düşmanları olarak devlet aygıtını gördü. Yani cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kendini devlet yerine koyarak karşıtlarını ötekileştirip , kendileri de devre uygun maskelerini takarak icra-i  faaliyet gösterenler en çokta batıcı ,laik ,Kemalist maskeler kullandıkları görüldüyse de son dönem 28 şubat operasyonlarında FETÖ gölgesinin varlığı da  iddia edildi.

“Ne istediniz de vermedik” denilen FETÖ’cü gurup 15 Temmuz 2016 da darbe yapmaya çalışınca bu ötekileştirme algısı da sanki darbe yedi. İktidar sahipleri her ne kadar fetö’cü darbenin devlete ve millete karşı yapıldığını söylense de ve olay gerçekten de işleyiş olarak aynen böylede  olsa  , karşı tarafın devlete bir düşmanlığı söz konusu yok gibi.Yani bir el “devleti “ arada usulca çekmiş oldu , varsa yoksa tek düşman Recep Tayyip Erdoğan dı...

Unutmamız gereken ve unutturulmaması gereken 15 Temmuz menfur darbesi sonrası milletin vicdanında da öteki konumuna düşen(!) FETÖ’cü gurup şimdilerde daha önce dayak attığı veya dayak yemesine vesile olduğu kişi gurup camia ve cemaatler gibi dayak sırasını savıyor...Usulce aradan çekilen “DEVLET DÜŞMANLIĞI” artık yerini Recep Tayyip Erdoğan  düşmanlığına bıraktı.

Bir DÖNÜŞÜMLÜ ÖTEKİLİK böyle sürüp gitmektedir. Şimdilerde Ak Parti iktidarına karşı olanlar, karşı olmayıp da iktidar için uğraşanlar, fetö’cüler, Ak partiden kopan ve yeni partileşen gruplar, hepsi deyim yerinde ise TAYYİP sonrası bir ötekileştirme senaryosu ve pataklama listesi hazırlıyorlar dersek çok illeri gitmiş olmayız. Çünkü hiç ayırt etmeden söylemek istiyorum ki: hiçbirimiz farklılıklarımızdan vazgeçmek istemiyoruz. Birlikte yaşamak istemesek te fiziken aynı ilde, mahalle köy ve apartmanlarda beraber yaşıyoruz. Dönem dönem her birimiz barış, özgürlük, evrensel değerler, insan hakları, hukukun üstünlüğü söylemleri ile iktidara gelen güya muktedirlerce nefret söylemi ile ötekileştirilip bir güzel pataklanıyoruz. Hatta yıllarca hapis ile yargılanıyor sonrada mahkum ediliyoruz... Çıkınca da yine birbirimize hiçbir şey olmamış gibi geçmiş olsun ziyaretleri yapıyoruz. Farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşamayı öğrendiğimiz güne kadar bu dönüşümlü ötekilik devam edeceğe benziyor...

 

YORUMLAR
M. Kamuran TÜRKER
26.1.2021 09:59
Kıymetli Ağabeyim, her ne kadar anlattığınız tablonun, dünya genelinde de yaşandığına temas etmiş olsanız da, bu dönüşümlü sürecin, adeta sadece ülkemize has bir durum olduğunu ima etmeye çalışmışsınız. Oysa ki, Sanayi devrimi öncesi, Afrika ve Amerika kıtalarının yerli insanlarını sömürerek ve hiç acımadan katlederek, sanayi devrimine geçiş yapan, daha sonra acımasız kapitalist düzenle, hegemonyalarını sürdüren ve şimdilerde, yani digital çağda, yapay zeka ve ileri teknolojiyle bu dünyanın sahibi olma istek ve eylemlerini hızla devam ettiren, Kabil'in torunlarını bence yeterince dikkate almamış, hatta gözden kaçırmışsınız.Hatta daha net ifade edeyim ki, hak ile batılın mücadelesini biraz göz ardı etmişsiniz. Gelelim bu global oyunun Türkiye ayağına.. Bence yazınız da, rahmetli Erbakan'a, hatta rahmetli Özal'a ve Erdoğan'a, istemeyerek de olsa haksızlık etmişsiniz. Onları, yazınız başlığındaki kısır döngüye rutin bir şekilde entegre ederek, hayatlarını ortaya koyma pahasına yürüttükleri büyük dava mücadelelerine haksızlık etmişsiniz. Selam ve dua ile..

Gazi işler
26.1.2021 08:41
Hasan abim gönlüne yüreğine sağlık ötekileştirmeyi Medine modelinde olduğu gibi herkes inancında Hür ve karşısındakinin haklarını Kendi hakkını koruduğu gibi korursa ,inşallah şeytanın "Ben ondan hayırlıyım "ayartmalarına karşı daha doğru bir duruş ortaya çıkabilir.

YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
ALINTI YAZARLAR TÜMÜ
 Abdülaziz KIRANŞAL

Abdülaziz KIRANŞAL

Dinden Soğutan Dindarlık

Ali BULAÇ
Ali BULAÇ

Taliban Üzerine

Vahdettin İNCE

Vahdettin İNCE

Taliban’dan Beklentim

Salih TUNA

Salih TUNA

Tehlike ve Müjde!

Taha ÖZHAN

Taha ÖZHAN

Tunus’a Darbe

Byung- CHUL HAN

Byung- CHUL HAN

Yorgunluk Virüsü…

Ramazan BEYHAN

Ramazan BEYHAN

Darbe İnsanlık Suçudur

Tanıl BORA

Tanıl BORA

Üç Terzi

Cemile BAYRAKTAR

Cemile BAYRAKTAR

Yüzyılın İşgali

Mehmet ALAGAŞ

Mehmet ALAGAŞ

Biyografi

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

Prof. Dr. Ulvi SARAN (Malatya Eski Valisi)

İnsanı Kendi Olmaktan Çıkartan Bir Çağın İçindeyiz

Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!