Buhari’nin “Camiu’s-Sahih” Adlı Eserinin, Kur’an’la Eşitlenmesi Çabaları Üzerine

İslam tarihinde, hadis alanında önemli bir yere sahip olan İmam Buhari, 810 yılında (Buhara’da) doğdu, 870 yılında vefat etti...
Buhari’nin “Camiu’s-Sahih” Adlı Eserinin, Kur’an’la Eşitlenmesi Çabaları Üzerine
Beşir İSLAMOĞLU
Beşir İSLAMOĞLU
Eklenme Tarihi : 22.05.2021
Okunma Sayısı : 145

İslam tarihinde, hadis alanında önemli bir yere sahip olan İmam Buhari, 810 yılında (Buhara’da) doğdu, 870 yılında vefat etti.

Erken yaşlarında ilim tahsil etmeye başladı. Hadisleri toplamak için Mekke, Medine, Basra, Şam’da kaldı ve on altı yıl çalışarak 600 bin hadis topladı ve “Camiu’s-saḥiḥ” adlı hadis külliyatını topladığı bu 600.000 hadisten seçerek meydana getirdi. Camiu’s-saḥiḥ adlı eseri 7275 hadisten meydana gelmektedir. Tekrarsız rivayetlerin sayısı da 4 bin kadardır.

Camiu’s-saḥiḥ, mümkün olduğunca kısa ve özlü olması için, senedinde genellikle bütün raviler değil, sadece ilk ravinin adı verilerek telif edilmiştir. Senet zincirinde bütün raviler verilmediği için, bazı alimler tarafından kusurlu kabul edilmiş ve tenkide uğramıştır.

İmam Buhari vefat ettiğinde talebeleri onun topladığı hadisleri muhafaza etmeye devam ettiler. Ellerinde üç nüsha vardı; ikisi zamanla önemini yitirdi; sadece Firebri adındaki bir öğrencisinin nüshası kaldı. Bugün elimizde bulunan metin (Camiu’s-saḥiḥ) Firebri’nin nüshasıdır.

Firebri’nin ölümünden sonra talebeleri, bu nüshayı muhafaza etmeye devam ettiler. Zamanla birçok nüsha meydana geldi. Ali b. Muhammed el-Yunini (ö.1301), çeşitli kollara ayrılarak kendisine kadar gelen nüshalardan birkaç rivayeti birleştirerek yeni bir nüsha oluşturdu. Günümüze kadar gelen nüsha da el-Yunini’nin nüshasıdır ve zamanla pek çok dilde baskısı yapılmıştır. 

Bu girizgahtan sonra gelelim asıl konuya; yani Camiu’s-sahih’in Kur’an’la eşitlenmesine…

İlim/bilim tarihine baktığımızda, kimi eserlerin veya müelliflerin aşırı derecede yükseltildiğini ve “kendileri olmak”tan çıkartıldığını görürüz. Tabi ki bu durum, müelliflerin hatasından ziyade talebelerinin (takipçilerinin) hatasıdır. Mesela, Numan b. Sabit (Ebu Hanife), “ben imamların büyüğüyüm” demediği halde “imam-ı azam” oldu. Celaleddin-i Rumi, “ben sizin mevlanızım” demediği halde, “Mevlana” oldu. Said-i Nursi, “ben asrın dehasıyım” demediği halde, “bediuzzaman” oldu.

İmam Buhari de “benim Camiu’s-saḥih eserim Kur’an gibidir” demediği halde, zamanla öylesine “takdis” edilmiş ki nerdeyse Kur’an ile “eşdeğer” hale getirilmiştir. Şimdi örnekler sunalım.

1. Camiu’s-sahih sevap kazanmak maksadıyla okunduğu gibi, maddî ve manevi sıkıntılardan, belalardan kurtulmak ve her türlü murada nail olmak arzusuyla da okunmuştur. İranlı alim olan Kirmani (1384), kendi devrinde İslâm ülkelerinden birinde sultan rahatsızlandığında, şifa bulma ümidiyle Ṣaḥiḥ-i Buḫari okunmasını tavsiye etmiştir.

2. İbn Ebu Cemre (ö.1300), Ṣaḥiḥ-i Buḫari’nin, sıkıntılı günlerde okunduğu takdirde insanları huzura kavuşturduğunu, deniz seyahatine çıkarken birlikte götürülmesi halinde geminin batmadığını söylemektedir. İbn Ebu Cemre, bütün bu meziyetleri, duası makbul bir kişi olan Buhari’nin okuyucularına dua etmesiyle açıklamaktadır.

3. 1281 yılında Tatarlar Suriye’ye girdiği zaman Melik Mansur Kalavun, onlara karşı koymak üzere yola çıkmadan önce Ṣaḥiḥ-i Buḫari okunmasını emretmiş, âlimler de hatim günü cumaya gelecek şekilde eseri muhtelif celseler halinde okumuşlardır.

4. 1505 yılında Mısır sultanının bahçesinde kurulan büyük bir çadırda Ṣaḥiḥ-i Buḫari hatmi yapıldığını haber veren Mısırlı tarihçi İbn İyas, daha önceki tarihlerde eserin sarayda okunduğunu, hatim merasiminin büyük sarayda yapıldığını, bu esnada kadılara ve ileri gelen âlimlere hil‘atler giydirilip keselerle bahşişler verildiğini; ancak daha sonraları hatmin Kale Camii’nde okunup sultanın huzurunda yapılan kısa bir merasimle bitirildiğini söylemektedir.

5. 1581’de Osmanlı ordusundan korkarak Merakeş’teki tahtını bırakıp Fas’a kaçan Sultan Ahmed el-Mansûr, III. Murad’ın kendisini bağışlaması üzerine tekrar tahtına dönerken, Faslılar tarafından halifelere yapıldığı gibi Ṣaḥiḥ-i Buḫari okunarak uğurlandı. O devirlerde Mağrib’de düşmana karşı zafer kazanıldığı zaman yapılan merasimlerde Kur’an’ı Kerim ile birlikte Ṣaḥiḥ-i Buḫari hatimleri yapıldığı, hatta yemin merasimlerinde Kur’an’ı Kerim üzerine yemin yapıldığı gibi, Ṣaḥiḥ-i Buhari üzerine de yemin edildiği bilinmektedir.

 6. Fas Sultanı İsmail b. Şerif (1646-1727), zenci kölelerden oluşan “Abîdü’l-Buhari” (Buhari’nin hizmetkarları) adında bir muhafız alayı kurdu. Ṣaḥiḥ-i Buḫari üzerine yemin ettirerek onlardan sadakat sözü aldı ve kendilerine bir Ṣaḥiḥ-i Buḫari nüshası teslim edip onu titizlikle korumalarını, ata bindikleri zaman yanlarından ayırmamalarını ve İsrailoğuları’nın ahid sandığını taşıdıkları gibi onu savaşlarda en önde taşımalarını emretti.

7. Fas’ta yaşamakta olan bir inanışa göre bir velinin kabrini ziyaret ederken Ṣaḥiḥ-i Buḫari’nin herhangi bir sayfasını açıp gözüne ilk ilişen hadisi okuyan, sened zincirindeki raviler ve Nebi as vasıtasıyla Allah’tan muradının hasıl olmasını isteyen bir kimsenin dileği çok geçmeden yerine gelir.

8. 1798’de Ezher Camii’nde Napolyon Bonapart’ın şehre girmemesi dileğiyle, 12 Eylül 1902’de yine aynı yerde kolera tehlikesi sebebiyle Ṣaḥiḥ-i Buḫari hatmedildi.

9. Balkan Savaşı’nın başladığı günlerde Ezher şeyhi, Osmanlı ordularının zaferini niyaz etmek maksadıyla ileri gelen âlimlerden kıbleye yönelerek Ṣaḥiḥ-i Buḫari okumalarını istemiştir.

10. Önemli işlere başlarken de Ṣaḥiḥ-i Buḫari’yi hatmetme geleneği vardır. Mağrib’de yapılan büyük hatim merasimleri için Recep ayının ilk günü Ṣaḥiḥ-i Buḫari okunmaya başlanır, Ramazanın 27. gecesi okuma işi sona ererdi. Eserin “Sübḥânallāhi ve bi-ḥamdihî sübḥânallāhi’l-ʿaẓîm” teshibini tavsiye eden son hadisine sıra gelince, herkes ayağa kalkar ve bu hadisi 101 defa tekrar ederdi. Bu merasim hükümdarın sarayında da tekrarlandığı gibi, Ramazan bayramının 1. ve 7. günlerinde hükümdarın bulunduğu şehir merkezlerinde tekrarlanırdı.

11. Türkiye’de, Birinci Büyük Millet Meclisi açılacağı zaman ülkenin her yerinde Ṣaḥiḥ-i Buḫari hatimleri yapılmıştır. 21 Nisan 1920’de Hey’et-i Temsiliyye adına Mustafa Kemal imzasıyla 61. fırka kumandanı Refet Bey’e çekilen telgrafta, “Bi-mennihi’l-kerîm (İnşaallahu teala) Nisan’ın 23. Cuma günü cuma namazını müteakip Ankara’da Büyük Millet Meclisi küşâd edilecektir” dendikten sonra, “yevm-i mezkûrun te’yîd-i kudsiyyeti için bugünden itibaren merkez-i vilâyette vali beyefendi hazretlerinin tertibiyle hatim ve Buhari-i Şerif tilavetine bed’ olunacağı... mukaddes ve mecruh vatanımızın her köşesinde aynı suretle bugünden itibaren Buhari ve hatemat-i şerife kıraatine şürû edileceği” bildirilmekteydi. (Gazi Mustafa Kemal, s. 272-273). (Kay. İsl. Ansk. İlgili mad.)

Görüldüğü gibi, Buhari’nin, Nebi as’a ait olduğuna kanaat getirerek topladığı sözler (Camiu’s-saḥih), zamanla Kur’an ile eşitlenerek ve  “her derde deva” olacak bir konuma yükseltilerek mitolojileştirilmiş  ve Nebi as da bu mitolojinin bir parçası haline getirilmiştir. 

Halbuki Nebi as, hayatımıza yön vermek, bizi İslam ahlakına kavuşturmak ve Kitab’ı anlamamızı kolaylaştırmak için hadisleriyle tavsiyelerde bulunmuştu; ama maalesef ders almaya değil de tapınmaya meraklı olan zevat, bununla yetinmediler, Nebi’nin sözlerini zımnen vahiy konumuna yükselterek İslam akidesini tahrif ettiler. 

Düşünün! Nebi as’dan 200-220 yıl sonra çeşitli okullardan/şahıslardan toplanan 600 bin rivayetten/malzemeden seçilerek dört bin kadarı sahih kabul edilerek (ki onların da önemli bir kısmı problemlidir) meydana getirilen bir beşer/Buhari çalışması, “La reybe fih” olan Allah’ın kitabı ile aynı derecede işlem görüyorsa, siz mevcut/yürürlükte olan dinin, Allah’ın dini olduğundan nasıl emin olabilirsiniz!

Öyle ise, bilinmelidir ki “dinul kayyim” (sağlam din), sadece Allah’a özgü olan dindir. (Beyyine 5) Bu din, asla kuşkuya yer vermediği gibi, ekleme ve çıkarmalara (tahrifata) da yer vermez. Binaenaleyh, müminler, kendilerine “din” olarak bırakılmış mirası/terekeyi, pedagojik anlamda ele alarak elemeli, batıl ve tahrifata fırsat vermemeli ve sadece hakiki olan kısmına sahip çıkmalıdırlar. Aksi takdirde, batıl bir akide ve tahrif edilmiş bir din yaşamış olurlar ki bu da hesap gününde pişmanlığa sebep olacaktır.

Din-i İslam’ı Allah’ın kitabından ve elçisinin sahih uygulamalarından öğrenip yaşayanlara selam olsun!

Muhabbetlerimle…

(Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Hikmet Akademisi’nin bakış açısını yansıtmayabilir.)

YORUMLAR
YENİ YORUM YAP
güvenlik Kodu
Bizimle sosyal ağlarda bağlantı kurun!